Actions

Work Header

Adelaide

Summary:

Adelaide, o zarif boynunun üzerinde iyi bir kafaya sahip, genç bir kadın. Yaşadığı dönemin getirdiği meyvelerden faydalanma konusunda elinden geleni yapıp, göze batmamaya çalışıyordu. Ta ki, kırmızı çizgisi geçilene dek.

Notes:

Tahmin edebileceğiniz üzere, bu hikayeyi yazdığımda oldukça Duyguluydum. Bir daha böyle bir şey çıkmaz benden. Afiyet olsun.

Work Text:

Üç asır olmuştu. Tam üç asır. Ne az, ne de fazla. Ne olduğunu bilmediği bu yerde süzülüyordu. Yabancı, ama bir o kadar tanıdık olan bu yerde. Bir zamanlar sahip olduğu anıların bir parçası olduğuna emin olduğu bu yerde. Nehre doğru süzüldü, üzerinden defalarca geçtiği o nehre. Ufak bir nehirdi, Adelaide’in zamanında olduğundan daha bile ufaktı. Neredeyse kendi yansımasını seçemiyordu –küçük ve de aynı zamanda mat bir nehirdi. Gri, kirlenmiş. Gökyüzünün keskin grisinden bile daha donuk bir gri yansıtan.
Elini ileriye doğru uzattı. Suyun içinden geçti, avucunun içi. Suyun mat grisi, avucunun etrafında sönük bir maviye dönüştü. Bu suyu kendi gözleriyle gördüğü son seferde, suyun rengi açık maviydi, griye yakın ancak yine de mavi. Oradaki tepelerin yakınındaydı malikaneleri. Şafak göğünün altında çok daha güçlü akıyordu ırmak.
Hector… Hector’un kanıyla boyanmıştı o açık mavinin bir kısmı da. Hector’un kanı, kardeşinin kanı, Jean-Luc’un baltasından fışkıran o kan. Hayır. Bir zamanlar Hector’un göğsü olan yamulmuş et yığınından fışkırıyordu o kan. Hala atıyordu demek ki kalbi, fışkırabildiğine göre kanı. Hala alıyordu nefes, çıkan ses daha çok hırıltı olsa da. Hala umut vardı demek, yaşayabilirdi Hector! Onun kanı aktıkça, Adelaide’in kanı akıyordu. Onun o güzel gri gözleri matlaştıkça, Adelaide’in ruhu çekiliyordu.
Nişanlısıyla göz göze geldi. Akmayı reddeden yaşlarla doluydu nişanlısının gözleri, akmayı reddeden yaşlarla ve duygularıyla cilalanmış parlak gözler. Gözlerinde pişmanlık, suçluluk kırıntıları vardı; gözlerine hakim olan duygu öfke olsa da. Jean-Luc, hiçbir zaman sakin ve oturaklı bir adam olmamıştı. Dengesizdi, delifişekti, Adelaide’in onun hakkında sevdiği şeylerden birisiydi delifişekliği. Ancak daima kararlıydı, aklına koyduğunu yapardı. Daima Adelaide’in tarafındaydı, onun için bir keresinde düello bile etmişti. Biraz garip hissettirmişti bu onu –ama annesi endişelenmemesi gerektiğini söylemişti. Bir kadını sevdiğini göstermenin en iyi yoluydu başka bir adamı ile öldürmek düello etmekti, ne de olsa.

İyi günde, kötü günde…

Çığlık attı, Adelaide, alacakaranlık yarasalarının kanat çırpması ve ağaçların hışırdamasının altında kaldı bu çığlık. Gözlerinden yaşlar fışkırmaya başladı. Düğümlenen boğazına rağmen, çığlık atmaktan gocunmadı. Boğuklaştı sesi.

“Jean-Luc! Dur!” Nişanlısının baltayı tutan koluna doğru atıldı. “Yapma!” Koluna yapıştı. Güçlü birisi değildi Adelaide, hiçbir zaman olmamıştı. Giydiği korseler onu hep bayıltır, atladığı öğünler hep başını döndürürdü. Yüzünün pudradan hallice beyaz görünmesi için makyaj yapması gerekmediğini herkes çok kıskanırdı. Dudakları, yemeden duramadığı o dudakları, daima kırmızıydı. Adelaide, çok güzel ve çok zeki bir kadındı. Herkes onunla zaman geçirmek isterdi –balo olsun, düğün olsun, parti olsun. Ama Adelaide, güçlü bir kadın değildi.
Jean-Luc, iki metreye yakındı. Geniş omuzlu, geniş göğüslü, ince belli bir adamdı. Yakışıklı olduğu söylenemezdi, ancak Adelaide’in ilgisini çekecek kadar alımlıydı, canlı tavırları ve de karizmatik gülümsemesi de cabası. Sevecendi, üzerine titrerdi, asla incitmezdi Adelaide’ı. Kontes Desrosiers’in bahar düğününde tanışmışlardı.

Jean-Luc, Adelaide’i silkeleyerek attı üzerinden, küfredermişçesine eforsuzca. Hector’a döndü, yüzü nefret ile çarpılmış, o nazik, kahverengi gözleri simsiyah birer çukur. “Karışma!” Baltasını kaldırdı tekrar kafasının üzerine. “Onun ölmesi gerek! Ailemizi kirletiyor!”

“Hayır!” Adelaide güçlü değildi. Ama ufaktı, ve de zayıftı. Ağaçlara tırmanmayı severdi küçük bir kızken, hızlıydı. Kalktı, ve sol eliyle baltanın ucunu tuttu. Derisi delinirken hissettiği acıyı, iyiye veya kötüye yorumlamadı bile.

“Çekil! Adelaide –” Jean-Luc, ikilemdeydi. Hayatında hiçbir zaman ikilemde kalmamıştı. Gönlüne estiğince kasıp savurmuş; yeri gelmiş yok etmiş, yeri gelmiş inşa etmişti. Adelaide’e karşı tavrı, inşa etmek olmuştu hep. Yıkmak değil. Bilinçli olarak değil.

“Hector, KAÇ!” Adelaide bağırdı, elini var gücüyle geri çekerek. Balta elinde iyice yer edindi.

“Adelaide! Elin,” Jean-Luc baltayı bıraktı. Balta, Adelaide’in avucuna saplı olarak yere düştü, elini daha da derinden sıyırmadan önce. Adelaide, derisinin çekildiğini hissetti. Yeniden çığlık attı. “Hayatım,” Jean-Luc, sırıttı. Sanki iyi bir şey yaşanmış gibi, az önce. Sanki Adelaide’e bir iyilik yapmış gibi. “Elini incittin.” Nişanlısına yanaştı, ve uzun kollarıyla onu sarıp sarmaladı. Saçını öptü, kokusunu içine çekti.

“Hayır –” Adelaide, nişanlısını geri itti, Hector’un yanına koştu –yaralı eli göğsüne çekilmiş. Şaşkınlıktan dolayı geriledi Jean-Luc, daha önce hiçbir kadın onu böyle itmemişti. Belki de itmelilerdi. Belki itselerdi, Jean-Luc daha düzgün bir adam olabilirdi.

“Hector,” omzunu sarstı kardeşinin. Hector’un teni de en az Adelaide’inki kadar solgundu, normalde de. Dudakları onunki kadar kırmızı değildi, ancak şekil olarak benzerlerdi. Hector’un dudakları daha büyüktü, bir tek. Çok alay ederlerdi dudaklarıyla. Adelaide’e göre, bu kıskançlıktan dolayıydı. Hector, gerçekten çok güzel bir –
–adamdı. Jean-Luc kadar karizmatikti en az, ve de daha yakışıklı. Gülümsemediği zaman bile, muziplik akardı gözlerinden. Uzattığı saçları ensesinde bir atkuyruğu şeklinde toplu olurdu. Çok sade bir saç stili, evet, kendisine yakıştırıyordu ama. Hector her şeyi yakıştırırdı kendisine. Nasıl giyinmeli, nasıl davranılmalı, nasıl oturulmalı, nasıl kavga çıkarmamalı, kavga çıkarsa nasıl kazanmalı, kadınlarla nasıl konuşulmalı… hepsinde uzmandı. Yaşıtları, bazen de akranı bile olmayan kadınlar, onunla konuşmak için can atardı. Hep bir bahane bulan bir ekip vardı –Adelaide’i sinir ediyordu bu durum, gereksizlerdi işte, ancak Hector bundan zevk alırdı. Dikkatin üzerinde olmasını seviyordu, ablasının aksine. Ona göre kadınlarla konuşmak, daha kolaydı. Daha doğal geliyordu. Hep derdi ki Adelaide’e, Lord Byron’un savaş ganimeti metresiyle evlenmesinin hikayesini bir kere daha dinlemektense gidip şurada yanan şömineye oturmayı tercih ederim. Haksız değildi. Byron’la konuşmak, cidden sıkıcıydı. Hector genel olarak da kadınların arkadaşlığını tercih ederdi.

"Hector?"

Tam olarak da bunun, başını belaya sokmasından endişe duyardı Adelaide.

“HECTOR!” Adelaide, bir tanesini sarstı, yaralanmamış eliyle. Teni eskisinden de solgundu, neredeyse şeffaf. Gözleri aralık, neredeyse uyuyor gibi, ama tam değil. Sol gözünün ardından irisinin yarısı görünüyordu, eskiden şevkle dolu olan o elektrik grisi, Hector’un yıldırım gözleri, donuktu, süte benziyordu. Sanki göz akıyla irisini ayıran tek şey o siyah yarım daireymiş gibiydi. Göğsü hareket etmiyordu. Akan kan, yavaşlamış, neredeyse durma noktasına gelmişti. Kirpikleri titreşmiyordu. Bulutlu bir güne doğmakta olan güneşin griliğinin altında, göğün rengini geri yansıtıyordu. Bulutların altındaki durgun su gibi, tıpkı. Hector, bir tanesi, ailesinin kalan yegane üyesi, tek kardeşi…

“Addie… seni duyamaz.” Jean-Luc, nişanlısının omzuna koydu elini. “Bırak artık.”

“Neden… neden bunu yaptın?” Adelaide, nazikçe Hector’un yüzüne uzanıp, göz kapaklarını kapattı. Elini yanağına koydu, okşadı. Bir tanesi…

“Ailemizin adını temizlemek için. Senin için.” Adelaide'i verilmiş bir cevaptı bu. Jean-Luc’un gözü seğirdi. Adelaide’in elini yırtarak yere düşmüş baltayı alıp, omzuna attı, gelişigüzelce.

“Bunu yapmanı istemedim.” Sıkılı dişlerin ardından konuştu Adelaide. Yumruğunu sıktı. “Kardeşimi öldürdün sen!”

“Ya ne yapsaydım? Günah işliyordu o! Ailemizin adını lekeleyecekti!” Adelaide elinin ağrısını ilk kez iyice hissetti. Yüreğine oturdu, olan biten her şey.

“Ne günahı? NE GÜNAHI? ÖLDÜRMEK GÜNAH DEĞİL Mİ, JEAN-LUC?!” Adelaide ayaklandı, Jean-Luc’la kıyaslandığında ufacık olan bedeniyle karşısında dikildi.

“Onun gibileri öldürmek değil! Onun gibiler,” Jean-Luc, yüzünü ekşitti.

“Onun gibiler,” Tekrarladı Adelaide, Luc’un cümlesini bitirmesine izin vermeden. Anlamıştı, nişanlısının yüzüne yansıyan iğrenmeden, durumu.
Böyle olacağını biliyordu. Hector’un başının belaya gireceğini biliyordu, kadınların arkadaşlığını yeğlemesinden ötürü. Hector erkeklerle konuşmuyordu, konuşmamayı yeğlerdi. Hector bir toplulukta bir erkekle konuşuyorsa bu kişi ya çok bilmiş bir akademisyen, ya yaşını başını almış bir ordu mensubu, ya da Lord Byron gibi ‘itici’ insanlardan olurdu. Çünkü Hector, bazı şeyleri belli etmemeyi başaramamaktan korkardı.
Leydi Desjardins’in geçen haftaki nişan partisinde, Hector’u bütün gün bir yerde görmüştü Adelaide: Leydi’nin yakın zamanda dul kalmış ağabeyi, Yarbay Rodrigue Desjardins ile sohbet ederken. İki hafta önce karısını kaybetmiş birisi için fazla neşeli görünüyordu Yarbay. Ah, Hector’un neşesi ona da bulaşmış olmalıydı. Gülümsedi Adelaide, kendi kendisine. O gün ne Bayan Simone’in aleyhinde yaptığı dedikoduları fark etti, ne de Jean-Luc’un Rodrigue ve Hector’a fırlattığı o pis bakışları.
Hector bazı şeyleri belli de etmemeliydi zaten. Tam olarak da Jean-Luc gibileri yüzünden.

Kan beynine sıçradı Adelaide’in, hayatında ilk defa. Jean-Luc’un yakasına yapıştı. “KATİL! GÜNAHKAR PİÇ! KARDEŞİMİ ÖLDÜRDÜN!..” Bağıra çağıra, söve söve, nefes nefese vurmaya başladı nişanlısına.

“Adelaide –ah, yapma. Yapma!” Baltasız elini siper etti önüne, Jean-Luc. “Yapılması gerekiyordu! Rodrigue nasıl bilmiyor musun? Nasıl konuşuyorlardı görmedin mi?”

“BANA NEDEN SÖYLEMEDİN BİR ŞEY?!”

“Söylenecek ne var, Addie?!” Parladı Jean-Luc. “Bana engel olurdun! Her zaman oldun, bileğimin yükü!” Sol kolunu savurdu, boşluğu yumruklarcasına.

Addie duraksadı. “Demek,” dedi, uzunmuş gibi görünen ancak yalnızca birkaç saniyeden oluşan bir aradan sonra. “Benim hakkımda böyle düşünüyorsun.” Zar zor yetiştiği yakasını bıraktı, Jean-Luc’un.

“Hayır… öyle değil, ben –”

“Önemi yok, Jean-Luc.” Adelaide, nişanlısına sırtını döndü. Bir zamanlar Hector olan et yığınının yanına diz çöktü, tekrar.

“Adelaide…” Jean-Luc’un sesi titredi. Belki de bulunduğu acımasız davranışa karşı bir pişmanlık hissetmeye başlamıştı. Bir önemi yoktu ama Adelaide için. Olan olmuştu.

“Ailen için,” ailemiz değil, kafasının içinde bunu ekledi Adelaide, “ailen için Müfettiş Boyardee’nin de senin gibi düşüneceğini um, Jean-Luc.” Zehir gibi tükürdü, son sözlerini.

“Beni… ihbar mı edeceksin? Sen?” Jean-Luc, havladı; hem küçümser, hem de şaşkın.

“Evet.”

“Sana mı inanırlar sence, yoksa bana mı?” O karizmatik gülümsemesini takındı, Jean-Luc. Adelaide o gülümsemeyi suratına çok yakıştırırdı, bugüne dek.

Gözlerini sıkarak kapattı, “önemi yok. Artık seninle değilim. Şu andan itibaren evli değiliz, duyuyor musun?” Fısıldadı Adelaide, “ailemi benden aldın.”

“Senin ailen benim!” Jean-Luc haykırdı, durumun farkına kendisine söylenenler haricinde varamamıştı. Aptal hissediyor olmalıydı. İyi. “Ne cüretle bana karşı gelirsin?”

“Benim ailem öldü! Annem Edinburgh’da, babam ne düğü belirsiz bir savaş meydanında yatıyor! Kardeşimse bu nehrin kıyısında!” Bağırdı Adelaide. Gözleri kin ve nefret dolu olmalıydı, bir zamanlar sevgi ve şefkatle baktığı bu adama karşı. İyi. Eli kolyesine gitti, Jean-Luc’un ailesine, Severin’lere ait bir kolyeydi. Nesiller boyunca bu zümrüt kolyeye sahip olmuşlardı. Bu kolye onların garantisiydi, yadigarıydı. Jean-Luc kolyeyi Adelaide’e nişanladıkları gün vermişti. Adelaide kolyeyi çıkardı, ve de nehrin çıkan günle beraber gürleşmeye başlayan sularının içine fırlattı.
Jean-Luc tekrar haykırarak baltasını kaldırdı. Kaçınılmazı beklerken. Gözlerini yumdu Addie. Baltanın keskin darbesini hissederken annesini düşündü; sert mizaçlı, düşünceli, zeki annesini. Babasını düşündü; yürekli, fedakar, alçakgönüllü babasını. Hector’u düşündü; iki ebeveynin olumlu yönlerinden nasibini almış o kusursuz kişiyi. En sonunda da kendisini düşündü; Adelaide Leroux Severin, sert gibi görünse de yumuşak başlı, halim selim, zeki ancak saf bir kadın. Tam olarak da bunun, başını belaya sokmasından endişe duyardı Adelaide. Adelaide, Lord Byron’un kız kardeşinin şüpheli davrandığını fark etmeseydi, dul kalmış Kontes Desrosiers kocasının mirasından zırnık alamayacaktı. Son bahçıvanın bahçede halüsinojenik mantarlar yetiştirip yarış atlarının yemlerine karıştırdığı bilinmeyecekti. Zeki olmasaydı, Jean-Luc’un sabah yürüyüşü yalanına kansaydı, bunlar gelmeyecekti başına.
Gözleri son kez gri gökle buluştu. Müfettiş Boyardee’ye hep özenmişti, Adelaide. Keşke o da dedektif olabilseydi, keşke –
Adelaide, o günün batımında tekrar açtı gözlerini. Gökyüzü kızıla çalan bir lilaydı. Irmak, açık maviydi. Hector’un elektrik gözleri, ortada yoktu. Ortada grilik mrilik kalmamıştı.
Bir daha Hector’u görmedi, Adelaide. Yapması gereken şey, o meşhur bitmemiş işi her neyse, asla bitiremedi. Sonsuza dek süzüldü, aynı ırmağın kıyısında, belki bir gün döner umuduyla.