Chapter Text
Yağmurlu bir gündü. Fabrikanın camlarından süzülen damlalar, Heisenberg'ün sinirini bozuyor yağmurun sesi ise işine konsantre olmasını engelliyordu. Havada süzülen neşter tak sesiyle önündeki cesedin göğsüne saplandığında Heisenberg belki bininci defa iç çekti ve kaydını sonlandırdı.
"Görünüşe göre bu aptal yağmurda hiçbir şey yapamayacağım"
Homurdanarak kayıt cihazını masaya fırlattı ve odadan çıkmak için arkasını döndü.
Birkaç adım attıktan sonra durdu.
Genelde onu rahatsız eden yağmur sesi olmazdı, yağmurlu günlerde bile bundan çok daha sinir bozucu bir şey vardı. Dikkatini yağmurdan daha çok dağıtan.
Okoş'un yorumları.
Çoğu zaman akli dengesi sizlere ömür olan bu genç kız onu çalışırken düzenli olarak rahatsız eder, ona saçma salak sorular sorardı. Heisenberg her seferinde kayıtlarını bölen bu soruları bir yerden sonra pes ederek cevaplamaya başlamış ve kayıtlardan silmemişti.
Bugün farklıydı, bugün işini bırakmasına sebep olan acıktığını ya da sıkıldığını söyleyen bir kabarık saç yığını değildi. Kafasına atılan bir elma da.
Bu kez kendiliğinden, yağmurun sesine sinir olup bırakmıştı.
Kız geldiğinden beri bu ilk kez oluyordu, her ne kadar huzur bulduğu için sevinmek istese de kaşlarını çatmadan edemedi.
Bir tuhaflık vardı. Cebine uzandı ve bir puro alıp yaktı. Odada gözlerini gezdirdi, Okoş bugün yanına gelmemişti.
Purosundan bir nefes çekip ilerlemeye devam etti, itiraf etmek istemese de bu sinir bozucu rahatsız edilmelere alışmıştı ve birdenbire durmasını normal bulmuyordu.
Boğazını temizledikten sonra pembe pastellerle minicik kalplerin çizildiği duvarların olduğu koridorda bağırdı.
"Okoş? Neredesin seni sinir bozucu ergen!"
Gelen tek cevap, soldatlarından gelen saçma sapan gürültülerdi.
Daha da tuhaf diye düşündü, genelde seslenildiğinde cevap verirdi. Uyuduğu veya yememesi gereken bir şeyi yemeye çalıştığı zamanlar hariç.
"Kahretsin, saf salak acaba yine masamı mı kemiriyor? OKOŞ!"
Hızlı adımlarla koridoru geçip kendini çalışma odasına attı. Gözleriyle hızlıca odayı taradıkdan sonra çevik bir hamleyle masasının altına eğildi.
Kimse yoktu, masanın metal bacakları da sağlamdı.
Purosunun ucunu kemirmeye başladı ve birkaç Almanca küfür mırıldandı.
Bebek bakıcılığı yapmak işlerinin arasında olmasa bile endişelenmekten kendini alamadı. Hem, o gerizekalı işlerini bozabilirdi. Bu düşünceyle kendini haklı çıkarttığını düşündü ve odadan çıktı. Güçlerini kullanarak mikrofon sistemini açtı ve sesi tüm fabrikada yankılandı.
"Kahretsin seni tahmin edilemez olaylar torbası ergen, yine nereye girdin?"
Birkaç dakika bekledikten sonra yine cevap alamayınca sinirden duvarı tekmeledi ve kızın odasının önüne gitti. Pastel kalemlerle çizilmiş minik yoncaların süslediği kapıya baktı. Ona pastel kalemler verdiğinden veri Okoş fabrikanın ırzına geçmişti. Elini havaya kaldırdı, daha önce onu birkaç kez giyinirken yakaladığı ve utançtan yerin dibine girdiği için kapıyı bu kez tekmelemek yerine birkaç kez insan gibi tıklattı.
"Okoş?"
Yine cevap gelmedi, bu hiç normal değildi. Kapıyı güçleriyle açtı ve odaya baktı.
Her zamanki gibi dağınık ve peluş hayvanlarla süslü yatak boştu. Okoş odada yoktu.
"Siktir, nerede bu kız"
Odanın içine girdi ve birkaç kez kendi etrafında dönüp tur attı. Buraya girmeyeli uzun zaman oluyordu, çoğunlukla Okoş çığlık atıp onu kovduğu için ve kalan zamanlarda da çok da umrunda olmadığı için bu odayı zihnindeki fabrika haritasından çıkartmıştı. Önünde duran minik masada ilk hallerinin yarısı kadar küçülmüş bir pastel boya seti duruyordu.
Turistlerden birinin çantasından çıkan bu seti belki sever diye Okoş'a verdiğinden beri fabrika adeta bir diskoteğe dönmüştü. Duvarlarda sarı oklar, bazı yerlerde renkli kalpler vardı. Yolunu sıkça kaybedip birkaç Soldat'a toslamasından sonra -on soldatını böyle kaybetmişti- kendi kendine orayı burayı işaretlemeye başlamıştı.
Sadece kendi odasına dokunulmamıştı. Karl nedenini anlayamamıştı. Genelde Okoş hayır kelimesini pek umursamazdı ve kafasına eseni yapardı. Herhalde nihayet öğreniyor diye düşündü. Duvarlardaki çizimlere baktı. Neredeyse yirmisine gelmiş bir kızın hâlâ bir anaokul çocuğundan farksız olması onu nedenini anlayamadığı bir şekilde üzüyordu. Onunla birkaç kez bu konuyu konuşmaya çalışmıştı, kafasının nihayet yerine geldiği zamanlarda insan gibi konuşmalar yapabildiğini ve olgunca düşünebildiğini fark ettiğinden beri onu daha yakından tanımak istiyor ama her seferinde başarısız oluyordu.
Cevap olarak ya sessizlik alıyor ya da kız ağlayarak odadan çıkıyor ve bir süre sonra eski çocuk hâline geri bürünüyordu.
Masanın kenarına gözü ilişti, eski gözlüklerinden oluşan bir yığın vardı. Kahretsin bunları kaybetmemiş miydi? Demek ki Okoş istiflemişti. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Sinsi kedi seni, bir de görmedim diyordun"
Fazla oyalandığını fark ettiğinde odadan çıktı ve mutfağa yöneldi. Purosundan bir nefes daha çektikten sonra tekmeleyerek açtığı kapıdan mutfağa girdi.
Yarısı yenmiş bir elma haricinde odada bir değişiklik yoktu. Okoş'tan bir iz de.
Karl, bu kez gerçekten paniklediğini hissetti.
Senelerdir bu ilk kez oluyordu ve buna alışkın değildi. Sinirle mutfaktan çıktı, metal kapı güçlerinin etkisiyle arkasında pat diye çarptı ve sesi tüm katta yankılandı.
"SON KEZ SESLENİYORUM, HANGİ DELİĞE GİRDİYSEN ÇIK YOKSA SENİ O SÜMÜKSÜ UCUBENİN YANINA GÖNDERİRİM!"
Elbette blöf yapıyordu, Okoş'u hayatta o doğa faciasının yanına göndermezdi.
Yine cevap alamayınca purosunu yere attı ve ayağıyla ezdikten sonra asansörüne ilerledi. Diğer katlara da bakması gerekiyordu. Hızlı adımlarla asansöre doğru ilerledi.
Ya Okoş, soldatların yanındaysa? Daha fazla soldat kaybetmeyi göze alamazdı. Birkaç adım attıktan sonra gözü bir şeye takılınca durdu. Gözlerini kısıp baktığında yerde duran pembe bir iplik yumağı gördü, eline alıp inceledi. Düzgünce kesilmişti. Etrafına baktı, bu Okoş'un işi olmalıydı.
Gözleri ışıldadı.
"Demek buradan geçtin ha?"
Asansöre doğru ilerlemek yerine ipliği bulduğu tarafa yöneldi. Almanca birkaç küfür savurarak önüne gelen her kapıyı güçleriyle açtı ve içeriye baktı, umduğunun aksine lanet ergen ortalarda yoktu. Telaşla açıp çarptığı kapıların sesi tüm fabrikada yankılanırken Karl artık ne yağan yağmuru ne de işlerini umursayacak haldeydi. Kendisini yiyip bitiren bu telaşla karışık merakın esiri olmuş bir halde koridoru geçti. Bu katta bakmadığı sadece kendi odası kalmıştı. Orada olması mümkün değildi, ama yine de Okoş'tu bu. Onun ne yapacağını tahmin edemiyordu insan.
Kapıyı tekmeleyerek açtı ve içeri kafasını soktu. Tahmin ettiği gibi odada kimse yoktu, haftalardır toplamaya tenezzül etmediği kirli giysi yığını hariç görünürde göze batan bir şey yoktu.
Burnundan soludu, yorulmuştu ve veledin tekiyle koca fabrikada ebelemece oynamaya niyeti yoktu. Bir puro daha yakmaya karar verdi.
Masasına doğru ilerledi ve trençkotunu çıkartıp giysi yığınının üzerine fırlattı.
"Ay!"
Karl, gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde hızla arkasını döndü. Doğru mu duymuştu?
Kafasını sakince yana eğdi ve yavaşça giysi yığınına yaklaşıp gözlerini kıstı. Yakından bakınca yığının olması gerekenden biraz daha büyük olduğunu fark etti. Yığından birkaç gömlek avuçlayıp sertçe çekti.
İşte!
Birkaç tutam kıvırcık saç teli bulmuştu.
"Demek buradasın velet"
Derin bir nefes aldı, neden endişelenmişti ki?
Durdu. Hayır, şimdi kızgındı.
Kalan giysileri sertçe itekleyerek altında yatan figürü ortaya çıkarttı.
Elini uzattı ve birkaç kez dürttü fakat tepki alamadı.
Cenin pozisyonunda uyuyan kızı inceledi, gözleri kapalıydı ve bir koluyla onun gömleklerinden birini kendine bastırmıştı.
Bu manzara karşısında kaşlarını çattı.
Kızın kulağının dibine eğilip bağırdı.
"Odamda işin ne senin, çık dışarıya!"
Kız, uyanınca hafifçe bir çığlık atıp irkildi. Bunu yaparken arkasındaki gömlek yığını devrilip birkaç gömleği kafasına düşürdü.
"Ayyyy"
Karl, kızın kafasındaki gömlekleri yere atmasını izledi. Tek kaşını kaldırdı.
"Tabii ki 'ayy', KALK HEMEN. Ne arıyorsun sen burada?"
Okoş'un tek yaptığı ona bön bön bakmak oldu.
"Saklanıyorum?"
"Ne?"
"Saklanıyorum dedim. Sak-la-nı-yo-rum."
Karl gözlüğünü çıkartıp burnunun üzerini ovalamaya başladı.
"Tamam da neden!?"
Okoş yavaşça kalkıp oturdu ve onu inceledi, ardından hiç beklemediği bir cevap verdi.
"E oyun için?"
Karl yüzünü ekşitti, ne diyordu bu şimdi?
"Ne oyunu?"
Bu kez şaşırma sırası Okoş'taydı anlaşılan.
"E oynuyorduk ya hani?"
Derin bir nefes alıp gözlerini kıza dikti, en az kendisi kadar kafası karışmış gözüküyordu. Hoş ne zaman aklı yerindeydi ki?
"Ne demeye çalışıyorsun?"
Okoş gözlerini kırpıştırdı ve mırıldandı.
"Hani oynuyorduk ya dün..."
Karl tam bağırmaya hazırlanıyordu ki durdu.
Tabii ya, oyun.
Dünkü film gecesinden sonra Okoş tutturunca pes edip nihayetinde oynamayı kabul ettiği saklambaç oyunu.
Fakat o, oyun işini kızın bunu bu kadar ciddiye alacağını tahmin etmediğinden bunu onu oyalamak için söylemişti.
"Hay sikeyim, sen dünden beri saklanıyor muydun?"
Soldatları üzerinde çalıştığı için dün gece uyumamıştı ve dolayısıyla odasına hiç uğramamıştı.
Kız, uykulu gözlerle ona baktıktan sonra başını onaylar anlamında salladı.
"Hassiktir, şaka mısın sen?"
Eliyle alnına vurdu, bu kadar salak olabildiğine inanamıyordu. Kızın saklandığını unutmuştu.
"Un-unuttun mu?"
Kızın yüzünü inceledi, köpek yavrusu gibi bakan gözlerinde mayışmış bir ifade vardı. Büyük ihtimalle sabaha kadar onu beklemişti.
Yumuşadığını hissetti.
"Hayır, çok iyi saklanmışsın... Neyse hadi kalk. Yemek zamanı."
