Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Category:
Fandom:
Relationship:
Characters:
Additional Tags:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2022-01-12
Words:
15,067
Chapters:
1/1
Comments:
2
Kudos:
18
Bookmarks:
4
Hits:
416

Sevgili Günlük

Summary:

// Bu, son günlük tutma deneyimimden daha kötü olamaz. //

 

Savaştan sonra Harry bir günlük bulur... ve günlük cevap veriyordur. Şansına bu sefer diğer taraftaki bir Hortkuluk değildir.

Notes:

Her zamanki gibi hepinize ilginiz için teşekkür ederim!

(Not: Hikâyeyi okurken oluşturduğum minik bi' playlist'e buradan ulaşabilirsiniz :) )

(See the end of the work for more notes.)

Work Text:

“Harry? Neden yerdesin?”

Harry kafasını kaldırdı. Ron koridorun öbür ucunda şaşırmış bir yüz ifadesiyle ona bakıyordu, elleri kitap doluydu.

Harry çaresizce hissettiği kadar şaşırmış görünmemeye çalışarak arkadaşına omuz silkti ve eline gelen ilk kitabı gösterdi. “Kusura bakma, sadece... dikkâtim dağılmış.”

Ron elindeki kitaba baktı ve kafasını kaşıdı. “Gerçekten mi? Anneme sorabilirdin. Bahçede onlardan bir sürü var.” Kitaplarını kaldırdı ve kafasıyla dükkânın ön tarafına işaret etti. “Ben gidip Hermione’yi bulacağım. Birkaç dakikaya dışarıda buluşalım mı?”

“Evet, kesinlikle,” dedi Harry ve dalgınlıkla el salladı.

Ron gittiğinde neyden bahsettiğini anlamak için elindeki kitaba baktı. Bahçe Salyangozları: Mucize mi Yoksa Doğa Ana’nın Tehlikesi mi? kelimelerini okuyunca yüzünü buruşturdu. Kitabı tekrar rafa tıktı ve Ron gelmeden önce asıl incelediği (ve sonra yere atıp uzaklaştığı) şeyi bulmak için emekledi.

Defter sicimle bağlanmış ufak, deri bir günlüktü. İçinde sararmış bir yaprak parşömen vardı ve defterin sırtında ikiye katlanarak günlüğün iki sayfa olmasını sağlıyordu. Kapağında hiçbir şey yoktu, ne bir iz, ne bir sembol, ne de bir yazı. Deri düz bile değildi, dikdörtgen şeklinde kesilmemiş veya katlanmamıştı, yamuk yumuk bir şekildeydi ve en geniş tarafı bile 12-18 santimden uzun değildi. Her anlamda, beş yaşında bir çocuğun bir akşam öylesine yaptığı bir şey gibi duruyordu.

Eğer aldığı tamamen normal günlüğün altında olmasaydı Harry buna bakmazdı bile. Ancak bu kadar farklı olmaları onu meraklandırmıştı, bu nedenle açıp içindeki sayfaların azlığına kafası karışmış bir şekilde bakıyordu ki korkunç derecede tanıdık bir şey olmuştu.

Mürekkep, sayfayı doldurmaya başlamıştı.

- geri gideceğim. Neredeyse savaşta ölmüş olmayı dileyeceğim. Herkes için daha iyi olurdu.

Şimdi kelimeleri okuyabilecek kadar uzun süre görünce Harry sert bir nefes aldı.

Bir an durup durumu değerlendirseydi içgüdüleri ona Riddle’ın günlüğünü hatırlatırdı. Bu normal değildi, bu güvenli değildi. Tabii ki defterin zararsız, büyülü bir oyuncak olması da muhtemeldi ama zararsız tesadüfler Harry’nin hayatında pek olmuyordu. Ayrıca Arthur Weasley’nin kendi başına düşünebilen şeylere beyninin nerede olduğunu göremiyorsan güvenmemen gerektiği uyarısı da kafasının içinde yankılanıyordu. Bugünlerde Tehlikeli Nesnelerle fazla ilgileniyordu, tedbiri elden bırakmamaktan zarar gelmezdi.

Ama durup durumu değerlendirmedi. O çaresiz kelimeler onu anında harekete geçirdi. Riddle’ı bir an olsun düşünmeden cebinden bir kalem çıkardı (tüyleri sevse de kalem kâğıdın kolaylığını çok özlemişti) ve bir cevap yazdı.

 Sakın bunu dileme. Bir sorunu çözmenin tek yolu ondan sağ kurtulmaktır.

Birkaç saniye hiçbir şey olmadı ama sonrasında öfkeli, mavi yazılar sayfayı doldurmaya başladı.

Sen kimsin? Neredesin? Neden bana yazıyorsun? Bu parşömeni nereden buldun? Eğer bu bir tuzaksa buna düşmeyeceğim. Seni kim yolladı? Anlatacak hiçbir şeyim yok!

Şaşıran Harry aceleyle tekrar cevap yazmaya başladı. Birkaç kelimeleri üst üste gelince karşıdaki kişi Harry’nin bitirmesine izin vermek için durdu.

Beni kimse yollamadı! Bunu bir kitapçıda buldum. Ders kitabı satın alıyordum. Neden birinin senin peşinde olduğunu düşünüyorsun?

Sayfanın altı o kadar uzun süre boş kaldı ki Harry cevap beklerken Hermione ve Ron alışverişlerini bitirip onu bulmaya geldiler. Aceleyle kalan ders kitaplarını da alıp parasını ödedi ve sonra üçü birlikte öğle yemeğine gittiler.

Günlük de Harry’nin arka cebinde onlarla birlikte gitti.

Okula geri dönmeye hazırlanma telaşında –ve bu ne kadar tuhaftı? Aç, yorgun, korku içinde ve kaçak olarak geçen bir yıldan sonra Hogwarts’a geri dönme fikri gerçek dışı geliyordu.– Harry günlüğü bir süreliğine unuttu.

Ron ile birlikte Grangerları ziyaret etmeden önce birkaç gün Kovuk’ta kaldı. Artık Avustralya’dan dönmüşlerdi ancak hatıraları geri gelince ve Hermione’nin onlar yokken başına gelenleri öğrenince aile durup dururken ağlamaya ve ani kucaklaşmalara rahatsız edici bir seviyede meyilli hâle gelmişti, o nedenle orada uzun süre kalmadılar. Ron, Harry’ye onunla dönmesi için ısrar etti ancak Harry reddetti; Kreacher’ı görmesi ve okul başlamadan Sirius’un evini tamir etmeye başlaması gerektiğini hatırlattı.

Üçlü vedalaşıp yaz için yollarını ayırdılar.

Harry, tek başına Grimmauld Meydanı’na dönene kadar günlüğü hatırlamaya fırsat bulamadı. Kreacher’ın temkinli bakışları altında kendine akşam yemeği hazırlayıp misafir odasına geçince günlüğü açıp baktı ve yeni bir şey görmeyince hayal kırıklığına uğradı.

Dudağını çiğneyerek düşündü ve tüyüyle mürekkebini çıkarıp yazmaya başladı.

Hâlâ orada mısın? Seni korkuttuğum için özür dilerim. Verdiğin tepkiye bakarak kendi başına düşünebilen bir büyü değil de gerçek bir insan olduğunu umuyorum.

Birkaç dakika bekledi, hem diğer kişinin cevap verip vermeyeceğini görmek istedi hem de daha ne yazabileceğini düşündü. Diğer kişinin günlüğü çöpe atmış olma ihtimalini düşününce kendi kendine yazdığı için tuhaf hissetti ama bu ona engel olmak için yeterli değildi.

Adım Harry.

Tüm kitaplarımı aldım, merak ettiysen.

Dün bir Gri Baykuş aldım. Adını ne koyayım bilemiyorum. Bir fikrin var mı?

İkinci sayfanın sonuna gelmişti ve tam defteri kapatacaktı ki ilk sayfanın boşaldığını gördü. Defterin bir sayfa dolduğunda diğerini temizlemek üzere büyülendiğini fark etti –bu kadar ince olmasına şaşmamalı– ve boş sayfanın başından yazmaya devam etti.

Evim çok soğuk. Birkaç ısıtma tılsımı yaptım ama işe yaramıyorlar.

Mobilya hakkında bilgin var mı? Sanırım bu yaz evi yeniden dekore etmeliyim.

Gerçi sanırım bu yaz olmasına gerek yok. Artık bir sürü vaktimiz var, değil mi?

Savaştan sağ çıktığım için mutluyum.

Sen savaştan sağ çıktığın için de mutluyum.

Ertesi sabah Harry uyanıp gözlüğüne uzandığında orada bulmayı beklemediği deri bir şey eline geldi. Günlüğü komodinine koyduğunu unutmuştu, gözlüğünü takıp günlüğü kendine çekti. Kendini hayal kırıklığına hazırlayıp kapağını açtı ve iki sayfada da yazdığı şeylerin yerinde yabancının el yazısının olduğunu görüp sevindi.

Merlin, hiç hayatta kalma içgüdün yok, değil mi? Gizemli, büyülü bir parşömene okul çağında olan, kendi evinden sorumlu yani ailesiyle yaşamayan, savaştan sağ çıkamayabileceğini sanmış yani Avrupa’da olan, İngilizce konuşup duran yani muhtemelen İngiltere’de yaşayan bir Harry olduğunu açık ettin.  Yani özetle 15-18 yaş arasında, Hogwarts’a giden, zengin ve anne babası olmayan bir Harry Bilmemkim’sin. İnsanların böyle bilgilerle neler yapabileceğini tahmin edebiliyor musun?

Harry’nin içine bir korku girdi. Bu kadar sıradan cümlelerle ne kadar fazla şey açık ettiğini fark etmemişti ama hepsi böyle sıralanınca...

Bir taraftan hâlâ yeni çıktığı savaş yüzünden rahatsız ve gergin hissediyordu. Riddle’ın günlüğü ve ikinci sınıftaki kâbus gibi olaylar daha yeni aklına gelmişti. Ama aynı zamanda Riddle o zaman gerçek bir insanmış gibi davranmamıştı, büyücü portrelerinin portre olduğunun farkında olmaları gibi. Bu kişininse gerçek bir insan olduğunu düşünüyordu.

Ayrıca gizemli mektup arkadaşının niyeti kötü olsaydı muhtemelen bunu söylemezdi. Değil mi? Evet.

Vay canına. Amma da zekiymişsin. Endişelenmeli miyim? Hâlâ hayatta olduğunu gördüğüme sevindim ama. Bir anlığına endişelendirdin beni.

Yataktan çıkıp mutfağa giderken defteri ve bir kalemi de yanına aldı. Asasını bir sallayarak Bayan Granger’ın yolladığı kızartma, patates ve biftek ve böbrek yemeğinden kalanların birazını ısıttı. Molly veya hatta Petunia Teyze kadar bile iyi bir aşçı değildi ama yine de gayet iyiydi – ve kesinlikle evde hiçbir şey yokken yemek pişirmeye çalışmaktan daha iyiydi.

Kahvesi için suyun kaynamasını beklerken öylesine günlüğü açtı ve cevap geldiğini görünce doğruldu.

Oradaki el yazın çok tembelceydi. Daha yeni mi uyandın? Orada saat on bir oldu.

Bu kişinin hayatından bir parça görmek Harry’yi gülümsetti ve hemen cevap yazdı. Bu sefer olur da cevap gelirse diye günlüğü açık bıraktı.

Evet öyle ve evet yeni uyandım. Bu benim son yaz tatilim! Ee, sen neredesin? Senin adın ne?

Buna cevap vereceğimi düşünüyorsan sandığımdan daha da aptalsın demektir. Ve yine kendin hakkında bilgiler açık edip duruyorsun.

Birkaç haftaya okul açılıyor. Gerçekten Yeni Zelanda’ya veya her neredeysen oraya kadar gelip seni bulmaya çalışacağımı mı düşünüyorsun?

Yeni Zelanda mı? Tahminin bu mu? Memlekete biraz daha yaklaşmayı dene.

Avrupa?

Orada bir yerler.

İtalya?

Yaklaşıyorsun.

Finlandiya?

Uzaklaştın.

İspanya?

Gerçekten mi? Direkt üstünden atladın.

Coğrafya bilgim biraz kötü. Ayrıca yeni uyandım. Almanya mı?

Fransa olmasın?

Peki. İsmini söylemek istemiyorsan sana ne diye hitap edeyim?

Hitap etme. Bana cevap bile vermemen gerekiyor. Yapacak daha iyi bir işin yok mu senin?

Senin de tahmin ettiğin gibi rahatsız edebileceğim bir ailem yok ve arkadaşlarımın yapacak kendi işleri var. O yüzden pek yok.

Baykuşuna isim bul ve evini dekore et.

Önerin var mı?

Birkaç dakika cevap bekledikten sonra Harry birdenbire suyu hatırladı. Kahvesini hazırlamayı bitirdi ve soğumuş olan kahvaltısına döndü ama hâlâ cevap yoktu.

Hayal kırıklığına uğramamaya çalışarak kahvaltısını yeniden ısıttı ve yedi.

Günlüğe gün boyunca tekrar tekrar bakmış olsa bile gece yarısına doğru uyumaya gittiğinde ancak cevap geldi.

Eltanin.

Harry kelimeye baktı ve bir açıklama bekledi. Bu baykuş için bir isim önerisi miydi, yoksa bir mobilyacı mıydı? Ya da Fransa’da bir şehir miydi?

Harry bir kez daha büyücü dünyasında Google benzeri bir şey olmasını diledi.

O ne?

İsmim. Bana Eltanin diyebilirsin.

Söylemesi biraz zor, değil mi? El olmaz mı?

Hayır.

Tani?

TANRIM, hayır.

Ninny?

Şu hâlâ hayatta olma şeyini tekrar düşünmeme sebep oluyorsun.

Merlin, şakasını bile yapma! Özür dilerim. Eltanin iyidir.

Harry cevap beklerken elinde günlükle uyuyakaldı.

Eltanin’in mesajı ertesi gün çay saatine kadar gelmedi.

Molly ve Ron ile yazın başında alışverişe çıktığında teşekkür etmek için yanlarına gelen insanlardan boğulan Harry, Muggle marketleri kullanmaya karar vermişti. Şansına sokağın başında bir Sainsbury’s vardı, böylece büyük bir mutlulukla gününü kimse tarafından tanınmadan market alışverişi yaparak geçirebildi.

Bunun ardından da daha az bir mutlulukla dolapları boşalttı ve Kreacher’la eski püskü, güveler tarafından yenmiş kadın kıyafetlerini çöpe atmak için tartıştı. İstediği gibi temizliği bitirmesi karşılığında Harry Kreacher’ın yemek pişirmesine tamam dedi. Hâlâ ev işlerinin hangilerini Harry’nin yapacağını ve hangilerini devredeceğini bölüşmeye çalışıyorlardı –ve iyi bir öğünde neler olması gerektiği konusunda bazen çok farklı fikirleri oluyordu– ama şansına Kreacher gayet makul bir ortak nokta olarak domuz incik ve makarna hazırladı.

Akşam yemeğinin hazır olmasını beklerken Harry yine günlüğü eline aldı ve cevap geldiğini fark etti.

Ders kitabı alışverişindeyken neden bu günlüğü aldın?

Aslında günlüklere de bakıyordum. Belki günlük tutarım diye düşündüm. Ne bileyim? Şey yapmaya çalışıyorum... Ne yapmaya çalıştığımdan emin bile değilim. Düşüncelerimi kelimeye dökmeye çalışıyorum sanırım.

17-18 yaşında erkek şeyini sorgulatıyorsun. On iki yaşında bir kız olma ihtimalin var mı?

Temizlikten ve Kreacher’la ev işlerini bölüşmeye çalışmaktan yorgun düşmüş olan Harry şaka kaldıracak durumda değildi. Kelimelere somurtup sert bir şekilde Çok komik. yazdıktan sonra günlüğü bir kenara bıraktı ve o gece bir daha eline almadı.

Bu, savaşla ilgili bir şey, değil mi? Öyleyse dalga geçtiğim için özür dilerim. Mizah anlayışımın iğneleyici olduğunu söylerler.

Cinsiyet ayrımcılığıyla alakalı bir şeyse de on iki yaşındaki kızlar hakkında da kötü bir şey söylemeye çalışmamıştım.

Ertesi güne kadar Harry durumu yeniden gözden geçirebilecek kadar sakinleşmişti. Geri dönüp baktığında Eltanin’in yazdığı şeyin şaka amaçlı olduğu çok açıktı ve onu terslediği için kendini suçlu hissetti. Ardından gelen özürler de kendini daha da kötü hissettirdi.

Ne? Hayır! Sorun değil. Sadece takıldığını biliyorum. Ters cevap verdiğim için özür dilerim. Yorucu bir gün geçirmiştim.

En azından verimli miydi?

Umduğum kadar değil ama yine de evet.

Hâlâ baykuşa isim bulamadım ama. :(

:( ne demek?

Harry soruyu okuyunca güldü. Ancak bunun büyücü-Muggle meselesi olmayabileceğini fark edince yüzü düştü, Eltanin’in kaç yaşında olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Acaba yaşlı biri miydi? Bu biraz ürkütücü bir fikirdi.

Kaç yaşında olduğunu sorabilir miyim? Ve cinsiyetini? Otomatik olarak benim gibi olduğunu varsaydığımı fark ettim ama senin hakkında yalnızca Fransa’da yaşadığını ve İngilizce konuşabildiğini biliyorum.

Senin yaşına yakınım. Daha fazlasını söylemeyeceğim. Erkeğim. Aynı zamanda İtalyanca ve biraz Norveççe de biliyorum.

Vay canına! Ben sadece İngilizce biliyorum. Neden o kadar dil biliyorsun?

Norveççe Durmstrang’e gitmek istediğim için. İtalyanca da annem romantik bulduğu için.

Nasıl göründüğünü bilmememe rağmen bunu yazarken göz devirdiğini hayal etmem tuhaf mı?

Gerçekten göz devirmiş olmamdan daha tuhaf değil.

:( ne demek?

Mugglelar bunlara gülen surat diyorlar. Noktalar gözleri, ( da ağzı.

Somurtuyor gibi görünüyorsa neden gülen yüz diyorlar?

Iı... güzel soru aslında. Herhâlde ilki gülümsüyordu, şöyle :) Sanırım sonra genel bir terim hâline geldi.

Tuhaf. Mugglelar tuhaf.

Safkansın diye tahmin ediyorum o zaman?

Bu senin için bir sorun mu?

Tabii ki hayır. En yakın arkadaşlarımdan bazıları safkan. Ve bazıları da Muggle-doğumlu. Bu senin için bir sorun olmadığı sürece benim için de sorun değil.

Senin için sorun mu?

Bu konu hakkında ne düşündüğüme hâlâ karar vermeye çalışıyorum.

Belki savaş hakkında konuşmaktan kaçınmalıyızdır.

Harry kâğıda bakakaldı ve daha hayal kırıklığını ifade etmenin bir yolunu bulamadan Eltanin yeniden yazmaya başladı.

Ya da sinirlenmediğin sürece beni ikna etmeye çalışabilirsin.

Mugglelarla alakalı her şeyin geri kafalı, zayıf ve medeniyetsiz olduğu öğretilerek büyüdüm. Aksine ikna olacak kadar fazla Muggle-doğumlu ile sohbet etmedim.

Soykırım yanlısı değilim ama.

Mugglelar neden “geri kafalı, zayıf ve medeniyetsiz”lermiş?

Büyü yapamıyorlar, çevreyi kirletiyorlar, bizim kadar uzun yaşamıyorlar, vücutları hastalığa ve incinmeye daha elverişli ve ilaçları çağ dışı. Toplumlarımız birbirlerine tamamen uyumsuz. Büyü elektronikliği bozuyor ve onlar her şeyde onu kullanıyorlar, değil mi? Benzer bir şekilde bizim toplumumuz büyü kullanabilme yeteneğimiz üzerine kurulu. Bankaya gitmek için bile asaya ihtiyacın var. Ayrıca ne zaman varlığımızdan haberdar olsalar bize zulmettiler.

Tamam. İlk olarak, o elektroniklik değil. Senin demek istediğin şey elektrik. Elektronik, aletlere deniyor. Asa ya da diğer nesneler gibi. Elektrik onların çalışmasını sağlıyor, büyü gibi. İkinci olarak, Muggle ilaçları gayet gelişmiş. Sadece işe yaramaları Skele-Gro’dan falan daha uzun sürüyor. Üçüncü olarak, tüm Mugglelar çevreyi kirletmiyorlar. Hatta çoğu, gezegeni kurtarmaya çalışıyor.

Ayrıca ömürleri daha kısa veya vücutları daha zayıf olduğu için onları suçluyor olamazsın! Bizim atlattığımız badireler gerçekten çılgınca. Sıra dışı olan biziz.

Onları suçlamıyorum. O yüzden soykırım yanlısı değilim dedim. Ama aynı zamanda büyücülerin ve Muggleların karışması yanlısı da değilim. Toplumlarımızın uyumsuzluğu ne olacak? Ve geçmişteki zulümler?

Onlar için bir cevabım yok. İki toplumla da pek işim olmadı açıkçası. Daha önce hiçbir Muggle bankasına gitmedim veya elektronik eşyaların yakınında büyü yapmayı denemedim. Ama insanlığın çabalarsa bunların üstesinden gelebilecek kadar yaratıcı olduğuna inanıyorum. Büyünün çoğunlukta olduğu ve teknolojinin çoğunlukta olduğu alanlar yapılabilir belki. Sonuçta aynı türüz. Hepimiz insanız. Bu birinden ten renginden dolayı nefret etmek kadar saçma.

Ve Mugglelar bunu yapıyorlar, değil mi? Ten rengi, din veya ülke sınırı yüzünden savaş çıkarıyorlar.

Büyücüler yapmıyorlar mı?

Genelde hayır. Gizlilik Yasası yürürlüğe girdiğinden beri çok az kişi kaldık, o yüzden başka bir türle veya bir çeşit devrim olmadığı sürece savaşa girmiyoruz.

Mugglelar başka bir tür DEĞİLLER. Büyücüler ve Mugglelar arasında fark olması bizi farklı türler yapmaz, öyle olsaydı Muggle anne babaya doğan büyücüler ya da Koftiler olmazdı. Bu, tür farklılığından çok genetik mutasyona benziyor.

O nedir?

Beauxbatons’u bilmiyorum ama keşke Hogwarts’ta biyoloji öğretilseydi... Ben de 10 yaşımda Muggle okuluna gitmeyi bıraktığım için çok bilmiyorum ama temelde evrim işte. Bir tür olarak nesiller ilerledikçe değişişimiz. Bu değişimler bazen iyi oluyorlar, bazen de o kadar iyi olmuyorlar.

Yani diyorsun ki biz biyolojik olarak daha üstün olan ırkız.

Hitler gibi konuşuyorsun.

Kim?                                        

Grindelwald’un Muggle versiyonu. Sanırım Hermione aynı zamanda yenildiklerini ve muhtemelen birbirleriyle bağlantılı olduklarını söylemişti.

1945’te biten Küresel Büyücü Savaşı’nı mı diyorsun?

Evet. O zamanlarda İkinci Dünya Savaşı diye bir Muggle savaşı da vardı. Yine on yaşımdan sonra Muggle okuluna gitmediğim için çok şey bilmiyorum. Okullarımızda Muggle tarihine dair daha çok şey öğrenmeliyiz, özellikle muhtemelen dünyada büyücülerden çok Mugglelar olduğu için.

Hayır, teşekkürler. Tarih dersleri büyü varken bile yeterince sıkıcılar. Muggle tarih derslerinde uyanık kalabileceğimi sanmıyorum.

Bir de bana sor. Tarih profesörüm ölümüne sıkıcı.

Hemen bir cevap gelmedi ancak Harry’nin dikkati sohbetlerini düşünmekten Eltanin’i zorlamayacak kadar dağınıktı. En azından konuyu tartışmaya açıktı, muhtemelen Harry fikrini değiştirecek kadar şey söyleyememiş olsa bile. Yine de Eltanin’e en azından biraz düşünecek şey vermiş olduğunu umuyordu.

Yatmaya hazırlanırken sonunda bir cevap geldiğini gördü.

Eh, Harry, seninle sohbet etmek biraz bilgilendirici oldu. Sohbetimizi kısa kesmem gerektiğine üzüldüğüme şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bir süreliğine ailemle tatilde olacağım ve seninle yazışacak kadar yalnız vakit geçiremeyeceğim.

Ama sonrasında?

Neyin sonrasında?

Geri döndükten sonra yazışmaya devam etmek istiyor musun?

Okulda olmayacak mısın?

Sanırım benim de eylül ayında okula döneceğimi söylemekten zarar gelmez.

Sen de istersen zevkle günlüğü yanımda götürebilirim.

Emin misin?

Bu, en son günlük tutma deneyimimden daha kötü olamaz. Güven bana.

Bu kulağa dramatik geliyor.

Hayatımın özeti.

Peki o hâlde. İstersen ve ikimiz de hatırlarsak okula döndüğümüzde seninle yazışmaya devam ederim.

Bana son günlük tutma deneyiminden bahsetmelisin.

Sabırsızlıkla bekliyorum! İyi tatiller.

Sana da.

Ve Jolie Hamlet’e bakmalısın. Mobilya için yani.

Teşekkürler! Aklımda tutarım!

Harry bundan sonra Eltanin’i yalnız bırakma konusunda elinden geleni yaptı. Yazın oldu da cevap geldiyse diye birkaç kere günlüğe baktı ama birkaç hafta sonra şuna karar verdi:
A) Eltanin muhtemelen günlüğü tatile giderken yanına almamıştı bile,
B) aldıysa bile ailesiyle vakit geçiriyordu ve
C) Harry’nin ikide bir günlüğe bakması acınası bir hâl almaya başlıyordu.

Yapacak daha iyi işleri olmadığından değildi. Düzenli aralıklarla Hermione, Ron ve Ginny ile baykuşlaşıyordu ve Luna ve Neville’le de birbirlerine birkaç mektup yollamışlardı. En az haftada bir yaslarını paylaşmak ve Teddy’yi tanımak için Andromeda’yı ziyaret ediyordu ve kaçakken eskiyen kıyafetlerini yenilemek için birkaç kez Muggle mağazalara bile gitmişti.

Ginny’den bunu yapmanın en iyi yolunu öğrendikten sonra Jolie Hamlet ile iletişime geçti, daha önce hiçbir yabancıya baykuş yollamamıştı. Yalnızca eskilerden beri zengin olan veya ünlülerin seviyesinde geliri olan büyücüler ve cadılarla değil de geniş bir müşteri yelpazesiyle çalışan bir iç mimar olduğunu öğrenince sevinmişti. Kadın onun kim olduğunu öğrendiğinde de, onunla çalışmak isterse projesini kendi devam ettirmesine veya danışma randevusu ayarlamasına yardımcı olmaktan fazlasıyla mutlu oldu.

(Kadının nezaketinin sebebinin ismi olması ihtimali onu suçlu hissettirdi. Yine de kadının onu reddetme ihtimali olsa Eltanin’in onu önermeyeceğini düşündü.)

Bu durumda bile mektup arkadaşını aklından çıkaramıyordu. Bunun bir sebebinin endişe olduğunu biliyordu, hoş olmayan ilk tanışmaları ve çocuğun savaş konusundaki tereddütü yüzünden Harry başına neler geldiğini ve kan saflığı konusunda ne hissetmesi gerektiğini düşünmeden edemiyordu. Eltanin’in bu konu üzerinde düşünmeye istekli olması onu rahatlatıyordu ama üzerinde düşünmesi gerekmesi de rahatsız ediyordu. Ve tabii ki Muggle ve büyü dünyalarını bir araya getirme konusunda elektronik eşyalar ve büyünün uyumsuzluğu, büyücü kültürünün temelinde asa kullanımı olması ve geçmişten gelen düşmanlıkları gibi haklı konulara hazır bir cevabının olmaması da onu rahatsız etmişti.

Daha bencilce olan bir şeyse Eltanin’le olan sohbetlerinde Harry’nin hoşuna giden bir şeyler olması ve en çok onu özlemesiydi. Muhtemelen denizin iki farklı tarafındaki yabancılar olmalarından ve bunun düşük riskli bir iletişim şekli olmasından kaynaklanıyordu; ancak bu, hissettiği dostluğu açıklamıyordu. Daha mümkün olan bir açıklama, ikisinin de savaş sonrası dünyaya alışırken insan iletişimine istek duymalarıydı.

En azından Harry istek duyuyordu. Her şeyi kafasında kurmadığını umuyordu.

Okulun ilk haftasından önceki birkaç gün günlüğü görmezden gelebilecek kadar meşguldü ama elinin kalem tutmayı özlemesi uzun sürmedi. Hogwarts koridorlarına geri dönmek, mayıs ayındaki kâbus gibi deneyimleri hatırlamanın kaçınılmaz olması demekti ve savaşta ölen veya okula dönmeyen öğrenciler nedeniyle sınıflardaki boşluklar acı verici derecede barizdi.

Ve bu, yeni yedinci sınıflar ve okulu tamamlamak için geri dönen Harry’nin döneminin bir sınıfa tıkılmış hâliydi. Daha alt dönemlerin sınıflarının ne hâlde olduğunu tahmin bile edemiyordu.

Mezun olması gerekenlerden geri dönen çok olmamıştı ama dönenlere gayriresmî bir şekilde “sekizinci sınıflar” deniyordu. Neredeyse gülünçtü... eğer sürekli acıyan bakışlarla karşılaşmasalardı. Zamanında mezun olamamak kadar sıradan bir şey yüzünden acınacak hâlde miydiler?

Ama bu bakışlar; özellikle Harry, Hermione ve Ron’un artık üzerlerinde olan bakışların yanında hiçbir şeydiler.

“Siz de bugünlerde aşırı rahatsız hissediyor musunuz?” diye homurdandı Ron. Üçlü, Büyük Salon’da öğle yemeği yemekten kaçınmak için mutfaktan bir sepet yemek alıp dışarı çıkmışlardı.

“Biri daha bir şey imzalamamı isterse çığlık atacağım,” dedi Hermione ve öfkeyle sandviçini ısırdı.

“Bu tapınmalar son birkaç yıldır azalmıştı,” dedi Harry özlemle. “Şimdi durum yine birinci sınıfa döndü.”

Gryffindor arkadaşları bile –kendi sınıflarındakiler dâhil– artık onlara farklı davranıyorlardı. Harry onların Hogwarts’ta Carrowlarla berbat bir yıl geçirdiklerini ve sevdikleri okulun içinde çektikleri işkencelerin üçlünün kaçakken başlarına gelenlerden muhtemelen daha kötü olduğunu söylemekten artık vazgeçmişti, bir işe yaramıyordu. Ortalıkta olmadıkları sürenin gizemi, onlara arkadaşlarının gözünde rahatsız edici bir değer vermişti.

Slytherinler bu yıl sönüklerdi, kalan üst sınıflar derslerde ve Büyük Salon’da sessiz duruyorlardı ve koridorlarda da kimsenin önüne çıkmamak için kenarlardan yürüyorlardı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde savaştan sonra en çok onların binası zarar görmüştü: önceki yılların yalnızca %30'u kadar öğrenci vardı ve çoğu, savaşta tarafsız veya Voldemort’un tarafında olamayacak kadar genç olsa bile okulun çoğunluğunun onlara davranış şekillerinden hangi tarafta görüldükleri ortadaydı.

Harry, ufak grup hakkında endişelenmeden edemiyordu. Daha ilk haftadan ufak yılanların sınıf arkadaşlarından uzaklaştırılıp bağrıldığı, hakarete uğradığı ya da anonim büyülerin hedefi olduğu yarım düzine kavga ayırmıştı.

Draco Malfoy’un işi daha da zordu. Onların döneminden dönen üç Slytherin’den biriydi (diğer ikisi Blaise Zabini ve Daphne Greengrass’tı). Resmen toplumdan dışlanıyordu ve Ron onun üzülmeye değer biri olmadığını söylese de bu, Harry’nin onu izlemesine engel değildi.

(“Zorbaları sevmem, Ron. Onun da eskiden öyle olup olmaması önemli değil. Artık öyle değil.”

“Yine de o Malfoy, kardeşim.”

“Biz de ona pek iyi davranmadık.”)

Tabii hiçbir şey hiçbir zaman onun Malfoy’u izlemesine engel olmamıştı ama en azından bu sefer temkinle veya şüpheyle izlemiyordu. Artık kalabalık odalarda birbirlerine dik dik bakmıyorlar, iğneleyici sözler söylemiyorlar veya birbirlerini duvarlara itelemiyorlardı; hatta trende birbirlerini görüp kafalarıyla selamlaşmalarının dışında Malfoy ondan kaçınıyor gibi görünüyordu.

(“E iyi, kendisini kötü hissetmeli zaten,” diye ofladı Ron, Harry onun yenik davranışlarından bahsedince.

“Biraz olsun empati yapabiliyormuş gibi davranabilir misin ara sıra?” dedi Hermione ve bu eski tartışmayı yeniden alevlendirdi.)

Normal hissetmeye en yaklaştığı zamanlar derste olduğu zamanlardı. Geri döndükleri ilk günün hüzünlü geçmesinin ardından profesörler herkesi düşünmeye vakit bulamayacak kadar meşgul tutmaya özen gösterdiler. Derslerden sonra Hermione kendini ödevlerine verdi. Herkes bunu zaten bekliyordu. Beklemedikleri şeyse Harry ve Ron’un da aynısını yapmalarıydı.

(Kimsenin bunu meşgul görünüp yalnız kalabilmek için yaptıklarını bilmesine gerek yoktu.)

Okul başladıktan üç hafta sonra bir gün Ron duştayken Harry günlüğü yeniden eline aldı.

Reuben bir baykuş için tuhaf bir isim mi olur?

Eltanin cevap veremeden Ron odaya döndü, o yüzden Harry günlüğü kaldırdı. Ertesi gün de bir cevap yoktu, sonraki gün de, ondan sonraki gün de, ancak dördüncü günün sabahı Harry günlüğü açtığında sorusunun altında Eltanin’in el yazısını gördü.

Gerçekten hâlâ isim koymadın mı? Ve Reuben berbat bir isim. Sandviç ismi gibi.

Bunu beklemeyen Harry güldü ve ardından Ron’un Weird Sisters konserinde bile uyuyabileceğine şükretti.

Bilmem, bence bu Reuben’ı seçmek için güzel bir sebep.

Yemek olması mı? Çocukken seni aç mı bıraktılar?

Eltanin’in hemen cevap vermesini kesinlikle beklemeyen Harry, yazı yazmayı bitirir bitirmez mürekkebin belirdiğini görünce şaşkınlıktan kalemini düşürdü. Cevap vermek için yorganının altında kalemini aradı.

Aslında, biraz evet. Sadece bazen.

Merlin. Bunu beklemiyordum.

Sorun değil. Gelişimime falan engel olmadı.

Bir çocuğu aç bırakmanın sorun olmadığı bir dünya hayal edemiyorum. Bu, :( kullanmak için uygun bir zaman mı?

Bu sefer Harry’nin kahkahası Ron’u uyandırdı. Öksürerek saklamaya çalışan Harry, gözlerini kısarak uykulu uykulu bakan kızıl saçlı arkadaşına gülümsedi. “Kusura bakma. Tükürük kaçtı da. Sen uyumaya devam et.”

“Kelebekler yer onları,” diye mırıldandı Ron ve hemencecik tekrar uykuya daldı.

Harry sevgi dolu bir şekilde gülümseyerek günlüğe döndü.

Gülmekten oda arkadaşımı uyandırdım! Evet, :( kullanmak için mükemmel bir zaman.

Yani bu da sana :) yaptırdı, değil mi?

Çabuk öğreniyorsun!

Uğraşıyorum. Okul nasıl gidiyor?

Gidiyor işte. Ne bileyim? Daha iyi olabilirdi. Daha kötü de olabilirdi. Sadece

Cümleyi nasıl bitireceğinden emin olamayan Harry parşömene bakakaldı.

Sadece öyle mi?

Evet.

Artık hiçbir şey doğru gelmiyor, değil mi? Geri dönmüş olduğuna ve sağ çıkan insanları gördüğüne seviniyorsun ama sağ çıkamayanları da görmeden edemiyorsun.

Zihnefendar mısın? Kelimeleri resmen beynimden aldın.

Zihinbendar, aslında. Zihnefend öğrenmem için bir sebep olmadı.

Ben Zihinbend'de bok gibiyim, o yüzden benden iyisin.

Gerçekten mi? Zihinbend denedin ama yapamadın mı?

Artık zorda kalırsam yapabiliyorum. Olağanüstü koşullar gerektiriyor. Sen?

Epey çabuk öğrendim, aslında.

Gerçekten mi? NASIL? Ben Patronus yapmayı Zihinbend'den daha kolay öğrendim.

Patronus yapabiliyor musun?

Harry bir anlığına donakaldı, çok fazla şey mi açık ettiğini merak etti. Bir süre sonra rahatladı. Eltanin zaten Hogwarts’ta okuduğunu anlamıştı ve Dumbledore’un Ordusu’ndaki herkes Patronus yapmayı öğrenmişti.

Evet. Sen yapamıyorsun sanırım?

Pek denemedim.

Neden?

Uzun bir süre cevap gelmedi, o kadar uzun ki az daha Harry günlüğü bu gecelik kapatacaktı. Tam kapatmayı düşünürken Eltanin yeniden yazmaya başladı, ancak bu sefer daha yavaş.

Korkuyorum.

Neden korkuyorsun?

İyi olmayan bazı şeyler yaptım. Kurtçuklar tarafından yenmeyi pek istemiyorum.

Ama pişman mısın? Yaptıklarından?

Hayır.

Senin için endişelenmeli miyim?

Beni tanımıyorsun bile.

 Bu önemli değil. Birkaç aydır konuşuyoruz... sayılır.

Bence bu sürecin çoğunluğu sayılmaz. Ama hayır, endişelenmene gerek yok. Kötü davranışlarımın gerekli olmuş olmalarından pişmanım ama gereklilerdi. Bundan pişmanlık duyamam.

Kulağa karışık geliyor.

Biraz öyle.

Hakkında konuşmak ister misin?

Kesinlikle hayır. Ee, Puddlemere mi Ballycastle mı?

Puddlemere tabii ki!

“Tabii ki” mi? Yarasaların diğer tüm takımlardan daha çok galibiyeti var!

Her iddiasına varım bu uzun sürmez!

Harry’nin bir nişi vardı.

Aslında şatonun çeşitli yerlerinde bir sürü nişi vardı ama özellikle bu, hoş bir nişti. Tam içine kıvrınılacak genişlikteydi, kütüphanenin arka taraflarında Felsefe ve Din bölümlerinin arkasındaydı ve kesinlikle bir yazdan fazla süredir toz toplamıştı. Din, büyücüler için pek önemli olmadığından (ve felsefe üzerine yazılmış kalın kitaplar da gençler için pek önemli olmadığından) mükemmel derecede boş bir yerdi. Yarısını soluk bir perde örtüyordu, sanki o bile güzel görünmeye çalışmaktan vazgeçmiş gibiydi. Kütüphane eskiden bu nişte her ne tutuyorduysa gideli uzun zaman olmuştu.

Ron ve Hermione yeni ilişkilerini denediklerinde ve Harry odasında veya rahatsız bir şekilde okul arkadaşlarından kaçınmada yalnız kalmak istemediğinde bu nişe geliyordu. Bazen ödev yapıyordu, bazen bir kitaba göz atıyordu, bazen de sadece oturup düşüncelere dalıyordu. İlk iki ziyaretinden sonra üstüne oturmak için Gryffindor ortak odasından bir minder getirip buraya bırakmıştı.

Çoğunlukla günlüğü de yanında getiriyordu ve Eltanin’le olan sohbetlerinin çoğu bu nişe kıvrılmış hâldeyken edilmişti.

Harry nişini seviyordu.

Üç hafta süren aralıklı sohbetlerin ardından Eltanin, Harry’nin neden rahatsız hissettiğini fark etmesini sağlayan bir soru sordu.

Günlük tutmayı planlamıyor muydun? Hiç başladın mı ona?

Aslında... biliyor musun, tamamen unutmuşum. Bunun cevap vermesi dikkatimi dağıttı.

Hâlâ günlüğe ihtiyacın var mı?

Bir daha ne zaman bir mağazaya giderim bilmiyorum...

Önerdiğim şey o değildi.

Harry parşömene bakakaldı. Eltanin düşündüğü şeyi kastediyor olamazdı...

Gerçekten mi?

Bana güvenmene gerek yok. Sahte isimler, tarihler, yerler kullanabilirsin. İstersen düpedüz yalan söyle. İstersen sessiz kalabilirim ya da cevap verebilirim. Ama bu parşömen dolduğunda temizleniyor, değil mi? Yani geriye bir şey kalmayacak. Benim bunu kullanma sebebim de oydu. Yani yazmaya ihtiyaç duyarsan seni yargılamayacağım. İhtiyaç duyduğunda ve tekrar bakabileceğimde bana haber verirsen okumam bile.

Vay canına. Ne diyeyim bilemedim... teşekkürler.

Bir gün Harry nişinde oturuyordu, Eltanin günlük başında mı diye bakacaktı ki kafasını kaldırdığında Malfoy’u gördü.

Sarışının onu görmesi uzun birkaç saniye aldı. Harry gibi saklanacak bir yer aramaktansa gerçekten raflarda bir şey arıyor gibi gözüküyordu. Harry sessiz kaldı, normalde ondan kaçınmak için çok uğraşan Slytherin’i korkutmak istemiyordu.

Malfoy onu fark ettiğinde -hakkını vermek lazım- zıplamadı, bağırmadı veya anında kaçmadı. Maalesef verdiği tepki çok daha iyi değildi. Gözleri kocaman, eli bir kitaba uzanmış, omuzları gergin bir hâlde öylece kalakaldı. Nefes alıp almadığı bile belli değildi.

Harry bu donakalmayı tanıyordu. Onu Hermione, Dean Ormanı’nda korumalarının arkasındayken Greyback ona yaklaştığında görmüştü. Ginny küçükken ve onunla konuşamıyorken görmüştü. Görünmezlik Pelerini’ni giydiğinde ne zaman biri tehlikeli bir mesafe yakınına gelse kendisi yapmıştı.

Bu, korkuydu.

Malfoy ondan korkuyordu.

Harry hâlâ düşüncelerini toparlayıp söyleyecek bir şey bulmaya çalışıyordu ki Malfoy sonunda hareket etti. Hemen arkasını döndü, araştırmasını bıraktı ve gitti.

Onca insan içinden Malfoy’un ondan korkuyor olması fikri Harry’nin midesini bulandırdı. Elindeki günlüğe baktı, kapattı ve bir süre durup eski düşmanının peşinden gidip gitmemesi gerektiğini düşündükten sonra yeniden açtı ve kalemini eline aldı.

Sanırım sınıf arkadaşlarımdan biri benden korkuyor ve sebebini bilmiyorum.

Günlüğü yine kapattı (son mesajına da cevap gelmemişti zaten) ama hemen geri açtı. Sonuçta Eltanin teklif etmişti...

Hayır, bu doğru değil. Birkaç teorim var ama hepsi çok saçma. İkimizin de elinde olmayan bir şey oldu. Sanırım ne diyeceğimden korkuyor çünkü diğer herkes ona o sebepten berbat davranıyor. Ya da belki yaptığından utanıyordur. Ya da belki olan her şey yüzünden depresyondadır. Onunla konuşmalı mıyım bilmiyorum. Hiçbir zaman arkadaş olmadık. Birbirimizden nefret ediyorduk aslında. Derin sohbetler etmek isteyeceğini sanmıyorum. Ama Merlin, benden korkmasını istemiyorum.

Harry bekledi ama Eltanin cevap vermedi.

Olabilir. Ya da belki bunların hiçbiri değildir, ya da hepsinin bir karışımıdır. Ya da eskiden birbirinizden nefret ediyorduysanız belki senin istediğin şeyin; onun, senin önüne çıkmaması olduğunu düşünüyordur. Burada tamamen kendi varsayımlarına göre hareket ediyorsun.

Geç cevap verdiğim için özür dilerim. Birkaç gündür rahatsızdım.

Cevap dört gün sonra gelmişti, bu süreçte Harry Eltanin’in ya da günlüğün başına bir şey gelmiş olmasından endişelenmişti.

Merlin, hasta olduğun için özür dileme! Şimdi iyi misin?

Sayılır. Takma kafana.

Ne yapmak istiyorsun?

İyi olduğuna emin misin?

Evet, eminim. Konudan kaçıyor musun?

Hayır! Sadece iyi değilsen seni kendi sorunlarımla rahatsız etmek istemiyorum.

Yeterince iyiyim, yoksa yazmazdım. Bu kişi hakkındaki varsayımlarını görmezden gelelim, sen, Harry İkinciisim Soyisim, ne yapmak istiyorsun?

Haha.

Bilmiyorum. Onunla konuşmak istiyorum, sanırım. Arayı düzeltmek. Ama onu korkutup kaçırmadan bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyorum.

Sen korkutucu değilsin.

Nereden biliyorsun?

Dediğin gibi, aylardır ara ara konuşuyoruz. İnsanların korkutucu olup olmadığını anlama içgüdülerim epey iyidir ve sen korkutucu değilsin, o yüzden bu kişinin muhtemelen sadece seni memnun etmeye çalıştığını düşünüyorum.

Ne yani, öylece yanına gidip “konuşmamız gerek” mi diyeyim? Geçmişteki etkileşimlerimizin çoğunun kavga etmek olduğuna bakarsak bunun iyi sonuçlanacağını sanmıyorum.

Merlin, hayır. Eğer senden kaçınıyorsa onu köşeye sıkıştırma. Ama yazarak kendini gayet iyi ifade edebiliyor gibi görünüyorsun. Söylemek istediğin şeyi bir not olarak falan yaz.

İyi fikir... Bunu düşüneceğim.

Harry Eltanin’in haklı olduğunu biliyordu ama endişelerini yüz yüze konuşmak yerine bir nota yazıp Malfoy’a vermek korkakça geldi.

Yıllar önce Malfoy Harry’ye bir kâğıt turnayla not yollamıştı. Kötü bir nottu tabii ama Harry teslimatın sanatsallığını takdir etmişti.

Harry kâğıttan turna yapmayı bilmiyordu. Onun yerine kâğıttan uçak yapıp yolladı.

Bir sütunun yanında durup uçağı Malfoy’un Saat Kulesi Avlusu’ndaki kartal heykellerinden birinin altında oturduğu yere attı. Sarışın, uçak koluna çarpınca korkudan zıpladı. Uçağa baktı ve aniden ayağa kalkıp şüpheyle etrafa bakındı. Harry’yi görünce gerildi.

Bir anlığına ikisi de hareket etmedi. Harry’yi orada görmenin Malfoy’u uçağı unutturacak kadar sarstığını anlayınca Harry gözlerini devirdi, uçağı gösterdi ve abartılı hareketlerle kâğıdı açıp okuma taklidi yaptı.

Malfoy ne demek istediğini anlayana kadar kaşlarını çatıp izledi. Anladıktan sonra notu okudu, durdu, kâğıdı aşağı indirdi, Harry’nin anlamlandıramadığı karışık bir yüz ifadesi takındı, Harry’ye baktı, nota geri baktı, o karışık yüz ifadesini tekrar takındı ve sonunda derin bir iç çekti.

Geri oturdu.

Harry bunun, yanına gidebileceği anlamına geldiğine kanaat getirip yürümeye başladı. Uygun bir mesafede durup fıskiyenin kenarına oturdu. “Nasılsın?”

Malfoy ona dümdüz baktı ve sonra bakışını tekrar yere çevirdi.

Harry öfkelenme isteğini bastırdı. “Hayır, gerçekten- nasılsın? Birbirimizden haz etmediğimizi biliyorum ama... ne bileyim? Son birkaç yılda zor şeyler atlattın.” Ve bunları kimseyle konuşabildiğini sanmıyorum kısmını eklemedi.

(Bir anlığına Hermione ve Ron hayatında oldukları için fazlasıyla minnettar hissetti.)

“Bir şey peşinde değilim,” dedi Malfoy beklenmedik bir şekilde.

Harry somurttu, ayaklarını oturduğu yere kaldırdı ve yan döndü. “Öyle olduğunu düşünmüyordum. Bir iş peşindeyken nasıl gözüktüğünü biliyorum, Malfoy. Onun için gelmedim.”

Ne için geldin o zaman?” diye mırıldandı Malfoy ve (Harry’nin savunmacı olduğunu düşündüğü bir tavırla) kollarını kavuşturdu. “Sorun çıkarmadığım sürece benimle ilgilenen biri değilsin.”

“Bir savaştan çıktık. Bakış açım değişti.”

Bunu takip eden temkinli sessizlikte Harry yavaş bir nefes verdi. “Geçen gün kütüphanede benden kaçtın.” Sarışının daha da gerilmesini görmezden gelerek devam etti. “Daha önce bunu hiç yapmamıştın. Bir durumdan kaçtığın olmuştu, evet – ama benden kaçacak en son insan hep en yakın arkadaşlarımdan sonra sendin. Tabii ki bu beni rahatsız ediyor.”

Malfoy taşların arasından gözüken bir tutam çimenle ayağının ucuyla oynadı. “Bunun seni memnun edeceğini düşünmüştüm, rahatsız edeceğini değil.”

Harry gözlerini devirdi. “Artık seninle kavga etmememiz beni memnun ediyor. İkimizin de hayatta olması beni memnun ediyor. Seni bu kadar yenik görmekse beni memnun etmiyor.”

Şüpheli bir şekilde kahkahaya benzeyen bir oflamayla sonunda Malfoy kafasını kaldırdı. “Neden? Benden nefret ediyorsun.”

“İlk sen benden nefret etmiştin,” dedi Harry.

“Bu bir yarış değil,” dedi Malfoy yavaşça. “Ve etmemiştim.”

Harry Malfoy’a baktı.

Malfoy iç çekti. “Etmedim. Weasley bana gülmeye başlayana kadar seninle arkadaş olmaya gayet istekliydim. Muhtemelen uzun sürmezdi, sonuçta düşman olmamızın bir nedeni vardı ama kesinlikle ilk ben senden nefret etmedim.”

Harry beynini zorladı, ilk karşılaşmalarını hatırlamaya çalıştı. Bunun trende bile olmadığını fark etmesi biraz zaman aldı – Madam Malkins’in cübbe dükkânında olmuştu. Çocuğu görür görmez haz etmediğini hatırladı ama o kadar uzun zaman olmuştu ki nedenini hatırlayamıyordu. O yaşta kan saflığı ya da önyargılar hakkında tartıştıklarını hayal edemiyordu, o zaman tek sebebi Malfoy’un şımarık görünmesi miydi? “Ben... pek hatırlamıyorum,” diye itiraf etti. “Her şey ve herkes benim alışık olduğumdan çok farklıydı, biraz kafam karışıktı. Ron’la dalga geçtiğini hatırlıyorum.”

“Önce o benimle dalga geçti,” diye karşılık verdi Malfoy.

“İki yanlış bir doğru etmez!”

“Arkadaşlık teklifi reddedilip yüzüne gülünen, gururlu, şımarık, henüz on bir yaşında bir çocuktum.” dedi Malfoy sinirle. “Nasıl davranmamı bekliyordun?”

Harry soruyu duymazdan geldi. “Yedi yıl boyunca benden o yüzden mi nefret ettin?!”

Hayır, ilk otuz dakika falan o yüzden nefret ettim. Birkaç hafta Weasley’nin tarafını seçtiğin için nefret ettim ve sonra yedi yıl boyunca her şeye burnunu sokan, hep doğru şeyi yapmaya meraklı ve her şey istediği gibi giden biri olduğun için nefret ettim.” Malfoy durup zaman çizelgesini yeniden gözden geçirdi. “Ya da daha çok beş yıl falan, aslında. Ondan sonra seni umursayacak enerjim yoktu. Her neyse, sonuçta kuralların sürekli senin lehine esnetilmesi çok saçmaydı. Dumbledore bile taraf-"

Kimin ismini söylediğini geç fark eden Malfoy donakaldı. Harry onu izledi. Dumbledore’un ismini duymak, onu biraz özlemek dışında bir tepki uyandırmamıştı. Tabii, Harry’nin müdürü ve akıl hocasıydı ama Harry aptal değildi, ikisinin ilişkisinin ideal olmadığının farkındaydı. Dumbledore çok fazla sır saklamıştı, düzenli olarak onun çocuk hâliyle ve tek başına tehlikeli işlerle uğraşmasına izin vermişti ve genel olarak sinir bozucu derecede kafa bulandıran biriydi. Bilge adamın ölümüne üzülüyordu ancak kendi planladığı bu ölümünden bir yıldan uzun süre sonra sohbette adı geçti diye hüngür hüngür ağlayacak değildi, özellikle Remus ve Fred ve Tonks’u çok daha yakın zamanda kaybettikten sonra.

Harry, Malfoy’un nasıl devam etmesi gerektiğine dair bir tür işaret beklediğini fark edince güldü. “Evet? Dumbledore bile taraf tutuyordu ve?”

Malfoy kaşlarını çattı, bariz bir şekilde bu kadar hafif bir tepki beklemiyordu. “O bile korkunç derecede taraf tutuyordu ve söz konusu sen olduğun sürece tamamen profesyonel olmayan bir şekilde hareket ediyordu. Gryffindor’u tam öne çekecek kadar puan ayarlayıp vermek, senin için ikide bir kurallara istisnalar çıkarmak, seni kendi hatalarının sonuçlarından korumak için bahaneler uydurmak-"

“Herkes için bahaneler uyduruyordu!” diye karşı çıktı Harry. “Barışçıl bir adamdı. Eğer engellenebilirse kimsenin acı çekmesini istemezdi.”

Malfoy gözlerini kıstı. “Bu, benimle girmek istediğin bir tartışma değil.”

“Bence öyle,” diye karşılık verdi Harry. “Evet, buna sen bile dâhildin. Senin ne planladığını bilmediğini mi sanıyorsun? Ondan yardım istemeni umuyordu.”

“Bunu neden yapsaydım ki? Ne zaman benim binamdan birine ondan yardım istemek için bir sebep verdi?” diye patladı Malfoy.

“Ne zaman istememeniz için bir sebep verdi?”

“Belki beni neredeyse öldürüp hafif bir cezayla kurtulduğun zaman olabilir!”

“Bu-" Harry durdu. Pişmanlığının etkisiyle söndü, eğildi ve gözlüğünü kaldırıp gözlerini ovaladı. “Bu Dumbledore’un kararı değildi, Snape’indi. Lanet onun icadıydı, ne kadar kötü olduğunun duyulmasını istememişti.”

Malfoy ona inanamayarak baktı. “Ve bu nasıl bir bahane?”

“Değil.” Harry gözlüğünü geri taktı ve sefil bir şekilde elini indirdi. “Özür dilerim. Bunu sana hiç söylemedim ama çok üzgünüm. Birbirimize hep berbat davrandık ama hiçbir zaman öyle acı çekmeni istememiştim. Ölmeni hiç istememiştim. Büyünün ne yaptığına dair hiçbir şey bilmiyordum.”

“Sen yaptın büyüyü!”

“Bir kitapta bulmuştum. Etkisinin ne olduğu yazmıyordu,” diye açıkladı Harry. “Düşmanlar için olduğunu biliyordum ama ne işe yaradığı yazmıyordu, yoksa asla senin üstünde kullanmazdım. Kimse bunu hak etmez.”

Ne işe yaradığını bilmediğin bir büyüyü mü yaptın?” diye sordu Draco öfkeyle.

Harry Sen bile bile üstüme bir yılan saldın ve burnumu kırdın! demek istedi ama demedi. Dediği şeyde ciddiydi: kavga etmekten yorulmuştu. “Evet,” dedi onun yerine basitçe, ne kadar suçlu hissettiğini sesine yansıtmaya çalıştı. “Aynen öyle yaptım ve aptalca olduğunu biliyorum ve acısını senin çektiğini de biliyorum. Özellikle de zaten yeterince acı çektiğin o zamanlarda.” Derin bir nefes aldı. “Sana yaptığım şey için yeterince özür dilememin bir yolunun olmadığını da biliyorum ama üzgünüm ve bunu söylemeye devam edeceğim. Hermione ve McGonagall beni azarladılar zaten ama bunun kesinlikle yeterli olmadığını biliyorum. Eğer yapabileceğim bir şey varsa-"

Daha konuşmasının yarısında Malfoy rahatsız bir şekilde yüzünü buruşturmuştu ama artık bu noktada telaş içinde Harry’nin susması için elini kolunu sallamaya başladı. “Yeter, yeter, yeter. Üzgünsün, anladım. Ben de seni x sene boyunca rahatsız ettiğim için özür dilerim. Artık duygulanmayı bırakabilir miyiz lütfen?”

“Duygulanmıyoruz!” diye karşı çıktı Harry. “Geçmişteki hatalarımız hakkında medenice konuşup telafi etmeye çalışıyoruz!”

“Bir şey ‘telafi’ falan etmiyoruz, yarı ciddi olduğumuz özürler dileyerek vicdanımızı rahatlatıyoruz,” dedi Malfoy.

“Yarı ciddi değiller! En azından benimkiler öyle değiller!”

“Kesinlikle yarı ciddiler,” diyip alay ederek güldü Malfoy. “Beni neredeyse öldürdüğün için cidden üzgünsün ama bana küçükkenki davranış biçimin için üzgün değilsin çünkü hâlâ benim sana olan davranış biçimime kızgınsın. Ve ben de aynı şekilde. Şu an özür dilememiz birbirimize söylediğimiz ve yaptığımız her şeyi bile isteye yaptığımız gerçeğini değiştirmiyor. Hâlâ senin sinir bozucu olduğunu ve her şeyden kolay yırttığını düşünüyorum, doğru şeyi yapmak için çok acı çektiğini ve sonunda çoğunlukla haklı çıktığını kabullenebilsem bile.”

Çoğunlukla haklı mı?” diye tekrarladı Harry. O kadar kızmış ve şaşırmıştı ki bütün bunlar yine komik gelmeye başlamıştı. Kimse –kavga esnasında Ron bile– Malfoy’un nazik bir sohbette bile yapabildiği kadar kaba olmayı başaramazdı.

Sarışın onu duymazdan gelerek devam etti. “Ve eminim ki hâlâ benim ukala ve bencil olduğumu düşünüyorsundur, sandığın kadar kötü olmadığımı ve ölmeyi hak etmediğimi kabullenebilsen bile. O yüzden. Hislerimizi böyle bırakıp birbirimizi görmezden gelmeye devam edebilirsek çok makbule geçer.”

“Birbirimizi görmezden gelmemizi istemiyorum!” Harry sızlanarak gözlerini ovaladı. “Birbirimizi görmezden gelmek bizim yaptığımız bir şey değil. Doğal gelmiyor. Seninle konuşmaya gelmemin tek sebebi bunun tuhaf olmasıydı.”

“Ee, kavga etmek istemiyorsun, birbirimizi görmezden gelmemizi istemiyorsun, arkadaş olmak da istemiyorsun, o zaman tam olarak ne istiyorsun?

“Bilmiyorum,” diye itiraf etti Harry. “Yani... hayır, bilmiyorum. Sanırım çabalarsak-"

Malfoy’un sertçe elini sallamasıyla Harry’nin lafı kesildi. “Sakın o cümleyi tamamlama. İkimiz de arkadaş olmak istemiyoruz, o yüzden bunu zorlamaya çalışmak anlamsız olur ve en iyi ihtimalle yüzeysel kalır. Birbirimizi daha az gergin ve daha çok ‘Sen benim sınıf arkadaşımsın ama seni umursamıyorum’ şeklinde görmezden gelebilir miyiz?”

“Tamam,” diye onayladı Harry çabucak. İstenmediğini duyan herkes gibi biraz hayal kırıklığına uğramıştı ama rahatladığını da inkâr edemezdi; bu, zorla nazik davranmaya çalışıp başaramamakla uğraşmaktan daha iyiydi.

“Tamam,” diye tekrarladı Malfoy. “Eğer beni korkunç derecede rahatsız etmekle işin bittiyse lütfen git.”

“Tamam,” dedi Harry yine ve ayağa kalktı. Tuhaf bir şekilde kaldı, bir şey söylemesi gerekiyormuş gibi hissediyordu ama ne olduğunu bilmiyordu. “Şey...”

Malfoy eliyle onu kovaladı.

“Görüşürüz,” dedi Harry aceleyle ve arkasını dönüp şatoya geri girdi.

Onu köşeye sıkıştırdın, değil mi?

Harry gece yatakta yatıyordu, günlük bir ders kitabının içinde açıktı. Kahkahasını yine öksürükle bastırmaya çalıştı.

Sağındaki yatakta Ron iç çekti. “Ödev yapmaktan kendini hasta ettiğine inanamıyorum.”

“Hasta değilim,” dedi Harry gülümseyerek cevap yazarken. “Boğazıma bir şey takıldı.”

Senin tavsiyene uyup önce not yazdım. Ve sonra biraz köşeye sıkıştırdım, evet. Ama hayır deme şansı verdim!

Her iddiasına varım onu tamamen köşeye sıkıştırdın.

Pek sabırlı biri değilim, sanırım. Ayrıca benden kaçıyordu, o yüzden anında cevap almak için orada olmazsam notu görmezden geleceğinden korktum.

“O ‘bir şey’ ders çalışma hastalığı. Yatakta ödev yaptığına inanamıyorum,” diye homurdandı Ron. “Hermione’ye dönüşüyorsun.”

“Hafif bir şey okuyorum sadece,” dedi Harry dikkatini kitaptan ayırmayarak.

Kesinlikle Hermione’ye dönüşüyorsun.”

Ee, cevap neydi?

Dedi ki

Harry’nin tüyü, sohbeti kafasında tekrar canlandırıp bir cevap alıp almadığını çözmeye çalışırken durdu.

Mürekkebin mi bitti?

Hayır, sadece düşünüyordum, pardon. Bilmiyorum. Ara ara biraz gerildik. İkimizin de açıklaması ve özür dilemesi gereken şeyler vardı. Yanlış anlaşılmalar, bakış açısı ya da anılarda farklar. Sanırım sadece bana nasıl davranacağını bilememiş? Kavga etmeyi bıraktık ama onun yerine ne yapacağımızı ya da ne diyeceğimizi de bilmiyorduk.

Ve son karar ne oldu?

Birbirimizi daha az göze batarak görmezden gelmek?

“Pabucum Hogwarts: Bir Tarih için dama atıldı,” diye ofladı Ron.

Ve bu karardan memnun musun?

Pek değil. Ama arkadaş olmak istemediği çok açıktı.

Sen arkadaş olmak istiyor musun? Birbirinizden nefret ettiğinizi söylemiştin.

Ediyorduk. Ediyoruz. –duk? Emin değilim. Bilmiyorum. Arkadaş olmayı becerebileceğimizi sanmıyorum. Artık ondan nefret etmiyorum ama ondan haz ettiğimi de sanmıyorum? Sanırım onun hakkında bazı şeyleri yanlış anlamışım, en azından biraz. Galiba hakkında kavga ettiğimiz şeyler dışında nasıl biri olduğunu pek bilmiyorum.

“Şu an beni dinlemiyorsun bile!” diye söylendi Ron.

“Dinliyorum, kesinlikle dinliyorum,” diye yanıtladı Harry ama dikkati hâlâ günlükteydi, kelimelerden çok ses tonuna yanıt veriyordu. Aynı şeyi yıllarca Hermione de yapmıştı.

Bu sorun değil.

Değil mi?

Elbette. Herkesle arkadaş olman gerekmiyor. Eskiden kavga ettiğin birini görmezden gelmek yine bir gelişmedir.

Bilmiyorum.

Bunu çok söylüyorsun. Bildiğin ne var peki?

“’Mione’yi bırakıp Luna’yla çıkacağım sanırım,” dedi Ron.

Harry günlüğe bakıp somurttu, doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu. “Güzel,” diye öylesine yanıt verdi ve yavaşça, dikkatli bir şekilde düşüncelerini kâğıda dökmeye başladı.

“Belki de Seamus’la çıkarım.”

“Nasıl olduğunu bana anlatırsın.”

Birbirimizin farkında olarak çok yıl geçirdik. İyi günlerde dik dik bakıp saçma hakaretler ediyorduk, kötü günlerde birbirimizi hastanelik ediyorduk. Beni görmezden gelmesi tuhaf geldi. Nazikçe ona aldırış etmemeyi becerebilir miyim bilmiyorum. Nasıl-

Kafasına bir yastık çarptığında Harry’nin yazısı aniden kesildi. “Of! Bu niyeydi şimdi?” diye kızdı ve yastığı Ron’un yatağına geri attı.

Kızıl saçlı çocuk Harry’ye sırtını döndü. “Ben seninle konuşmuyorum.”

“Bunu derken benimle konuşuyorsun,” dedi Harry şaşkın bir şekilde. “Ne yaptım ki?”

“La la la LA LA LA.”

Harry gözlerini devirerek günlüğe döndü. “İyi geceler, Ron.”

Nasıl ne?

Kusura bakma, oda arkadaşım kafama yastık attı da. Onu sürekli fark etmeyi nasıl bırakacağımı bilmiyorum demeye çalışıyordum.

Eltanin cevap vermedi ama Harry artık buna alışmıştı. Çocuğun Beauxbatons’a gittiğini ve çok ders çalıştığını biliyordu; o yüzden uzun bir sessizlik olduğunda genelde bunun biriyle konuşmasından, ödeve dalmasından ya da saat geçse uyumasından kaynaklandığını varsayıyordu.

Yine de ne olur ne olmaz diye bir süre bekledi ve sonra o gecelik pes etti. Defteri kapattı ve sayfada beliren kelimeleri son anda kaçırdı.

Belki o da seni fark etmeyi nasıl bırakacağını bilmiyordur.

Kış tatili geldi ve Ron ve Hermione gitti.

Ron, Harry’nin dikkat dağınıklığına sinir olmayı uzun zaman önce bırakmıştı. Arkadaşlarının, kulak misafiri olduğu (ve anında susturulan) sohbetlerine dayanarak Harry; Hermione’nin Ron’a insanların savaş sonrası farklı başa çıkma yöntemlerine sabretmesi ve anlayış göstermesi için fırça attığından şüpheleniyordu.

Harry gayet iyi başa çıktığını söylemek istiyordu. Ancak bu düşünceye genelde nişinde saklanmak veya düşüncelere dalıp saatin kaç olduğunu unutmak veya Büyük Salon’dan kaçınmak gibi şeyler eşlik ettiği için buna gösterecek bir kanıtı olmadığına ve bir şey söylememesinin daha iyi olduğuna karar verdi.

Aralık ayında Ron’un Kovuk’a, Hermione’nin de ebeveynlerine geri dönmeleri neredeyse rahatlatıcıydı. Tabii ki Harry onları özlüyordu ve tabii ki tatil için ikisinin de evine davet edilmişti ama gerçekten sadece zorla normal davranma çabalarına biraz ara vermek ve biraz huzur ve sessizlik istiyordu.

Neyse ki tapınmalar biraz azalmıştı. İnsanlar Harry, Hermione ve Ron’un tanıdıkları, sıradan okul arkadaşları olduklarını ve sadece Karanlık Lord Avcısı olmadıklarını hatırlayınca işler yavaş yavaş normale dönmüştü. Alt sınıflardan hâlâ biraz hayranlık vardı ama en azından Harry o kadarına alışıktı.

O kadar iyi olmayan bir durumsa Slytherinlere karşı olan tutumun değişmemesiydi. Artık daha az lanetlere maruz kalıyorlardı çünkü profesörler bunu fark eder fark etmez engel olmuşlardı ama bariz bir şekilde dışlanmaları hâlâ devam ediyordu. Harry onları gördüğünde gülümsemeye ve bir sorunla karşılaştığında müdahele etmeye çalışıyordu ama aynı anda on iki yerde olamazdı. Ve açıkçası bu çok yorucuydu.

Şatonun boş olmasına sevinmek için bir sebep daha.

Malfoy geldiğinde Harry yine nişindeydi, bu hafif bir dejavu hissi uyandırdı.

Bu sefer Malfoy onu daha çabuk fark etti. Yine donakaldı ama bir süre sonra normale döndü. Başıyla selam verdikten sonra dikkatini raflara çevirdi ve kitaplar çıkarıp incelemeye başladı.

O konuşmalarından beri ikisinin arası daha iyiydi ama yine de hâlâ tuhaftı. Alışkanlıktan hâlâ ne zaman birbirlerinin görüş açısına girseler, bu bir sınıf veya avlu olabilirdi, gözleri buluşuyordu ve bir anlığına “Ne yapacağım?” diye düşünüyorlardı ve sonunda biri gözünü kaçırıyordu. Ancak Malfoy artık ondan uzak durmak için özel bir çaba sarf etmiyordu, o yüzden Harry’nin şikâyetçi olacağı bir şey yoktu.

Yani... yoktu ama gerçekten canı çok şikâyetçi olmak istiyordu.

Anlık bir kararla Harry ayaklandı. “Hey, Malfoy. Meşgul müsün?”

Malfoy suratını astı ve şüphe içinde ona baktı. “Biçim Değiştirme projesi için hazırlık yapıyorum... Neden?”

Harry kafasıyla kapıyı işaret etti. “Çünkü şato neredeyse bomboş ve benim canım sıkılıyor. Teke tek Arayıcı maçı yapalım mı?”

Malfoy kaşlarını kaldırdı. “Bu havada mı? Kafayı mı yedin sen?”

Harry omuz silkti ve çarpık bir şekilde gülümsedi. “Sadece biraz kar ve rüzgâr var. Daha kötü koşullarda uçtuğumuz olmuştu.”

“Doğru... ama neden?” Malfoy’un arkasını dönüp kaçma isteği bariz ortadaydı. “Birlikte maç yapacak kadar yakın arkadaş değiliz.”

Harry abartılı bir şekilde gözlerini devirdi. “Çünkü artık düşman da değiliz ve ben bunu uçmayı seven başka bir sınıf arkadaşıma da teklif ederdim. Ayrıca yıllarca birbirimize karşı oynadık.” Ve gerçekten, birlikte iyi uçuyorlardı; diğerini geçmek ya da dikkatini dağıtmak için neredeyse intihar sayılabilecek manevralar yapıyorlardı.

Uçmayı özlemişti. Quidditch’i özlemişti. Slytherin Vurucularından kaçmayı özlememişti (pis hileciler) ama Malfoy’a karşı oynamanın gerilimini biraz özlemişti. Bugüne kadar oynadıkları maçların hiçbiri sıkıcı olmamıştı.

Malfoy’un tereddüt ettiğini görebiliyordu, o yüzden Harry doğru cevabı vermesine yardımcı olmaya karar verdi.

Sırıttı. “Korktun mu, Malfoy?”

Yıllardır ilk defa rekabetçi o parıltı sarışının gözlerine geri geldi. Küçümseyen bir ses çıkardı ve kitaplarını raflara geri sokuşturdu. “Çok beklersin. Sahada görüşürüz, Potter.”

“Çok geç kalma yoksa kaybettin sayarım,” diye karşılık verdi Harry.

“Rüyanda görürsün!”

Öyledir ki Harry gerçekten bazen Malfoy’u rüyasında görüyordu.

Genelde bunlar sıkıcı rüyalardı. Sınavlardan kaldığını gördüğü kâbuslar; koridorlarda dolandığı veya Quidditch oynadığı, arka planında Slytherin’in de olduğu rüyalar... Bazen tek taraflı kar topu savaşını anımsıyordu, bazen öfke ve kin içinde düşmanını arayıp hiçbir yerde bulamıyordu. Birinin çevresinde uzun yıllar çok fazla vakit geçirmekten kaynaklanan kaçınılmaz türden rüyalardı.

Ancak bu yaz bu rüyalar daha fazla şey içermeye başladı – daha fazla karanlık, daha fazla ateş, daha fazla korku. Gerçi Harry’nin tüm rüyaları korku içeriyordu.

Karlı bir öğleden sonra plansız yapılan Arayıcı maçının ardından uçmakla alakalı rüyalar geri geldi: Malfoy süpürgesinde göğe doğru yükseliyordu ancak bu sefer ışık tarafından kovalanmak yerine ışığı takip ediyordu. Işık sıcak değildi, soğuktu; öfkeli bir turuncu ve kırmızı değildi, yeşil ve maviydi; kapana kısılmamışlardı, açıkta ve özgürlerdi.

Ve bir yıldan uzun süredir ilk defa Harry rüyasında kahkaha gördü.

Diyelim ki seninle arkadaş olmak istemeyen biriyle arkadaş olmak istiyorsun, bunu nasıl yaparsın?

Varsayımsal olarak konuşuyorsak kişinin konu hakkındaki hislerinin ne kadar güçlü olduğuna ve aramızdaki geçmişe bağlı. Ne planlıyorsun?

Şimdilik hiçbir şey.

“Şimdilik” mi?

Biri var. Bence arkadaş olmamız iyi olurdu. Ama o olmak istemediğini söyledi.

Eğer direkt olarak hayır dediyse zorlamamanı öneririm.

Bir şeyleri zorlamamakta pek iyi değilimdir.

O zaman neden ikinizi de tanıyan arkadaşlarından birine danışmak yerine bana soruyorsun?

Arkadaşlarım bunu desteklemezdi.

Belki onları dinlemelisindir.

Hayır... Bir süre zorlamamayı denedim ama bu ben doğru gelmiyor. Bunu yapacağım. Sadece nasıl yapacağıma dair tavsiye alayım dedim.

Daha önce kimseyi arkadaşın olmaya ikna etmen gerekmedi mi?

Hayır. İnsanlarla genelde ya en başından anlaşıyorum ya da hiç anlaşamıyorum.

Bu o senden kaçan çocuk mu? Hani tavsiyemi görmezden gelip köşeye sıkıştırdığın?

Evet, aslında.

O zaman tavsiyemi görmezden gel ve onu köşeye sıkıştır.

Eltanin...

Şaka yapıyorum. Merlin, bu kadar ciddi davranmana gerek yok. Arkadaş arıyorsun, iş ortağı değil. Ara sıra selam ver işte, aranızda bir geçmiş varsa muhtemelen toplum içinde yapmazsan daha iyi olur. Bu fikre alışması için biraz zaman tanı ve sonra bir şeyler teklif etmeye başla. Fazla abartma yoksa bir şey peşinde olduğunu falan sanabilir.

Bir şey peşinde misin?

Ha. Hayır.

Sence o bir şey peşinde mi?

Neyin peşinde olabilir ki? Savaş bitti ve kendi hâlinde takılıyor.

Hayır demedin.

Hayır. Yani, hayır, bir şey peşinde olduğunu düşünmüyorum. Sadece eskiden olduğumuz hâle dönmemizi istemiyorum ama şu anki hâlimizden de memnun değilim. Bence ilerlemeye çalışmaya değer.

Ve eğer bu yolda takılıp düşersen?

Sevip de kaybetmek hiç sevmemiş olmaktan iyidir?

...Harry.

Ne?

Bir şey mi ima etmeye çalışıyorsun?

Ne? Haa. Tanrım, hayır! Demeye çalıştığım şey o değildi. Ondan hoşlanmıyorum. Yani, arkadaşça sevgi gibi, aile sevgisi gibi, sadece... hoş şeyler, bilirsin ya? İyi şeyler, kötü şeylere dayanmayı değer kılar.

Mmhmm.

Gerçekten! Gey değilim. Galiba?

Bunu biliyor musun yoksa varsayımda mı bulunuyorsun?

İkisi de?

Yanlış cevap. Ya bunun hakkında düşünüp bir sonuca varmışsındır ya da hiç düşünmeyip bir temele dayanmayan bir varsayımda bulunmuşsundur.

Bir temele dayanmıyor değil! Kızlardan hoşlandığım oldu.

Erkeklerden de hoşlandığın oldu mu?

HAYIR!

O kadar çıkışmana gerek yok. Benim oldu.

Kuir misin?

Nasıl tanımladığına bağlı. Heteroseksüel olmayan anlamında diyorsan evet. Homoseksüel anlamında diyorsan yine varsayımda bulunuyorsun. Kızlardan da hoşlanmadığımı söylemedim.

Haa. Yanlış bir şey söylediysem özür dilerim. Bunun kötü bir şey olduğunu falan düşünmüyorum. Sadece daha önce kendimin de öyle olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Fikir beni şaşırttı.

Öyle yapar genelde.

Bana kızdın mı?

Hiç de değil. Sadece bu sohbeti sindirmene zaman tanıyorum.

Haa. Teşekkürler. Neden hâlâ varsayımlarda bulunmakla uğraşıyorum bilmiyorum... hayatımın çoğunluğu insanlar hakkında yanılmakla ya da en azından tamamen haklı olmamakla geçti.

Varsayımda bulunmak doğal bir şey. Zihinsel kestirme yollarlar. Önyargılarımıza güvenmeseydik başka hiçbir şey yapmaya vaktimiz olmazdı. Her iddiasına varım yaptığın doğru varsayımların sayısı yanlışlardan çok daha fazladır. İnsanlar bunu yapmaya meyillidir, üstüne çok düşünme.

Bu pek iyi bir bahane değil ama. Yine de üstüne DÜŞÜNMELİYİZ. Bir temele dayanmayan varsayımlarda bulunursak insanlar zarar görebilir.

O zaman temelsiz varsayımlarda bulunma. Bilgiye dayanan varsayımlarda bulun.

Ben genellikle sadece içgüdülerime güveniyorum.

Ve insanlar o yüzden zarar görüyor. Arkadaşın veya ailen olmayan biriyle etkileşim kurduğunda onların nasıl düşündüğünü ve neyi neden yaptıklarını bilmiyorsun, onlar da seni bilmiyor. Davranışların sana mantıklı gelebilir ama aynı şeyi düşünmediğin birinin tamamen kafasını karıştırabilir veya paniklemesine sebep olabilir. Zihnefendarlar bile bütün günlerini insanların zihnini okuyarak geçirmezler.

Vay. Bunu aklımda tutarım.

Harry gerçekten de bunu aklında tuttu.

Ertesi gün Malfoy’la koridorda karşılaştığında aklında tuttu. Yanından geçerken gayet doğal bir şekilde “Selam, Malfoy,” dedi. Sarışın durup ona bakakaldığında Harry, roller değişseydi ve Malfoy birden ona selam vermeye başlasaydı ne hissederdi, tahmin etmeye çalıştı. Kafası karışırdı, şaşırırdı, başına ne geleceğini beklerdi... Bu şüphelerin zamanla azalacağını varsaydı.

Bir dahaki sefer onu kütüphanede KSKS projesi üzerinde çalışırken gördüğünde aklında tuttu. “Aa, harika, senin boyun uzun – şuradaki kitabı bana uzatabilir misin? Caskey’ninki, mavi olan.” Malfoy bir an ona bakakaldı ama yine de kitabı üst raftan alıp Harry’ye verdi. Harry yeniden bir maç teklif etmek ya da sohbet etmeye falan çalışmak için ağzını açtı ama Malfoy hemen arkasını dönüp onu susturdu. Çökük omuzlarını, vücudunun gergin duruşunu ve raflara yaklaşışını fark eden Harry; aklından neler geçtiğini merak etti. Rahatsız mı hissediyordu? Köşeye sıkışmış mı? Sinir olmuş mu? Ne olur ne olmaz diye şimdiden onu kibarca reddetmenin yollarını mı arıyordu? Zaten savunmaya geçmişken onu daha da zorlamak istemeyen Harry sessizce teşekkür edip gitti.

Öğle yemeğinde Büyük Salon’da etrafa bakındığında ve Malfoy’un orada olmadığını gördüğünde aklında tuttu. İlk hissettiği dürtü tabii ki nerede olduğunu bulup onu zorla beslemekti, çünkü uzun yıllar birinin Harry’nin nerede olduğunu bulup onu zorla beslemesini dilemişti – yani bu daha çok kendi istek ve düşüncelerini sınıf arkadaşına yansıtmasıydı. Harry oturduğu yerden kalkmadı.

Bitkibilim’e geç kaldığında ve etrafa bakınıp yalnızca iki yerin boş olduğunu gördüğünde aklında tuttu. Biri Michael Corner’ın yanıydı (ve kötü çocuk değildi ama sonuçta Harry’den hemen sonra Cho’yla ve hemen önce Ginny’yle çıkmıştı, Harry’nin onun hakkında tuhaf hissetmeye hakkı vardı), diğeriyse Malfoy’un. Düşünmeye bile gerek duymadan Slytherin’in yanına gitti ve bir an durup omzuna dokunduktan sonra oturmak için izin istedi. Malfoy fazlasıyla rahatsız olmuş görünüyordu ve Harry kendine Eltanin’in “toplumdan uzak” yorumunu hatırlattı ama sarışın yine de başını sallayınca oturdu.

Bir akşam Malfoy’u kütüphanede bulduğunda aklında tuttu. Malfoy bir an ona bakıp sonra gözlerini kaçırdı ama bu sefer pek rahatsız gözükmüyordu, o yüzden Harry yine teke tek bir Arayıcı maçı teklif etti. Bunun üzerine Malfoy rahatsız olup başka kimsenin duymadığından emin olmak ister gibi kaygıyla etrafa bakınınca da aklında tuttu ve kendi kendine bir şeyler tahmin etmeye çalışmaktansa Malfoy’a neye baktığını sordu.

“Hiçbir şeye. Hiç kimseye,” diye cevap verdi Malfoy aceleyle. “Sadece şeyden emin olmaya çalışıyorum... biliyor musun, ben bile bilmiyorum.” Harry sabırla bir yanıt bekledi. “...Peki madem. Neden olmasın?”

(Harry o gece de rüyasında uçtuğunu gördü.)

Sohbetin diğer kısmını da aklında tuttu.

Gözü birine takıldığında bu kişinin kız mı erkek mi, ya da en azından maskülen mi feminen mi olduğuna dikkat etti. Geçen yıl Ginny’ye karşı hissettiklerini daha küçükken veya şimdi hissettiği çekimle kıyaslamaya çalıştı. Bunun iyi bir ölçüt olmadığına karar verdi, çünkü eskiden Ginny onunla konuşamayacak kadar utangaçtı, şimdiyse araları hâlâ biraz tuhaftı.

Seamus erkeklerle coşkulu ve karizmatik bir şekilde şakasına flört ettiğinde Harry arkadaşlarının nasıl tepki verdiğini inceledi ve bunu kendi tepkileriyle kıyasladı. Arada çok fark yoktu ama aynı zamanda Harry arkadaşından o anlamda hoşlanmadığından emindi, o yüzden bu iyi bir deney değildi.

Biriyle konuşurken heyecanlandığında bunun sebebinin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Herhangi bir cinsiyete ait bir özelliğin onu tuhaf, utangaç veya sersem hissettirdiği oluyor muydu? Geçmişte dış görünüşü veya kendine has tavırları sebebiyle çekindiği birileri olmuş muydu? Uzun siyah saçı, sıcacık gülümsemesi ve bir sınıftan tut gökte bir süpürgenin üstüne kadar her yerdeki kibarlığıyla Cho, kesinlikle. Alev kırmızısı saçı ve bir o kadar keskin zekâsı, müthiş mizah anlayışı ve sert oynamayı sevmesiyle Ginny. Oliver Wood’dan da kesinlikle çekinmişti ama Harry bunun sebebinin yakışıklılığından çok Quidditch’e olan abartılı takıntısı olduğuna kanaat getirdi. Cedric... Onu düşünmek hâlâ üzüyordu, Harry hâlâ onu bazen kâbuslarında görüyordu, ancak bazen rüyalarında da görüyordu, parıl parıl gülümsemesi ve hafif bronzlaşmış teni ve dalgalı saçları ve güçlü kuvvetli yapısı ve...

Hah.

Sonunda Harry bu derin değerlendirme krizinin Eltanin’in hatası olduğuna, o yüzden kaynağa dönmenin en iyi yöntem olacağına karar verdi.

Sayende doğru bildiğim her şeyi sorguluyorum.

Tanrılar aşkına. Ne dedim ki?

Çok şey dedin. Varsayımlar hakkındaki şeyde sorun yoktu ama heteroseksüel olduğumu sandığım ya da bildiğim hakkındaki şey...

Merlin. Dolabından çıkmana eşlik etmeye hazır olup olmadığımdan emin değilim.

Çıkacak bir dolabım olup olmadığını bile bilmiyorum ki! Artık insanlarla konuşurken hoşlandığım için mi, saygı duyduğum için mi yoksa objektif olarak çekici bulduğum için mi gerildiğimi ayırt edemiyorum.

Önce hoşlandığından emin olduğun insanları tarif et, sonra emin olmadıklarını tarif et.

Eski sevgililerim birbirlerine hiç benzemiyorlar. İkisinin de uzun, düz saçları var? İkisi de uzun ince ama bu ikisi de Arayıcı oldukları için olabilir. İkisi de zeki. Birinin siyah saçı ve kahverengi gözleri var, diğerinin kızıl saçı ve yeşil gözleri. Biri tatlıydı ama fazla... Ne bileyim? Duygusaldı? Zamanlamamız berbattı. Biraz kötü bir ayrılık yaşadık. Diğeri mantıklı, komik, sadık, kesinlikle mükemmel bir kız. Tersi pistir ama. Sanırım onu daha çok kardeşim gibi görüyorum.

Başka kimse var mı?

Sanırım arkadaşımın baldızını baştan biraz beğenmiştim ama o bir Veela, beğenmemin tek sebebi muhtemelen buydu... Ama kesinlikle güzel ve sert bir kız ve ailesine olan bağlılığına saygı duyuyorum ama ondan hoşlanmıyorum.

Pekâlâ. Ve kadın olmadıklarını tahmin ettiğim, emin olmadıkların?

Quidditch kaptanım çok yakışıklıydı ama sanırım onun daha çok spora olan hevesini sevmiştim. Başka bir binadaki üst sınıf bir çocuk... aslında o da Quidditch kaptanıydı ve Arayıcı’ydı. Kesinlikle eski sevgililerim gibi ufak tefek değildi ama. Belki arkadaşımın abisi olabilir. Çok uzun, çok yakışıklı, tarzı harika. Uzun saçı, köpek dişi küpesi var, o tarz şeyler. Epey tehlikeli bir işi var.

O da Quidditch oynamış mıydı?

Bir bilgim yok ama ailesinin çoğu oynamış. Aslında onun kardeşlerinden biri de bayağı iyi. Ben okula başlamadan önce benim binamda müthiş bir Quidditch oyuncusuymuş. İnsanlar istese profesyonel olarak da oynayabileceğini söylüyorlar ama o gidip ejderhalar üstüne çalışmalar yapmayı seçmiş, çok harika değil mi? Onunla çok vakit geçirmedim ama ailesi ona kesinlikle bayılıyor ve gerçekten özgüvenli birine benziyor.

Şu an sana gülüyorum.

Ne? Niye?

Bence Quidditch’i insanlardan daha çok seviyorsun. Eğer sevgili bulmak için bir ilan hazırlayacak olsan aradığın özellikler şunlar olurdu: “Özgüvenli, sert oynayan ve azimli bir sporcu.”

Merlin. Şimdi sen öyle diyince...

“Tercihen uzun saçlı. Aile bağı olması zorunlu.”

O ne demek?

Arkadaşının kardeşlerinin üçünden hoşlandın veya hoşlanmaya yaklaştın, artı baldızından da hoşlandın. Ya bu ailenin tamamı taş gibi ya da aile bağı güçlü insanlara çekim hissediyorsun.

Hah.

Aklına gelen başka kimse var mı?

Bilmiyorum. Belki.

Belki derken?

Yani, şimdi sen öyle diyince, arkadaş olmaya çalıştığım kişi de özgüvenli, Quidditch oynuyor, sert oynuyor ve ailesine fazlasıyla sadık.

Onu çekici bulduğunu söylememiştin, sadece yalnız bırakamadığını söylemiştin.

E tabii ki çekici. Orası kesin.

Nasıl kesin?

Görseydin anlardın. Uzun ince, beyaz tenli, prens gibi. Manken gibi keskin yüz hatları var ve kendini beğenmiş bir sırıtışı. Eskiden tüm dünyanın onun önünde diz çökmesini bekliyormuş gibi yürürdü. Gülünç durmalıydı ama aslında biraz yakışıyordu. Dar görüşlü kibri eskiden beni kızdırırdı ama sanırım savaş bunu çoğunlukla değiştirdi. Onu bu kadar yenik görmeyi sevmiyorum ama. Ona yakışmıyor. Eskiden ne zaman ağzını açsa onu lanetlemek istediysem de mutlu veya kendinden emin olmadığını görmek de doğru gelmiyor. En azından onu birkaç kez uçmaya çıkarabildim. Onunla yarışmanın heyecanı gibisi yoktu. Pis oynardı ama mükemmel uçardı. Şimdi takımın geri kalanı olmadan daha da iyi oluyor. Endişelenecek Quafflelar veya kaçılacak Vurucular yok, sadece biz ve bir Snitch varız.

Yine Quidditch.

Haha. Oraya mı takıldın?

Kusura bakma, saat geç oluyor. Biraz yorgunum.

Aa, özür dilerim. Seni geç saate kadar ayakta tutmak istememiştim! Git uyu.

Evet, sanırım öyle yapacağım. İyi geceler, Harry.

İyi geceler, Eltanin.

Sohbetin böyle aniden bitmesine üzülmemeye çalışan Harry günlüğü kaldırdı, gözlüğünü komodine koydu ve yatağa girdi.

Uykuya dalmadan önce hayal meyal Eltanin’in üç kardeşten bahsettiğini hatırladı. Bir an Ginny’nin Charlie ve Bill’in kardeşi olduğunu ne zaman söylediğini merak etti ama sonrasında hemen uykuya dalınca düşünce aklından uçup gitti.

Zamanla Harry’nin nişine kaçması daha da zorlaştı. Derslere gitmek, F.Y.B.S.lere hazırlanmak, Ginny ve Neville ve Luna ve diğer arkadaşlarıyla vakit geçirmeye çalışmak, ısrarlı hayranlardan kaçmak, birçok yayından gelen baykuş yığınından kaçınmak ve bir büyücülük okulunun genel kargaşası derken kendini hiçbir şeye yetişemezken buldu. Quidditch, bir sevgili veya ölümcül bir Karanlık Lord olmaması bile onu önceki yıllardan daha özgür hissettirmiyordu.

Ne olursa olsun hep vakit ayırdığı birkaç şey vardı ama.

İlki doğal olarak Hermione ve Ron’la yeterince zaman geçirmekti, özellikle Ron’la. Hermione genel olarak Ron’a sırnaşıp, arada Harry’yi kontrol edip sonra onu rahat bırakmaktan memnun gözüküyordu ama geçen yıl o kadar fazla birlikte vakit geçirmişlerdi ki Harry, ruhlarının bir Hortkuluk olmadan ne kadar iç içe geçebilirlerse o kadar iç içe olduklarından emindi. Birbirlerinin ihtiyaçlarını anlamak için birlikte saatler geçirmeye ihtiyaç duymuyorlardı, yorgun bir bakış veya zoraki bir gülümseme veya iç rahatlatıcı bir kafa sallama iş görüyordu.

Ama Ron Harry’nin oda arkadaşıydı, Ron geniş ve sosyal bir aileden geliyordu, Ron’un hâlâ üçlünün içindeki yeri hakkında özgüvensiz hissettiği oluyordu, Ron görmezden gelindiğinde daha çabuk sinirleniyordu. O yüzden Harry en azından haftada bir kez bir şey yapmadan birlikte vakit geçirdiklerinden emin oluyordu ki yine kafasına yastık yemesin.

İkincisi her gün Eltanin’e yazmaktı. Artık daha çok uyumadan önce hemen bir merhaba/iyi geceler yazıyorlardı ve hafta sonları gerçekten sohbet edip birbirlerinin hayatında neler olduğunu öğreniyorlardı – ya da daha çok Eltanin Harry’nin hayatında neler olduğunu öğreniyordu. Fransız öğrenci kişisel hayatıyla ilgili sessiz kalma konusunda hâlâ inat ediyordu ama geçen aylar içerisinde tek çocuk olduğunu; pek arkadaşı olmadığını; Hermione’yle yarışabilecek kadar çok ders çalıştığını; Yanılsama Büyülerinden, yükseklikten ve uçmaktan keyif aldığını ve Bitkibilim ve Kehanet derslerinden nefret ettiğini açık edecek kadar rahatlamıştı. Ayrıca berbat ama fazlasıyla komik çizimler yapmaktan keyif aldığını da söylemişti.

Üçüncüsü, Malfoy’a vakit ayırmaktı. Şansına ne zaman Malfoy etrafta ve konuşmaya müsait olsa Harry’nin yapacak başka bir işi olmuyordu.

Ne tesadüftü ama.

Eğer hava uygunsa ve saha boşsa genelde uçuyorlardı; eğer dışarıda çok öğrenci varsa veya ikisi de asosyal hissediyorlarsa kütüphanede bir köşede oturup kitap okuyor, ders çalışıyor ya da yan yana olmaları tesadüfmüş gibi davranıyorlardı. Bazen Harry, Malfoy’u bir avluda veya oyukta tek başına otururken görüp gidip odasından bir oyun alarak yanına dönüyordu ve birkaç saat Büyücü Satrancı, Gobstones veya Patlayan Çıtçıt oynuyorlardı.

Malfoy ilk başta inatla reddetti tabii. Bu Harry’yi tekrar tekrar denemekten alıkoymadı ve sonunda emeğinin karşılığını aldı, şubat ve mart ayları içerisinde Malfoy’un tekliflerini reddetme sıklığı azaldı.

Ron, Malfoy’la arkadaş olmak istediği için deli olduğunu düşünüyordu; Hermione’yse sesli bir şekilde söylendi ve sessiz bir şekilde endişelendi ama eski düşmanları olan çocuğa ara ara attığı sinsi bakışlara bakılırsa o anlayışla karşılıyor gibi gözüküyordu.

Nisan ayında Harry ve Malfoy’un arasındaki ilişki yine değişti. Bu sefer bunun sebebi Harry değildi bile.

Yasak Orman'ın üstünde, dağların orada uçuyorlardı ki sert bir rüzgâr esti. Dışarı çıkarlarken havanın kapalı olduğunu görmüşlerdi ama yağmur yağacak gibi gözükmüyordu. Yıllarca Quidditch oynadıktan sonra biraz kötü hava koşulları onları korkutacak değildi.

Ancak biraz kötü hava koşulları, okulun etrafını saran sert bir fırtınaya dönüşmeye karar verdi.

Sert bir rüzgârın Harry’yi az daha süpürgesinden düşürmesi üzerine yere inmek için birbirlerine işaret ettiler, gürültüden birbirlerini duyamıyorladı. Ağaçların altında saklanmak için ormanın kenarına giderlerken inişleri çoğunlukla sorunsuzdu ancak Harry tam süpürgesinden indiğinde birdenbire şiddetli bir rüzgâr esti. Draco süpürgesinden düştü, son anda yakalayıp süpürgenin ormana uçmasına engel oldu ancak dengesini kaybettiği için ayağı yere değer değmez düştü.

Şansına Harry düşüşünü yumuşatmak için oradaydı.

Ancak maalesef bunun farkında değildi.

Harry tam arkasını döndüğünde Draco ona çarptı ve yere düştüler. Kıçının üstüne düştü ve sonrasında kafası yere çarptığında yer, çarpmayı yumuşatacak kadar çamurluydu. Ancak şükretmeye ayıracak vakti yoktu çünkü Slyhterin’i kollarında buldu.

Malfoy düşüşün üstüne Harry’nin daha önce duymadığı küfürler etti ama anında ayağa kalkmadı. Harry bunu anlayışla karşıladı, düşüş Harry’nin nefesini kesmişti ve Malfoy’a da öyle olduğunu tahmin ediyordu. Üşümüşlerdi, sırılsıklamlardı, her yerleri ağrıyordu ve çamurun kesinlikle girmemesi gereken yerlerine girdiğinden emindi, o yüzden anında hareket etmemelerinden şikâyetçi olacak değildi.

Değişim, yaklaşık kırk iki saniye sonra oldu. Harry’nin nefes alış verişi neredeyse normale dönmüştü –ve tesadüfen ve büyüleyici bir şekilde Malfoy’un nefes alış verişiyle neredeyse senkronize hâldeydi– ki Malfoy ayaklanmak için üstünden kalkmaya çalıştı.

Değişim’in başlama anı, Malfoy'un kalkmak için ellerini Harry’nin her iki yanında yere koyup kendini yukarı ittiği ve ağırlığını daha aşağılara verdiği andı ve oh-

Değişim’in tamamen etki ettiği an Malfoy’un acı içinde bağırarak tekrar üstüne düştüğü andı.

“Ne? Ne oldu?” diye sordu Harry farkında olmadan. Tabii ki endişelenmişti ama açıkçası bu soruları soruşu biraz otomatik bir tepkiydi; dikkati çoğunlukla üstündeki tanıdık, tehditkâr olmayan ağırlıkta ve Malfoy’un parfümü, şampuanı ya da doğal kokusundaydı.

“Bileğimi burkmuşum,” dedi Malfoy dişlerini sıkarak. “Bir saniye.”

“Tamam,” dedi Harry dikkâti dağınık bir şekilde, yeniden nefesi kesilmişti.

Bir saniye uzayıp iki, yirmi, bir sonsuzluk oldu. Harry zaman algısını kaybetti. Ne kadar süre öyle yağmurda yattıklarını bilmiyordu.

Çok iyi bildiği şeyse Malfoy’un saçının arkadan yağmur ve şimşeklerle aydınlanırken nasıl parladığı, nasıl parşömen ve meşin yağı ve biraz da nane gibi koktuğu, düz göğsünün Harry’ninkiyle nasıl mükemmel bir şekilde hizalandığı, ağırlığının nasıl Harry’yi hapsettiği ama rahatsız etmediği ve sıcak nefesinin yağmurdan üşümüş Harry’nin boynunda nasıl çarpıcı olduğuydu.

Malfoy, bileğindeki acı hareket edebilecek kadar geçtiğinde etti. Harry çamurda yatmaya o kadar uzun süre devam etti ki Malfoy kafası karışmış bir şekilde ona baktı. “İyi misin? Canını mı yaktım?”

“Ne? Yok, hayır, iyiyim,” dedi Harry bir an durup kafasını toparladıktan ve kalbinin deli gibi atmasına odaklanmayı bıraktıktan sonra. Düşünebildiği tek şey acilen Eltanin’le konuşması gerektiğiydi.

Tuhaf davranışının üstünü örtmeye çalışan Harry gözlüğünü çıkarıp gözlerindeki yağmuru biraz sildi ve abartılı bir şekilde gülümsedi. “Sen benim için endişelendin mi? Bence resmî olarak arkadaşlığımızın bir sonraki evresine adım atmış bulunuyoruz.”

“Arkadaş değiliz,” dedi Malfoy ama o kadar çabuk dedi ki bariz bir şekilde refleksti. Bir saat boyunca birlikte uçup, birbirlerine hakaret edip okul arkadaşlarından kaçtıktan sonra çamurda sırılsıklam bir şekilde otururken bunu söylemenin aptallığını fark eden Malfoy’un yüzü düştü.

Harry birdenbire gülmeye başladı. Bir süre sonra Malfoy –hayır, Draco– da ona katıldı.

Sanırım başım belada.

Eltanin cevap verene kadar Harry tırnaklarının çoğunu ve hatta şeytan tırnaklarını dahi yemişti. Eltanin muhtemelen normal bir insan gibi uyuyordu ama yine de günlük Harry’nin göğsünde, görebileceği bir şekilde açık duruyordu.

Merlin. Ne oldu?

Harry kalemini alıp yazma telaşında neredeyse yataktan düşecekti. Ron olanlardan habersiz uyumaya devam etti.

Galiba haklıydın.

Genelde öyleyimdir. Ama lütfen söyle, konu nedir?

Sanırım ondan hoşlanıyorum.

Bana yabancı olan tüm arkadaşların içinden kimi kastettiğini tahmin edebileceğimi düşünmene bayıldım.

Ama edebiliyorsun, değil mi?

Maalesef. Zorla arkadaşın ettiğin o zavallı çocuk mu?

Evet. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Ne istiyorsun?

Bilmiyorum.

Mutlaka bir fikrin vardır. Geçmesini mi istiyorsun? Onunla çıkmak mı istiyorsun? Deneyip sonra hayatına devam etmek mi istiyorsun? Bu bi-meraklılık mı? Yoksa onu Quidditch oynarken gördün de kafan mı karıştı? Çünkü ben hâlâ senin daha çok Snitchseksüel olduğunu düşünüyorum.

HA. Hayır. Hayır, kafamın karıştığını sanmıyorum. Geçen gün kazara üstüme düştü ve Merlin, bunun nasıl hissettirdiği ve onun nasıl koktuğu ve nasıl göründüğü dışında hiçbir şey düşünemedim. Dolu yağıyor olabilirdi ve ben fark etmezdim. Aslında hava o kadar kötüydü ki gerçekten dolu yağmış olabilir. Ve şimdi onu düşünmeyi bırakamıyorum.

Bundan önce de onu düşünmemekte pek iyi değildin açıkçası.

Takıntılı olduğumu söyleyip duruyorsun. Bari seni yalancı çıkarmayayım, değil mi?

Yani, kesinlikle bunu başarıyorsun. Ee, ne istiyorsun?

Bilmiyorum. Yani daha yeni zorla arkadaş olduğumuzu itiraf etti ve ben gidip ondan hoşlanmaya başladım. Sevgili olduğumuzu hayal edemiyorum, ya da herhangi bir erkekle sevgili olduğumu. Ama onun yanında olmayı seviyorum. O kadar uzun süre düşmandık ki artık birbirimizin yanında rol yapmamıza falan gerek kalmıyor ve onun yanında genelde sadece en yakın iki arkadaşımın yanında olduğu gibi rahat edebiliyorum.

Arkadaşlarınla sevgili olmak istemeden de onları çekici bulabilirsin. Yakışıklı olduğunu düşünmen bir şey değiştirmek zorunda değil.

Ama değiştirmesinden endişe ediyorum. Sanki Pandora’nın kutusunu açmışım ve şimdi onu düşünmeden edemiyormuşum gibi.

:(

Hahaha!

Amacının ne olduğunu bilmeden (görmezden geleceğin) bir tavsiye veremem, o yüzden bence önce ne istediğine karar ver, sonra konuşalım. Sadece fiziksel bir tepki vermiş olman ve bu yeni durumun kafanı karıştırıyor olması muhtemel.

Evet, haklı olabilirsin.

Üstüne bir düşün, olur mu?

Tamam.

Sadece fiziksel bir tepki değil. Ve galiba sandığım kadar yeni bir şey de değilmiş?

Sana da günaydın. Bunu sana düşündüren nedir?

Kahvaltıda arkadaşımın kafama vurması ve ona bakmayı kesip yemek yememi söylemesi. Meyve suyumu içmeye çalışırken ağzımı ıskalamışım.

Ciddi misin?

Maalesef evet. Daha da kötüsü, bu ilk defa olmuyor.

Çok tatlısın. Tamam. Ne yapmak istiyorsun?

Bilmiyorum. Onunla sevgili olmak çok tuhaf olurdu, özellikle geçmişimizi düşününce. Ve sevgili olursak arkadaşlarımız kesinlikle karşı çıkarlar. Ve en önemlisi, erkeklerden hoşlandığını bile sanmıyorum. Okul boyunca hep aynı kızla sevgiliydi.

Yine varsayımda bulunmadığına emin misin? Özellikle önceden dediğin gibi genelde göz önünde olan biriyse heteroseksüel olmayan ilişkilerini gizli tutuyor olabilir. Ve belki o kadar uzun süre aynı kızla sevgili olmasının başka bir sebebi vardır. O kadar erken yaşta başlayan ilişkiler genelde pek uzun sürmezler.

Olabilir. Ama bu daha korkunç. Gerçi sanırım önemli de değil. Arkadaş olmayı bile pek istemiyordu, daha fazlasını neden istesin ki? Ayrıca heteroseksüel değilse bile ben onun tipi değilim.

Varsayımlar. Eğer bunları gizli tuttuysa tipinin ne olduğunu bilemezsin, değil mi?

Arkadaşlarına bakarsak: alaycı, kibirli, zengin ve çevresinde tuttukları kişiler konusunda fazla seçici. Tabii buna daha çok evcil hayvanı ya da koruması gibi olanlar dâhil değil. Ayrıca genellikle iyi görünümlü.

Harry, bu son sekiz aydaki sohbetlerimizde senin hakkında bir şey öğrendiysem bu; senin fazlasıyla alaycı, kibirli ve çevrende tuttuğun kişiler konusunda seçici davranan biri olduğun. Aynı zamanda yalnız yaşıyorsun ve bir evin var, o yüzden fazla bahsetmesen de epey paran olduğunu tahmin ediyorum. Ve iyi görünmenin üçte ikisi bakım yapmayı bilmekten oluşuyor. Korkunç derecede tipin kayık falan değilse doğal özellikler insanların sandığından daha önemsiz.

Sen öyle san. Geçen yılki savaştan sonra hâlâ bir deri bir kemiğim, saçım bir türlü düzgün durmuyor, gözlüğüm şapşalca duruyor ve en iyi ihtimalle sıkıcı derecede sıradan görünüyorum. Şu an birini düşürecek kadar iyi hâlde değilim.

Tabii beni sadece ismim için istemiyorsa diye öfkeyle düşündü Harry ama yazmadı. Ona özel muamele yapmayacak kadar uzun zamandır tanıştığı arkadaşları olduğu için çok şanslıydı. Alt sınıflar sene başındaki gibi tapınmayı bırakmışlardı ama hiçbir şey büyücü dünyasının geri kalanıyla yarışamazdı – Hogsmeade’le bile. Toplumun ilgi odağı olmayı bırakıp kendi hâline bırakılmayı dört gözle bekliyordu.

Eltanin’le sohbetlerinden bu kadar memnun olmasının sebeplerinden biri de buydu. Harry geçtikleri aylarda Eltanin'e konuştuğu kişinin kim olduğunu tahmin edebileceği kadar ipucu verdiğinin farkındaydı -ya da eninde sonunda edecekti- ama buna rağmen sohbetlerinde bir değişiklik olmamıştı.

Sıradan iyidir. Sıradan gerektiğinde geliştirilebilir. Ve yemek yemeye ve uçmaya devam edersen kilonu yine toparlarsın. Dış görünüş o kadar önemli değil. Ayrıca zaten arkadaşlarınızın çoğunun yerine birbirinizle vakit geçirmeyi tercih ediyorsunuz, o yüzden bence bu kötü bir başlangıç değil.

Neye kötü bir başlangıç değil?

İşi nereye götürmek istiyorsan, arkadaşlık veya başka bir şey.

Gerçekten bir şansım olduğunu düşünüyor musun?

Sen iyi birisin, Harry. Eğer seni, düşmanın olmayı bırakıp arkadaşın olacak kadar seviyorsa ve erkeklerden hoşlanıyorsa ama bunlara rağmen sana bir şans vermezse kör ve aptaldır.

Bunu bilemezsin.

Bilebilirim. Kesinlikle bilebilirim.

Harry aklını yitiriyordu.

Kahvaltıda meyve suyunu dökmesi sadece başlangıçtı. Ayın geri kalanında sanki Draco her yerdeymiş ve normalde olduğundan on iki kat daha dikkat dağıtıcıymış gibi görünüyordu.

Eğer Draco’nun, Blaise’in veya diğer Slytherinlerin dediği bir şeye gülerken dalgınlıkla yağ bıçağını maharetli parmaklarıyla çevirişi görüş alanındaysa kahvaltı umutsuz vakaydı. Harry, Weasley ailesinde bir yemek savaşına girse üstüne daha az yemek bulaşırdı.

Biçim Değiştirme dersinde Draco bir şey düşünürken alt dudağını ısırmayı huy edindi (veya belki böyle bir huyu zaten vardı); dümdüz, bembeyaz dişleri dudağını ısırıyor ve kızartıyordu. Harry tavşana dönüştürmesi gereken kayayı ıskalayıp yanlışlıkla Neville’e tavşan kuyruğu yaptı.

İksir dersinde Draco dersi dinlerken arkasına yaslanıp tüyünü dudağına ve yanağına sürüyerek deney vaktinin gelmesini bekliyordu. Harry, yönergelerin üçte ikisi kadarını kaçırıp kazanının alev almasına ve Hermione’nin saçlarıının yanmasına sebep oldu.

Harry onu kütüphanede bile birkaç kez gördü, kitap okurken arkasındaki camdan vuran bir ışıkla aydınlanıyordu. Draco’nun kitap okuma anlayışı uzun, ince bacaklarını masanın üzerine uzatıp sandalyesinde geri yaslanmayı, bir parmağını ağzına almayı ve ara sıra okuduğu bir şeye eğlenip sırıtmayı içeriyor gibi görünüyordu. Harry kendi ayağına takılıp bir rafa çarpıp ödevini düşürdü ve Bitkibilim raporunu yırttı.

Draco süpürgesinde daha gözü kara davranmaya başladı; Harry’ye daha yükseğe ve daha uzağa uçması, daha da absürt manevralar yapması için meydan okuyordu. (Harry başına bir şey gelmeden bunları yapmayı başardı. Gerçi bunun sebebi muhtemelen havadayken çarpacağı, düşüreceği, yakacağı, dönüştüreceği, dökeceği, boğazına kaçıracağı ya da başka bir şekilde zarar verebileceği bir şey olmamasıydı.)

Ve bir de dolap olayı vardı...

1 Mayıs günü, dolap olayı olarak tarihe geçecekti.

Normal bir pazartesi günü olarak başladı. Öğrenciler kahvaltılarını yaptılar (Harry, Draco’nun süt içişini izlerken yanlışlıkla çatalını eline batırdı), derslere girdiler (Harry herhangi bir... kalıcı... hasar vermemeyi başardı), akşam yemeği yediler (Harry, Ginny’nin pekmezli turtasını çaldığını fark etmedi ve bu herkesin abartılı bir tepki vermesine yol açtı) ve kütüphanede ödevlerini yaptılar (Harry bir cevap gelmiş olması umuduyla günlüğe bakıp durdu ve Draco etrafta mı diye bakınmıyormuş gibi yaptı).

Akşam geç saatte az daha koridorda birbirlerine çarpıp yere düşeceklerdi. Harry Draco’nun o saatte ne yaptığını soracaktı ki sarışın, eliyle Harry’nin ağzını kapadı ve aceleyle “Şşş! Filch buralarda bir yerlerde,” diye fısıldadı.

Draco’nun süpürgeden nasır tutmuş eli dikkatini dağıtınca Harry’nin uyarıyı algılaması biraz sürdü. Sonunda başını salladı ve Draco elini ağzından çekip kolunu yakaladı ve Harry’yi geldiği yöne doğru çekelemeye başladı. “Demin buradaydı – muhtemelen Bayan Norris’i salmıştır. Saklanacak bir yer bulmamız lazım.”

Harry hızlı düşündü. “Kullanılmayan iksir laboratuvarlarından biri buralarda,” diye fısıldadı. “Son baktığımda kilitli değildi.”

Draco başını salladı ve Harry’yi takip etmeye başladı. Ufak laboratuvar gerçekten de kilitli değildi ve tam Bayan Norris şüpheyle havayı koklayarak koridora geldiğinde içeri kaçmayı başardılar.

Kedi, kokularını kapıya kadar takip edip gürültüyle miyavladı ve kapıyı patiledi. Bir süre sonra yan yattı. Tahtaya birkaç kez daha pati attıktan sonra patisini kapının altına soktu ve içeriden bir “Ay!” sesi gelince zafer içinde mırladı.

“Hayvan gibi yerde sürünürsen öyle olur,” dedi Draco sinirle.

“Filch orada mı diye bakıyordum!” diye karşılık verdi Harry ve burnundaki kan damlalarını sildi.

“Aptal gibi görünüyordun!”

“Şşşş, geliyor!”

“Burada ne varmış tatlım?” Filch’in sesi kapının öbür tarafından geliyordu, her zamanki gibi kulak tırmalayıcı ve nefret doluydu. Bayan Norris cevap olarak miyavladı.

Filch’in yavaş yavaş, ayağını sürüye sürüye gelmesini fırsat bilen Harry ve Draco odadaki diğer tek kapıya kaçtılar: ufak eşya dolabına açılan kapı. Şanslılardı ki bu laboratuvar nadiren kullanıldığı için eşya dolabı kilitli değildi, şanssızlardı ki içerisi hâlâ doluydu. Bilinmeyen uzuvların ve gizemli sıvıların olduğu kavanozların arasında durup formaldehitin iğrenç kokusunu almamak için nefesini tutmaktan daha ürkütücü çok az deneyim vardı.

Oğlanlar birbirlerine bakıp derin birer nefes aldılar ve içeri girdiler. Harry kapıyı kapatıp Colloportus ile kilitledi ve Draco ikisinin üstüne bir Göz Boyama Tılsımı ile Harry’nin daha önce hiç duymadığı bir büyü –Avesi Bir Şey? Odus belki?– yaptı. Arkasından Harry bir de Sessizlik Tılsımı yaptı.

Sonra beklediler.

Ve beklediler.

Laboratuvar kapısının açıldığını duydular. Nefes verdiler, aldılar, nefeslerini tutmaya devam ettiler ve biraz daha beklediler.

Filch kedisine mırıldandı. Nefes verdiler, aldılar, nefeslerini tutmaya devam ettiler ve biraz daha beklediler.

Bayan Norris odada bir yerlere pati attı ve hoşnutsuzluk içinde mırladı. Harry’nin sırtına batan rafın acısı Görmezden Gelinmesi İmkânsız seviyeye gelince yüzünü buruşturdu ve raftan uzaklaştı. Draco ani bir nefes aldı ve kafasını çarptı. Sonra biraz daha beklediler.

Bayan Norris kapıyı pençeledi ve gitti. Draco yavaş bir nefes verdi ve tüm vücudu rahatladı. Bu sefer ani nefes alma sırası Harry’deydi ama Draco tepki vermedi. Biraz daha beklediler.

Dolabın kapısı açıldı.

Harry ve Draco birbirlerine tutundular ve Filch görüş açılarına girip karanlık dolaba bakındı. Harry sessizce Göz Boyama Büyüsü’nün bekçiyi içeri uzanmaktan alıkoymaya yetmesi için dualar etti.

Filch burnunu buruşturdu. Harry ve Draco’nun geri çekilmesine sebep olacak kadar içeri eğildi, sinir içinde ofladı ve geri çıktı. Dolap kapısını çarpıp gitti. “Gel bakalım Bayan Norris. Burada bir yerde olmak zorundalar. Bulacağız onları!”

Laboratuvarın ana kapısı kapandıktan sonra bir dakika boyunca iki öğrenci de hareket etmedi. İlk pes eden Draco oldu, rahat bir nefes verdi ve alnını Harry’nin omzuna dayadı. “Nasıl oluyor da bir savaştan çıkmış olmamıza rağmen hâlâ geç saatte Filch’e yakalanmak ödümü koparabiliyor?” diye homurdandı.

“Alışkanlık?” dedi Harry zayıfça. Şimdi tehdit geçtiği için ne kadar yakın durdukları ve hâlâ korkuyla birbirlerine tutunuyor olmaları dışında bir şeye odaklanmakta zorlanıyordu. “Hermione’ye canımı emanet ederim ama onun hayal kırıklığına uğramış bakışı beni hâlâ dört yaşımda gibi hissettiriyor.”

“Dört yaşındayken Hermione’yi tanımıyordun,” diye hatırlattı Draco.

“Sen onu benim utanç duyguma anlat,” dedi Harry.

Draco güldü ve sesi ve nefesi boynuna çarpınca Harry titredi. Ses çıkarmama veya daha da yaklaşmama çabasıyla Draco’nun siyah cübbesine daha da sıkı tutundu. Ancak kafasını Draco’nun omzuna yaslama isteğine engel olamadı. Bunda sorun yoktu, değil mi? Sadece Draco’nun yaptığını taklit ediyordu. Bu kesinlikle arkadaşçaydı.

Panik kalıntılarının geçmesini beklerken karanlıkta oyalanmak kesinlikle arkadaşçaydı.

Birbirine tutunurken aynı anda nefes alıp vermek kesinlikle arkadaşçaydı.

Hayır değildi.

Harry odasına gider gitmez üstünü çıkardı, günlüğü aldı ve yatağa girdi.

Başım çok belada.

Bundan şüpheliyim.

Ödev yapıyorum o yüzden geç cevap verebilirim ama anlat sen.

Tamam. Kolay gelsin.

Ve kesinlikle başım belada. Hoşlanıyor olabileceğim ya da olmayabileceğim kişiyle bir olay oldu. Birkaç dakika bir yerde kapalı kaldık. Dar, karanlık bir yerde. Ve nasıl tarif edebileceğimi bile bilmiyorum. Oradan çıkabileceğimiz kadar çabuk çıkmadık. Çıkmamız gerektiği kadar çabuk? Neyse işte, bir süre öyle durduk. Neden bilmiyorum. Belki gerginliktendir? Kafayı yiyormuşum gibi hissettim biraz.

Bir şey mi oldu?

Evet, geç saatte koridordaydık ve bekçi az daha bizi yakalayacaktı.

Hayır, ikinizin arasında bir şey mi oldu anlamında dedim.

Haa. Hayır. Yani... hayır.

Bu “hayır”dan çok “biraz ama anlatmak istemiyorum” gibi oldu.

Biraz... uygunsuz bir tepki vermiş olabilirim. Fark ettiğini sanmıyorum. Fark ettiyse de tepki vermeyecek kadar kibardı.

Eltanin’in, dediği gibi, cevap vermesi en az 15 dakika sürdü. Harry rahatsız olmamaya çalıştı, sonuçta ödev daha önemliydi. Gerçi Eltanin gecenin bu saatinde ne ödevi yapıyordu, o da merak konusuydu...

Dar bir alanda mıydınız? Bence bir erkek muhtemelen öyle bir durumda başka bir erkeğin verdiği öyle bir tepkiyi fark eder.

Durumun adrenalininin onun dikkatini dağıttığını ya da bana bahane olduğunu umuyorum.

Eğer bir şey deseydi ne yapardın?

Utancımdan ölürdüm herhâlde?

Haha. Onun dışında.

Merlin, bilmiyorum. Ne dediğine ve nasıl dediğine bağlı olurdu sanırım.

Kötü tepki vermedi diyelim?

Kötü tepki vermemesi bunu istediği anlamına da gelmez. Sadece kibar olduğu ve homofobik olmadığı anlamına da gelebilir.

Peki istediğini ima etseydi?

Tanrım, ben bu iş nasıl yapılır bilmiyorum. İlk sevgilimle aramız çok tuhaftı ve ikinci sevgilimle adrenalin patlamasıyla sevgili olduk. Diğer insanlar nasıl sevgili oluyorlar bilmiyorum.

Yani sevgili olmak istiyorsun?

Neyin aksine?

Sadece sevişecek türden biri değilsin yani?

Iı. Hayır. Pek sayılmaz. Yani, son birkaç yıl bu kadar kaotik ve berbat olmasaydı ve normal bir okul hayatım olsaydı belki. Ama hayır. Sanmıyorum.

Pekâlâ. O zaman bu çocukla sevgili olmak istiyor musun? Yoksa uygunsuz tepkilerin geçmesi umuduyla beklemek mi istiyorsun?

İlki. Sanırım. Hâlâ onunla sevgili olmanın nasıl bir şey olacağını pek hayal edemiyorum ve dış etkenler de kesinlikle işleri zorlaştıracak ama bence denemeye değer. Gerçi konuyu nasıl açarım onu da bilmiyorum... Ve hâlâ onun hakkında böyle düşündüğümü bilse dehşete düşerdi diye düşünüyorum.

Dehşete düşmeyecek. Söz veriyorum.

Neden öyle diyorsun?

Cevap gelmedi.

Eltanin? Beni motive etmeye mi çalışıyorsun?

Birkaç dakika sonra Harry beklemekten sıkıldı ve yeniden denedi.

Uyudun mu yoksa hâlâ ödev mi yapıyorsun? Orada saat kaç oldu, gece 2 falan mı?

Sana bir şey söylemem lazım.

Ne?

Bana kızacaksın.

Konu ne?

Bana da eski-düşmanın-yeni-hoşlantına olduğun kadar merhametli davranırsın diye umuyorum ama pek mümkün olduğunu sanmıyorum. Lütfen bu kadar uzun süre konuşmaya devam edeceğimizi asla tahmin etmediğimi aklında tut.

Beni korkutmaya başlıyorsun. Ne oluyor?

Sana... direkt olarak yalan söylemedim ama bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmedim.

Harry’nin içine bir korku girdi. Eltanin artık onu gereksiz yere sinirlenmeyen biri olduğunu bilecek kadar iyi tanıyordu. Eğer kızacağını düşünüyorsa muhtemelen bunun bir sebebi vardı. Ama ne konuda yalan söylemiş olabilirdi ki?

Ne, aslında kız mısın?

Ne? Hayır, neden cinsiyetim hakkında yalan söyleyeyim ki?

Korkunç yaşlı bir adam mısın?

Tabii ki hayır!

Fransız değil misin? Ailenin bir tarafından Alman falan mısın?

Bu konuyu açmışken...

Fransız değil misin?

Öyleyim. Biraz. Baba tarafım Fransız asıllı yani. Ve sen ilk nerede olduğumu öğrenmeye çalıştığında gerçekten Fransa’daydım.

Fransa’daydın. Artık değil misin?

Hayır.

Merlin.

Evet.

Hogwarts’a gidiyorsun.

Evet.

Harry kusacak gibi oldu. Eltanin bunca zaman onu kandırmış mıydı? Ama Harry’nin başına dert olacak bir şey yapmamıştı veya söylememişti, hatta düzenli olarak onunla tartışmış ve ondan bıkmış gibi davranmıştı.

Kim olduğumu biliyor musun?

Tahmin etmeyi çok da zorlaştırmıyorsun.

Draco’yu tanıyor musun?

Öyle de denebilir.

O ne demek oluyor?

Eğer sorun değilse yüz yüze açıklamayı tercih ederim.

Aslında sorunsa bile gerçekten yüz yüze konuşmamız lazım.

Bir anlığına Harry’nin sinirden değil de heyecandan midesi bulandı. Tamamen refleksti, Eltanin aylardır hayatındaydı, tabii ki onunla tanışmak istiyordu. Ama sonra o anki konuşmalarının konusu aklına geldi.

Eltanin onu tanıyordu. Gerçekten tanıyordu. Muhtemelen onu koridorlarda ya da Büyük Salon’da görmüştü. Belki arkadaşlarına Harry’nin ne kadar zavallı bir aptal olduğunu, Riddle’ın günlüğünün herkesin başına açtığı tüm o belalara rağmen yine bir günlükle konuştuğunu anlatmış olabilirdi. Yedinci sınıfsa muhtemelen Ginny ve Luna’yla aynı sınıftaydı – hatta biriyle aynı binada bile olabilirdi. Harry’yle aynı binada bile olabilirdi. Gryffindor’a benzemiyordu ama Harry artık bina stereotiplerine inanmamayı öğrenmişti.

Yeniden yazmaya başladı, hızla ve öfkeyle yazıyordu. Yazısının okunaklı olduğundan bile emin değildi ama o an bunu umursamıyordu.

Bana dokuz aydır yalan mı söylüyorsun? Sanki yabancıymışız gibi, sorun olmazmış gibi sana her şeyi anlatmama izin verdin! Burada olduğunu bilseydim hiçbir şey anlatmazdım! Seni dinledim – seni sevdim! Bu yaz seninle buluşmak için Fransa’ya gitmeyi planlıyordum! Az daha sana baykuşla mektup yollayacaktım – aslında keşke yollasaymışım, o zaman Reuben direkt sana giderdi. Şimdi bana neredeyse bir yıldır yalan söylediğini mi söylüyorsun? Başka ne yalan söyledin?

Yalan söylememeye çalıştım. O yüzden kendim hakkında çok şey söylememeye çalıştım. Ve sen olduğunu tahmin ettim ama ilk başta emin değildim. Paranoyaklık ettiğimi, kafamda kurduğumu sandım. Çok kez neredeyse sana yazmayı bırakacaktım çünkü bu çok tuhaf gelmişti ve suçlu hissediyordum. Sene başında seni sevmiyordum bile ama sen cevap versem de vermesem de bana yazmaya devam ettin.

Neden bunu yaptın? Neden bana en baştan söylemedin?

Harry, kalemi sertçe yatağa bırakmadan önce “en baştan”ın altını üç kez çizdi.

Hemen bir cevap gelmedi. Harry, Eltanin düşüncelerini toparlamaya çalışıyordur diye tahmin etti. Şimdi bir korkak gibi ortadan yok olmazdı, değil mi? Tüm bunlardan sonra ortada bırakılma düşüncesiyle Harry bacaklarını daha da göğsüne çekti, içindeki öfkeye tutunmaya ve aptalca ağlama isteğini bastırmaya çalıştı.

Cevap geldiğinde Eltanin’in el yazısı her zamanki kadar düzgün değildi. Hızlı, dağınık karalamalar; ani duruşlar; yavaş, dikkatli yazılar vardı. Harry, Eltanin’in rahatsız durumda olmasına sevindi ancak hemen ardından böyle düşündüğü için suçluluk duydu.

Başta söylemedim çünkü sana cevap vermeye devam edeceğimi tahmin etmemiştim. Etrafımızdaki insanlar olmadan nasıl biri olduğunu görmek istedim. Ve ondan sonra... ne bileyim. Fikrim değişti. Öğrensen yazmayı bırakırsın diye korktum. Gittikçe senden daha çok hoşlandım. Seninle tartışmaktan hoşlandım. Sana tavsiye vermekten ve bunu görmezden gelip onun yerine ne yapacağını görmekten hoşlandım. İkimizin de başına gelen şeyleri senin bakış açından dinlemekten hoşlandım. Sana pek arkadaşım olmadığını söylemiştim... doğrusu, hiç arkadaşım olduğunu sanmıyorum. Bu yazışmalarımız, devam ettirmek ve gizli tutmak istediğim bir şeye dönüştü. Ve sonra gerçekten senden hoşlanmaya başladım, gereğinden fazla hoşlanmaya. Senin Draco’dan hoşlandığın gibi. Geçer diye umdum ama geçmedi. Artık geçeceğini de sanmıyorum.

Harry bunu idrak etmeye çalışırken başı döndü. Eltanin ondan hoşlanıyor muydu? Romantik anlamda? Hiç tahmin etmezdi. O da burada durmuş, çocuk mektup arkadaşı olmaya katlandığı için seviniyordu... Ama o sevinç bir yalanmış. Tüm arkadaşlıkları bir yalanmış. Ne kadarı gerçekti ki? Eltanin gerçekten onun hakkında öyle mi düşünüyordu –ve o kadar ciddi miydi– yoksa bu Harry’nin endişelenmesi gereken bir hayranlık mıydı?

Hangi ihtimal daha kötüydü?

Gerçekten yedinci sınıf mısın yoksa bu da benim tahmin ettiğim ve senin inanmama izin verdiğin bir şey miydi?

Aynı sınıftayız.

Harry oflayarak günlüğü ittirdi ve battaniyesine daha da sıkı sarındı. Ron’u uyandırıp söylenmek istedi ama Ron’un daha çok Harry’nin ikinci sınıfta olan felaketlerden sonra yine kendini bir günlükten kaynaklanan bir olaya sokmasına takılacağından emindi. Ayrıca bütün yıl Harry’nin bu gizli arkadaşıyla yazışmasına. Ve Harry’nin bu gizli arkadaş ve Draco Malfoy’la bir aşk üçgenine girmiş olmasına.

Harry günlüğü geri çekti.

Siktir. Kimsin sen?

Bunu yüz yüze konuşabilir miyiz?

Senden hoşlanamayacağımı biliyorsun. Şu an sana güvenemiyorum bile.

Biliyorum. Zaten o yüzden yüz yüze konuşmalıyız, her şey ortada olsun diye.

Nerede ve ne zaman?

Yarın akşam yemeğinden sonra. Kütüphanede buluşuruz.

Kütüphanede nerede?

Sen nerede istersen. Ben seni bulurum.

Neden kim olduğunu şimdi söylemiyorsun?

Çünkü söylersem gelmeyeceğinden ölümüne korkuyorum.

Geleceğim. Ben sözlerimi tutarım.

Biliyorum. Lütfen?

Peki. Ama bundan sonra arkadaş olabilir miyiz bilmiyorum.

Olsun. Her şeyin muhtemelen mahvolacağını biliyorum. Ama yine de seninle konuşmam gerek. Tüm gerçekleri bilmeyi hak ediyorsun.

Bu günlüğü bulmamı bilerek mi sağladın?

Hayır. Hâlâ onu nasıl bulduğunu bilmiyorum. Tek kopyası benim ailemde sanıyordum. Demek ki dışarıda bir yerde bir tane daha varmış.

Peki.

Uyumalıyız. Ve bana inanman için bir sebep olmadığını ve yarınki buluşmamızdan sonra muhtemelen benden nefret edeceğini biliyorum ama eğer söylediğim bir şeye inanabileceksen sana gerçekten değer verdiğime inan.

Ben de sana değer vermiştim.

İyi geceler, Harry.

Ertesi gün Harry berbat hâldeydi. Ve bu çoğunlukla Eltanin’in suçuydu ama bir kısmı da onun suçu değildi.

Son zamanlarda hem F.Y.B.S.ler hem de Draco ile o kadar meşguldü ki nasıl olduysa 2 Mayıs’ın Hogwarts Savaşı’nın birinci yıldönümü olduğunu unutmuştu. Okulun her yerinde öğrenciler ve profesörler sessiz ve hüzünlüydü. Sabah dersleri erken bitmişti ve öğleden sonra dersleri de Büyük Salon’da yapılacak anma töreni için tamamen iptal edilmişti. Çoğu öğrenci katılırken bir o kadarı da katılamadı.

Bariz sebeplerden dolayı Draco orada değildi.

Harry; Ron, Hermione ve Ginny’nin yakınında durdu. Ancak anma töreninin ortalarına doğru üstünde çok fazla göz hissetmeye başladı. Kaçma isteği dayanılmaz bir hâl aldığında Ron’un omzunu sıktı, Hermione’ye sarıldı, Ginny’nin saçını öptü ve çıktı.

Yolda Luna’yla karşılaştı. “Merhaba, Harry,” dedi her zamanki gibi yumuşak, havai tavrıyla. “Anımsamak için ne hoş bir gün.”

“Sanırım,” dedi Harry öylesine, zorla gülümsüyordu. “Ginny önlerde solda, onu arıyorsan.”

“Teşekkürler,” dedi Luna. “Ve Malfoy da kütüphanede arkalarda, sen de onu arıyorsan.”

Harry kalakaldı. Döndü ve hafif kaçık kıza gözlerini kırpıştırdı. “Dur – bunu bana neden söyledin ki?”

Adımının ortasında Luna durdu ve omzunun üstünden arkasına baktı. “Genelde hep onu aramıyor musun?”

Harry kendini kötü hissetti. O kadar belli oluyor muydu?

Luna Harry’ye döndü. “Aa. Üzgünsün,” diye gözlemledi.

“Ben- Ben... Şey. Im,” diyebildi Harry. Gerginlikle elini saçından geçirdi. “Kaç kişi öyle düşünüyor?”

Luna başını yana eğdi ve hımlayarak düşündü. “Eh, emin değilim. Sanırım artık hepimiz buna alıştık.”

“Alıştınız mı?”

“E evet,” diyip yavaşça başını salladı Luna. “Sonuçta yıllardır birbirinizi izliyorsunuz. Bu yeni bir şey değil, birbirinize bakış şekliniz değişmiş olsa bile.”

Harry Luna’ya bakakaldı.

Luna gülümsedi. “İyi akşamlar, Harry.” Büyük Salon’a girdi ve kapı yavaşça arkasından kapandı.

Harry kütüphaneye koştu.

Oraya vardığında Harry Draco’yu nişinde buldu. Gözleri kapalıydı ama elinde bir tüy ve kucağında bir defter vardı.

“Gerçekten şu an ödev mi yapıyorsun?” dedi yaklaşırken. Sarışının Harry’nin sesini duyunca şaşırıp zıplamasına yüzünü buruşturdu. “Pardon.”

Draco ona endişeli bir şekilde baktı.

Harry; gözlerinin altında torbalar olduğunu, soluk tenininin daha da soluk göründüğünü ve kaşlarının çatıklığını görünce şaşırdı. Sormak istediği sorular -çoğu, daha iyi ifade etmeyi umduğu “Beni ne olarak görüyorsun?” tarzında sorulardı– anında aklından uçtu gitti. “İyi misin?” diye sordu nişe otururken. İkisine yetecek yer yoktu ama Malfoy’un bacaklarını nişin kenarına oturabilecek kadar ittirdi.

“Anma töreninde olman gerekmiyor mu?” diye sordu Draco, uzun süredir konuşmadığından sesi hırıltılı çıktı. “Burada ne yapıyorsun?”

“Luna burada olduğunu söyledi,” diye açıkladı Harry. “Nasıl olduğunu görmek istedim. Bence... yalnız kalmak için iyi bir gün değil.”

“Haa.”

Sessizlik rahatsız edici bir hâl almaya başlayınca Harry daha da endişelendi. Uzun zamandır bir aradayken böyle tuhaf hissetmemişlerdi. “Sen... gitmemi ister misin?” diye teklif etti tereddütlü bir şekilde. “Yani, zor bir gün olduğunu biliyorum-"

“Hayır,” diye böldü hemen Draco. Harry rahatladı. “Hayır, ben- Geçen yıl olanlarla alakalı değil aslında. Gerçekten. Ben... Affedilemez bir şey ama aslında bugünün tarihini unutmuşum. Kafam biraz dağınık da.”

“Evet, benim de,” dedi Harry. “Konuşmak ister misin?”

Draco derin bir nefes alıp aşağı baktı, tüyüyle oynadı. “Hayır, gerçekten istemiyorum. Ama konuşmamız gerek.”

“’Konuşmamız’ mı?” diye tekrarladı Harry. Gerilmeye başladı. Draco’nun onunla konuşması mı gerekiyordu? Açık bir şekilde onu kaygılandıran ve uykusundan eden bir şey hakkında?

“Evet.”

Luna’nın ima ettiği şey doğru olabilir miydi?

“Ne hakkında?”

Eltanin haklı olabilir miy-

Eltanin!

Draco gözlerini kaçırmaya devam ederken ve defteriyle oynarken Harry’nin içine bir korku girdi.

Hayır. Bu olamazdı. Mümkün değildi. Bu tesadüf fazla imkânsızdı. Ve konuşması da ona hiç benzemiyordu ve herhâlde bir şey söylerdi..?

“Daha fazla vaktimiz olur sanmıştım,” diye suçluluk dolu bir sesle fısıldayarak, yavaşça konuşmaya başladı Draco. “Anma töreninde kalırsın, sonra akşam yemeğine gidersin ve ben sen buraya gelene kadar ne söyleyeceğimi bulabilirim diye düşünmüştüm.”

Akşam yemeği.

Kütüphane.

Harry, Draco’nun gergin bir şekilde oynadığı deftere baktı.

İnce, deri bir defterdi; en geniş kenarı 12-18 santimden uzun değildi; yamuk yumuk bir şekli vardı ve beş yaşında bir çocuğun bir akşam öylesine yaptığı bir şey gibiydi.

Harry şok içinde deftere baktı. “Hayır.”

Draco irkildi.

Harry geri çekildi ve onları kütüphanenin geri kalanından saklayan rafların yanına kaçtı. Diğer adama sırtını dönüp elini saçından geçirdi, utancından yüzünün kızardığını hissedebiliyordu. Dehşete düşmüştü –ve kızmıştı da tabii– ama her şeyden çok utancından ölüyordu.

Biliyordu. Draco, Harry’nin onun hakkında düşündüğü ve söylediği her şeyi biliyordu. Birlikte vakit geçirmeye başlamadan önce Harry’nin tereddüt ettiğini biliyordu, Harry’nin arkadaş olmak istediğini biliyordu ve Harry’nin aptal hoşlantısını da biliyordu.

Harry’nin dolap olayına verdiği tepkiyi bilmiyorduysa bile artık biliyordu.

Merlin, muhtemelen başından beri Harry’ye gülüyordu! Harry’ye takıntılı diyen de oydu. Kaç kez Harry’yle Draco’ya kafayı taktığı için dalga geçmişti? Kaç kişiye söylemişti? Kimse daha Harry’ye bir şey dememişti ama muhtemelen yakında başlardı-

Ancak... bu pek doğru gelmiyordu.

Harry hiçbir zaman Eltanin'in dalga geçtiğini hissetmemişti. Ve Draco’yla olan arkadaşlığı zaman içinde, doğal bir şekilde gelişmişti. Hermione ve Ron bile ilk baştaki “Kafayı mı yedin?” tartışmalarından sonra çok ses etmemişlerdi, bütün yıl boyunca bir Slytherin bile ona bakıp sırıtmamıştı. “Eltanin” hiçbir zaman kötü niyetli gözükmemişti. Aslında, daha çok dikkatlilik ve kendini dizginleme arasındaki çizgide durmuştu.

Hatta düşününce, “Eltanin” başından beri ona tavsiye vermişti.

“Eltanin” bazı şeyleri yapması veya yapmaması konusunda onu teşvik etmişti. “Eltanin” en başlarda Draco arkadaş olmak istemezken Draco’yu rahat bırakmasını söylemişti. “Eltanin” yavaş ve sessiz davranmasını, ilişkilerinin değişimini toplum önünde yaşamamasını tavsiye etmişti. “Eltanin” hangi kişilik özelliklerinden etkilendiğini gözlemlemesinde ona, acele ettirmeden veya küçümsemeden yardımcı olmuştu. “Eltanin” ona tekrar tekrar tamamen varsayımlarına güvenerek iş yapmamasını söylemişti.

“Eltanin” erkeklerden hoşlanıyordu.

“Eltanin”, Draco’nun Harry’nin hislerini öğrendiğinde dehşete düşmeyeceğine dair söz vermişti.

“Eltanin” ona değer veriyordu, ondan hoşlanıyordu, hem de hiç geçmeyeceğini düşündüğü bir şekilde.

“Eltanin”in, Harry buluşmadan sonra ondan nefret edecek diye ödü kopuyordu.

Draco ondan hoşlanıyordu.

Evet, Draco bütün yıl boyunca ona yalan söylemişti ve Harry hâlâ buna öfkeliydi, öfkeli olmaya devam edecekti. Bir süre çok ciddi güven sorunları yaşayacaklardı. Ama içinde oldukları durumu ve Draco’nun geçen yıl nasıl olduğunu düşününce Harry neden öyle yaptığını anlayabiliyordu. Ve Draco onu incitecek bir şey dememiş veya yapmamıştı, üzerinde baskı kurmamıştı, onu üzmemişti – anonimliğini şaşırtıcı bir şekilde sürekli yanıt vermek ve destek olmak için kullanmıştı, hatta bazı konularda anonim olmasa yapacağından çok daha dürüst davranmıştı.

Bu her şeyi düzeltmiyordu ama yardımı dokunuyordu. Gerisi zamanla çözülürdü.

Harry arkasını döndü ve geri gidip oyuğa oturdu. Draco’nun yüzündeki köşeye sıkışmış ifadeyi görünce kalbi sıkıştı. “Ciddi miydin?”

Draco yine irkildi (bunu da çözmeleri gerekecekti). “Hangi konuda?” diye sordu ama sonra aceleyle kafasını sallayıp devam etti. “Fark etmiyor. Evet. Kim olduğumu ve nerede olduğumu saklayan şeyler dışında yazdığım her şeyde ciddiydim.”

Harry gülümsedi.

Draco hâlâ Harry’nin asasını çıkarıp onu lanetlemesini bekliyor gibi duruyordu ama omuzları gözle görülür bir şekilde rahatladı. “Sen... benden nefret etmiyor musun o zaman?”

“Sana kesinlikle kızgınım,” diye düzeltti Harry. “Muhtemelen bunun hakkında ciddi bir kavga edeceğiz ve ben bir süre ara ara sana kızacağım. Ve bir daha asla böyle bir şey yapamazsın. Ama...” Bir omzunu silkti. “Benden iğrenen sen olursun sanmıştım. Gerçekten şeye ihtimal vermemiştim – senin de bildiğin gibi,” diye ekledi ve bu sefer bile isteye Draco’yu irkiltti, “seninle bir şansım olduğuna ihtimal vermemiştim. O yüzden yaptığın şeye kızgınım ama benim hakkımda nasıl hissettiğini öğrenmek...”

“Seni seviyorum,” dedi Draco birden.

Harry bakakaldı, kalbi göğsünden çıkacak gibi çarpıyordu. Draco’nun/Eltanin’in ona değer verdiğini ve ondan hoşlandığını biliyordu ama bu... bu, sandığından biraz daha fazlaydı.

Draco sessizliğini fırsat bilip öne eğilerek devam etti. “Dün gece yeterince açık edemediysem yani. Çok özür dilerim. Sana yalan söylemek istemeyecek kadar değer vermeye başladığımda çok zaman geçmişti ve nasıl açıklayacağımı bilemedim. Her şeyi mahvetmekten korktum. Ama gerçekten sana değer veriyorum.”

Harry’nin gülümsemesi büyüdü. “Öyle geri adım atamazsın. Hangisi – beni seviyor musun yoksa bana değer mi veriyorsun?” diye takıldı.

“Seni seviyorum,” diye yanıt verdi Draco yine duraksamadan. “Senin hâlâ bazı şeyleri çözmeye çalıştığını ve hislerinin o kadar güçlü olmadığını biliyorum ve seni hiçbir şeye zorlamayacağım da ama-"

“Sen tam bir aptalsın,” dedi Harry. “Eltanin’i zaten en yakın arkadaşlarımdan biri olarak görüyordum ve son zamanlarda seninle diğer herkesten daha çok vakit geçiriyorum. İkinizin aynı kişi olduğunu öğrenmek mükemmel bir şey. Evet, ne yaptığımı veya seninle bir ilişkinin nasıl olacağını bilmiyorum ama zaten birbirimizi en kötü anlarımızda gördük ve bir yılda bu kadar ilerlemiş olmamız bile inanılmaz. Bence bunu yapabiliriz.” Bir an aklına bir şey takılınca duraksadı. "Yani, istiyorsan. Bir şeyler hissetmek bir tarafa, senin ailenle benim ailemin arasının hiçbir zaman iyi olmadığını biliyorum ve senin için işleri zorlaştırmak istemem.”

“Ailenin nefret edeceği birine âşık olmak anne tarafımda gelenek sayılır,” diyip omuz silkti Draco. “En kötü ne olabilir ki? Babamın yanlış bir şey yapma lüksü yok ve annem, ben güvende ve mutlu olduğum sürece sorun etmez. Benim gibi biriyle ilişkiye girerek kaybedecek çok şeyi olan sensin.”

Harry’nin bir an cevap veremeyecek kadar dikkati dağıldı.

“O anlamda ilişkiye girmek değil,” dedi Draco ağır ağır.

Harry kızardı. “O kadar belli oluyor muydu?”

“Biraz,” diye itiraf etti Draco. “Sorun değil. Tatlıydı.” Harry daha da kızarınca Draco güldü ve bir kolunu davetkâr bir şekilde kaldırdı. “Gel buraya.”

Niş gerçekten ikisinin sığacağı kadar büyük değildi ama Harry yine de gitti. Eğer yere düşmemek için biraz Draco’nun kucağına oturması gerektiyse bundan şikâyet edecek değillerdi... ve Draco’nun ona verdiği öpücük bu çabaya değerdi.

Selam.

Selam!

Neden uyumuyorsun? Yarın uzun bir gün olacak.

Sen neden uyumuyorsun?

Gerginim.

Mezuniyet yüzünden mi?

Mezuniyetten sonrası yüzünden.

Bunun hakkında konuşmadık mı? İş bulacağız, eninde sonunda birlikte eve çıkacağız ve sonsuza kadar mutlu yaşayacağız. :)

Haha.

Benimle sonsuza kadar mutlu yaşama fikrine gülmene alınmalı mıyım?

Hayır, o kadar kolay olacağı fikrine gülüyorum.

Sahip olmaya değer hiçbir şey kolay değildir.

Ebeveynlerim böyle düşünmüyor olabilirler.

Senin ebeveynlerin istisna. On iki yaşlarında falanken âşık olmuş onlar...

Ve hâlâ sırılsıklam âşıklar, zaten o yüzden öyle düşünmüyorlar. Ayrıca yarın da orada olacaklar.

ÖYLE Mİ?

Evet. Annem bugün okulla Alevgörüşmesi ayarlayıp bana haber verdi.

Neden baykuş yollamak yerine Alevgörüşmesi ayarlamış ki?

Bir şey itiraf etti.

Ne dedi?

Senin kullandığın günlük onunmuş.

NE?

Evet. Üç tane günlük annem ve teyzelerim için özel yapılmış. Bellatrix teyze, Andromeda’nınkini Tonks’la evlenince yakmış, kendisininkini de Lestrange’le evlenince geride bırakmış. Annem Bella’nın günlüğünü bulduğumu ve kullandığımı görünce kendininkini bulmuş ve ev cinlerinden birine bir kitapçıya bırakmasını söylemiş. Beni daha fazla Malikâne’de üzgün üzgün dolaşırken görmek istememiş ve biriyle konuşmamı istemiş. Sanırım bir yabancıyla konuşmamın daha kolay olacağını düşünmüş.

Vay canına. Bu... fazla işgüzar ve biraz korkunç ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde tatlı da? Ve en azından niyeti iyiymiş?

Evet. En azından iyi sonuçlandı ama ben pek memnun olmadım. Ayrıca sevgili olmamızın onun sayesinde olduğunu söylüyor.

Beni sevmiyor sanıyordum?

Senin kaba ve görgüsüz olduğunu düşünüyor ama seni seviyor veya sevmiyor değil.

Baban herhâlde hâlâ benden nefret ediyordur ama.

Senin ondan nefret ettiğin kadar.

Ama yarınki törene geliyor, değil mi?

Evet.

Bu iyi bir şey mi? Gelmesini istiyorsun, değil mi?

İkiniz birbirinizi öldürmeye kalkışmadığınız sürece.

Baban adına konuşamam ama ben, o sorun çıkarmadığı sürece sorun çıkarmayacağım.

Göreceğiz. Babam toplum içinde aile içi kavga etmekten hoşlanmaz, o yüzden muhtemelen kargaşa Malikâne’de olacaktır.

Ama yine de sonrasında Black evine geleceksin, değil mi?

Evet.

Ve baban fikrini değiştirmeyecek?

Hayır.

Emin misin?

Tanrı aşkına, Harry, fikrimi değiştirmeyeceğim. Seni seviyorum. Seni seçtim. Hiçbir yere gitmiyorum.

Törenden sonraya kadar. İkimiz de iş bulduktan sonra sonunda birlikte eve çıkacağız...

Ve evet, sanırım sonrasında sonsuza dek mutlu yaşayacağız.

:)

Notes:

“Eltanin”, Ejderha (Draco) takımyıldızındaki en parlak yıldızın adı.

isinuyasha, umarım bu umduğun gibi bir şey olmuştur! Sana o kadar hayranım ki senin için yazmak konusunda biraz gergindim ama prompt o kadar mükemmeldi ki denemek zorundaydım!
eidheann_writes'a ön okuması için teşekkür ederim!

 

"LiveJournal topluluğuna geri dönüp oraya da yorum bırakabilirsiniz!