Actions

Work Header

the allegaytions

Summary:

Boys Planet tek başına bile, acı verici derecede bekar herhangi bir gay erkek için bir felakete dönüşebilirdi- sonuçta, baskı, onlarca kamera ve aynı cinsiyetten diğer 97 çekici insan söz konusu olunca bir şeylerin ters gitmesi kaçınılmazdı. Ama Hanbin herhangi bir gay erkek değildi, o her türlü hormonsal dürtü ve arzu üzerinde kontrol sahibi olmada ustaydı bir kere.

Ancak hicbir şey Hanbin'i -favori problemi olma konusunda oldukça ısrarlı olan- g grubu centerı Zhang Hao ile arasındaki, yarı stratejik yarı içgüdüsel bağa hazırlayamazdı.

Birlikte her şeyi mahvedebilirledi.

Bu yazarı allindans (sonnyangel) olan the allegaytions hikayesinin türkçe çevirisidir. Lütfen ingilizce biliyorsanız orijinalini okuyun!

Chapter 1: the accusation

Summary:

"Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmışsın Hanbin, gerçekten çok çalıştın," dedi tüm samimiyetiyle. Sözcükler yetersiz kalıyordu, ancak Hao'nun söyleyecek daha fazla sözü yoktu. Hanbin’in geçmişi; teri, gözyaşları ve harcadığı saatlerin verdiği değeri yansıtmaktaydı yeterince zaten. Onu buraya kadar getiren şeyler bunlardı.

"Senden mi duyuyorum bunu?" Hanbin elini sıkarak Hao'yu düşüncelerinden uzaklaştırdı. "Öğretmenlik sertifikası ve ciddi bir şöhreti olan sensin, Bay Fujian Eyaletinin Yıldızı," kıkırdadı, "İnsanların fotoğraflarını çekmek için çalılıkların arkasına saklandıklarına hala inanamıyorum.”

"Hey," Hanbin'i hafifçe dürttü. "Blog yazmak benim için oldukça ciddi bir işti, insanların sevmiş olması benim suçum değil. Yaptığım her şeyde iyi olmamla dalga geçemezsin."

Notes:

center: k-pop gruplarının merkez üyesine denir. bazı yerlerde tuhaf göründüğü için çevirmeme kararı aldık.

signal şarkısı: signal song. mnet survival şovlarında tüm stajyerlerin yer aldığı şarkıya deniyor.

pd: yapımcı.

accusation: suçlama

Chapter Text

Popüler inanışın aksine, Sung Hanbin daha önce kimseyle çıkmamıştı.

Hayır, bazı insanların romantik münasebetlerini asla resmiyete dökmeyip "hiç çıkmadıklarını" iddia etmesi gibi söylemiyordu bunu.

Onun dışında herkes için inanması güç bir durumdu.

Çünkü Sung Hanbin, 179,6 cm boyuyla dikilir ve annesinin kafesini ziyarete gelmiş orta yaşlı kadınlar ona oldukça seçkin kızlarından söz açmaktan geri duramazlardı.

Genç müşteriler yaptığı herhangi bir hatayı hemen affederdi; Hanbin tezgâhın arkasından çıktığı an yüzlerdeki kızgınlık birer şok ifadesine dönüşürdü.

Mesele o ki bir keresinde bir müşteriye donuk, üstü buz parçacıklarıyla süslü ve paketlemesi hala üzerinde olan bir injeolmi tostu servis etmesine rağmen paçayı sıyırmıştı.

Kadın Hanbin'in tüm karşı koyan ısrarlarına aldırmayıp "Güzel, harika. Teşekkür ederim, gerçekten." diyerekten tostu ağzına tepmişti.

Arkadaşlarının periyodik olarak ve inanılmaz bir hayretle söylediği üzere "fena bir görünüşü yok" tu. Tamam kabul, belki de dedikleri tam olarak bu değildi. Belki de onun "şaşırtıcı derecede güzel" olduğunu söylüyorlardı. Tam bir çiçek çocuktu, falan.

Peki Sung Hanbin'i flört sahnesinden alıkoyan neydi? Korkunç bir kişilik mi? Pek sayılmaz. Hanbin'in kişiliği etrafındaki herkesten yeşil ışık alırdı. O ise iltifatlara her seferinde mütevazı cevaplar ve mahcup baş sallayışlarla karşılık verirdi, cidden, dünya üzerindeki en kibar insan olmalıydı.

En uzak tanıdıkların bile onun hakkında söyleyecek güzel bir sözü vardı; dağda terk edilmiş bir köpeği kurtarmasına tanıklık eden o kadın mesela veya lisede sataşıldığı sırada zorbalarını karşısına almasından ötürü ona teşekkür eden çocuk.

Bir arkadaşı "Centilmen ve yakışıklı, iyi giyimli, yapılı ve bakımlı." diye şaka yollu bir hoşnutsuzlukla belirtmişti. "Hiçbir kusurunun olmaması bir psikopat olduğun anlamına gelmeli. Gerçek olduğundan şüphe duyuyorum bazen." Hanbin onunla birlikte gülmüş, bir kolunu omzuna atmış ve öğlen yemeğini ısmarlama sözü vermişti.

Dansçı arkadaşları ve ekibi ise farklı bir açıdan rahatsızlardı. Sık sık "Muhtemelen istediğin herhangi biriyle çıkabilirsin, Bin," derlerdi. "Bak, cidden. Ne zaman bir dersi yönetsen, sonrasında birileri numaranı sormak için bana geliyor. Yeter artık." Hanbin, tekrardan, sesli ve net, sadece gülmüş ve arkadaşına başına açtığı dertlerden dolayı özür dilemişti.

Aseksüellik? Romantizme ilgi duymamak?

İkincisi bir bakıma akla yatıyordu. Hanbin gençliğin dürtüleriyle birini öpmek için fazla meşgul -bknz: bastırılmış ve hırslı- olmuştu her zaman. Ya da o dürtü içinde bir yerlerde gerçekten vardıysa bile, eyleme geçirmesine engel koyan birtakım tutkuların peşinden koşuyor olmuştu hep.

Önünde upuzun bir hayat beklerken, kim suçlayabilirdi ki onu? Hanbin'in yetişmesi gereken milyar tane arkadaşı vardı zaten. Her şeyin üstüne bir de ilişki eklemek programına -aklını kaçırmış bir paintball oyuncusunun saldırısına uğramış gibi görünen programına- ters düşerdi. Tüm planlarını düzgünce organize edebilmesi adına Google Takvim'in daha fazla renk seçeneği eklemesini diliyordu.

Hayatta, birileriyle sohbet etmeye çalışmaktan çok daha kıymetli arayışlar vardı kanaatince. Her daim, üzerinde ustalaşması, odaklanması gereken, daha önemli işleri olmuştu. Mono'yla kendini riske atacağına vokallerini geliştiriyor olabilirdi mesela. Hayalleri kesinlikle bir dakikalık diller-sarmaş dolaş-ağızların-içinde merasimi için yitirilmeye değmezdi.

Ancak Sung Hanbin'in 7.960 günlük ve hala süregelen bekar yaşamının gerçek sebebi, saklamadığı ama açıkça da itiraf etmediği bir şeydi.

Sung Hanbin gaydi. Ve bu onu yakından tanıyan insanlar için şok edici sayılmazdı. Hayatı boyunca kadınlara bir damla ilgi duymamıştı ve duymayacaktı da (annesinin kafesindeki kadın nüfusu için oldukça talihsiz bir durumdu bu).

Bilenler bilirdi; ancak konu hiç gündeme getirilmezdi. Çünkü geçmişine rağmen herkes heteroseksüel olduğunu varsayardı ya da kimse ona böylesine hassas bir konuda soru sormaya cüret edemezdi- zira Sung Hanbin ilk olarak: bir şeye öfkelendiğinde nasıl bir hale büründüğünü öğrenmek istemeyeceğiniz türden, korkunç derecede kibar bir insandı; ikincil olarak: böylesine dürüst ve içten birine göre nahoş durumlardan kaçınmakta şaşırtıcı derecede iyiydi.

Ki bu da bir şekilde işine geliyordu. Bu tarz iddialar peşinde kol gezerken koşulsuzca sevilen bir K-pop idolü olmak o kadar kolay değildi. Güney Kore'de gay olmak da o kadar kolay değildi.

Yani Hanbin için çıkarlarına denk düşen buydu; romantizmin kapısından girmediği hayatıyla tamamen, kusursuzca barış içindeydi.

Sonrasında ise, Boys Planet devreye giriyordu. Bu bile tek başına, acı verici derecede bekar herhangi bir gay erkek için felakete dönüşebilirdi- sonuçta, baskı, onlarca kamera ve aynı cinsiyetten diğer 97 çekici insan söz konusu olunca bir şeylerin ters gitmesi kaçınılmazdı. Ama Hanbin herhangi bir gay erkek değildi. O, iç huzurun ve odaklanmanın zirvesinde, her türlü hormonsal dürtü ve arzu üzerinde kontrol sahibi olmada ustaydı bir kere.

Bir de Zhang Hao vardı. Tel tel kızıl saçlar, yüzündeki benler, aldatıcı nazik gözler, her an ağlamaya hazır ve çok, çok parlak.

Hızlı bir düşüş olmadı- Sung Hanbin, yakışıklı erkeklerden hatırı sayılır miktarda görmüştü zaten. Ancak hiçbiri, Zhang Hao'nun hayatına getirdiği esprili, çapkın, baş döndürücü heyecana denk değildi, işte bu da dolaptan yarı yarıya çıkacağı dönemin başlangıcını işaret ediyordu. İnternetin yarısı sevgili olduklarına ikna olmuşken, Hanbin onları hem haklı hem de haksız çıkarmak için elinden geleni ardına koymuyordu (bu her ikisinin de kariyeri için de akıllıca bir hareketti doğrusu- birbirlerine attıkları tek bir bakışla sosyal medyanın her yerinde trend oluyorlardı).

İşte bu da birbirlerini nasıl mahvettiklerinin hikayesiydi.

*****

Signal şarkısının diğer centerı olduğu söylenen kişiyle yaşadığı tuhaf tanışma sonrası hayatının yörüngesinin tamamen değiştiği o gün, ılık bir kış günüydü.

Şey, belki de yıldız seviyesi testinde all-star derecesi aldığında ya da ikinci değerlendirmede bu dereceyi korumayı başardığında hayatının gidişatı çoktan değişmişti. Evet, Zhang Hao kendi hayatının gidişatını değiştirmişti.

Hao, salondan içeri girerken adımlarındaki sıçramalara engel olamadı. Eğer final grubuna girmeyi başarırsa, hayaline (çıkış yapmaya), menfur şirketini 2 seneliğine arkasında bırakmaya bir adım daha yaklaşmış olacaktı. Bu geleceğine doğru atılmış büyük bir adım olurdu- O kesinlikle centerdı (peki, centerlardan biriydi), diye düşündü başarı telaşına kendini kaptırırken.

Sert rüzgârda dağılmış saçlarını ve büyük vatkalı ceketini düzeltirken, kapıdaki zil gelişini haber verdi. Çekim ekibiyle teker teker tanıştı, gülümsemesini giderek genişletti, her personele gerekenden daha fazla eğilerek selam verdi. İyi bir izlenim yaratmak istiyordu ve etraflıca nazik davranmaktan bir zarar geldiği de görülmemişti. Makyaj sanatçılarının arasında son derece parlak ve kolay fark edilir bir adam gördüğünde o günün 5. personeline de "Bugün sizin himayenizde olacağım, lütfen bana iyi bakın!" demiş bulundu.

Hao kafeden Korelilere ayak uydurmak için aldığı buzlu amerikanoyu dikkatle masaya koydu (hala amerikanonun çekici bir tarafını göremiyordu- acı bir şey istese, iyi demlenmiş bir çay ilk tercihi olurdu).

Hao genç adamı tekrar inceledi. Kafasını yavaşça eğdi, bir elini ona doğru uzattı. Genç adam elini kavradı, parmakları Hao'nunkilerden daha kısaydı. Yüzüklerinin soğuk metalleri birbirine temas edip kenetlendiler. Şimdiden el tutuşuyoruz , diye geçirdi içinden, stajyer olduktan sonra hapse kapattığı deli bozuk gay tarafı.

Hanbin hafifçe eğilerek "Tanıştığımıza memnun oldum," dedi. "Bugünden sonra beraber çalışacağız, umarım iyi anlaşırız." Son kelimeyi ince bir tonda sarf etmişti, sanki söylediğinden emin değilmiş gibi. Ah, nasıl da anlaşacağız , diye buyurdu Hao'nun içindeki şeytan. Karşısındaki yakışıklı beyefendiye odaklanabilmek için şeytanı hızla uzaklaştırdı.

"Adım Sung Hanbin, Stüdyo Glide stajyeriyim." Kendini tanıtmasına pekâlâ gerek yoktu- zira Hao'nun dünden aklında kalan tek isim onunkiydi.

Hao, Sung Hanbin'in kim olduğunu zaten biliyordu. Muhtemelen her seçmeyi hatırlıyordu da- kimin kim olduğunu çıkaramayabilirdi belki. Kaç Yuehua stajyerinin çekim sırasında uyuduğunu düşünürsek, Hao'nun tüm süre zarfınca uyanık kalabilmesi bile büyük başarı sayılırdı- Ollie toplam 17 kere sızmıştı.

Hanbin'in göze çarptığını söylemek yetersiz kalırdı. Vokali dengeli, görünüşü etkileyici ve dansı rakip tanımaz derecede iyiydi; yetersiz nefes kontrolleri, detoneler ve etkileyicilikten uzak hareketlerle dolu denizden sıyrılan bir yıldızdı o.

"Ben de tanıştığımıza memnun oldum," dedi Hao. Heceleri birbirine katıp karıştırmadığından emin olmaya çalışıyordu. Korecesi iyiydi- akıcı değildi ama iyiydi.

"Zhang Hao, değil mi?" diye sordu Hanbin.

"Evet, Zhang Hao," dedi. Hatırlanmış olmanın verdiği zevk ile kulakları alev aldı. "Yuehua şirketinde stajyerim. Seninle çalışmayı dört gözle bekliyorum." Kelimeler biraz aceleye getirilmiş, biraz da ezberdi- ama yine de profesyonel bir selamlamaydı. Evet, Hao seksi, çalışan bir profesyoneldi.

İçindeki şeytanı -eşcinselliğini- maskelemek icin profesyonellik kisvesini takındı ve soğukkanlılıkla elini geri çekti. Bir stilist kocaman şişme ceketini üzerinden çıkartır ve bir makyaj sanatçısı yüzüne büyük bir coşkuyla dokunuşlar kondururken, hafif bir bilek hareketiyle soğuk kahvesini tekrar eline aldı. Yüzümde düzeltilmesi gereken bu kadar çok şey olduğunu bilmiyordum, diye düşündü kuru kuru.

"Buzlu americano almışsın," diye dile getirdi Hanbin gözleri adeta parıldayarak. "İşe bak, benim de favorim olur! Tesadüf değil bu... kesin çok iyi anlaşacağız"

"Evet," diye cevapladı Hao tam toparlayamadığı sahte bir heyecanla. Yapacak bir şey yoktu- içecek, amerikano, biraz korkunçtu doğrusu. Ama yüzünde oluşan gülümsemeye mâni olamamıştı- Hanbin'in samimiyeti fazla sevimliydi. Nasıl da Kore nüfusunun buzlu amerikanoyu bir H2O alternatifi olarak kullanmasından bihaber gibi davranıyordu.

Bir süre sessizlik içinde oturmuşlardı ta ki menajer onları hızla dışarı yollayıp araca alana kadar; fazla zamanları kalmadığını belirtmişti- signal şarkısının tanıtımının çekilmesi için sadece iki günleri vardı.

Arabadaki sıkışık alan aralarındaki mesafeyi en aza indirmişti. Hao, arka koltuğun içine gömülmemeye çalıştı.

Hanbin'in tekrar konuşmak istiyor gibi göründüğünü fark edince hemen en profesyonel haline geri büründü. "Selam," dedi Hanbin.

"Selam," diye karşılık verdi Hao.

"Kaç yaşındasın?" diye sordu Hanbin. Hao'ya merakla bakıyordu. Ölçer türden bir bakış değildi bu; sadece bakıyordu.

"Neden tahmin etmiyorsun?"

Hanbin hemen dudaklarını büzdü, o boydaki bir adama yakışmaması gereken bir yüz ifadesiydi, ama yakışıyordu işte. Hao bu hareketi yapacağını zaten tahmin etmişti, nasıl tahmin ettiğiyse, orası muammaydı.

"Birini bu şekilde kolayca gücendirebilirsin. İyi bir başlangıç yapalım istiyorum ben."

Hao omuz silkerek cevap verdi. "Beni gücendirmek o kadar kolay değil. Tahmin et hadi."

"Ben 21 yaşındayım. Sense... benden büyüksün?" diye saygı eklerini unutmadan, dikkatlice sordu.

"Soru sormak yok, hile oluyor," diye söylendi Hao.

"Peki, peki. Sadece sana hyung demem gerekip gerekmediğini bilmek istedim, hepsi bu."

"Seni sinsi," dedi Hao. "Tahmin etmeyi bitirdikten sonra öğreneceksin onu."

"Sen," diye başladı Hanbin. Uzun bir duraksamanın ardından: "2005 yılında mı doğdun?"

"..."

"Sanki biraz... fazla attın." abartılı, abartılı bir ıskalamaydı.

"Samimi söylüyordum-" diye sızlandı Hanbin.

Hao güldü. "Hayır, 22 yaşındayım. O kadar genç görünüyor muyum cidden?" Elini çenesine koydu.

Hanbin ellerini ovuşturdu. "Şey, evet! Yüzün... tatlı." İşte bu ilginçti. Hao'nun ilgisi tümüyle uyanmıştı. "Sanki umm? Narin?"

Hao bir kaşını kaldırdı. "Tanışalı daha 10 dakika olmadı, ve bana tatlı mı diyorsun?"

Hanbin kulağından itibaren kırmızının etkileyici bir tonuna bürünmüştü. Kırmızılık elmacık kemikleri boyunca yayıldı ve burnunun üstünü pembe birer benek sürüsü halinde süsledi.

"Evet, ama- Hayır! Aslında," dedi Hanbin sinirle kollarını kavuşturarak.

"Aslında," diye tekrarladı Hao.

"Sadece kendimi övüyordum. Senin üzerinden."

Hao diğer kaşını da kaldırdı. "Oh?"

"Evet. Birbirimize benziyoruz biraz, değil mi?" dedi Hanbin "Boylarımız, görünüşlerimiz! Aynı sanatçı tarafından çizilmiş gibiyiz adeta."

Hao genç adama daha da yakından baktı. Burnu ve gözlerindeki inanılmaz parlak kararlılık ışığı dışında, yüzündeki her şey keskinlikten uzaktı. "Aslında," diye başladı, "Haklılık payın olabilir."

"Sana söylemiştim!" dedi Hanbin. "Bir sürü ortak noktamız var. Gerçekten konuşmaya başlasak daha fazlasını buluruz eminim ki."

"Yani, benim demeye çalıştığım, sen de tatlı olabilirsin biraz," dedi Hao şakayla karışık bir tonda.

Hanbin sırıttı. "Teşekkür ederim hyung!"

Hao'nun düşündüğü kadar afallatması kolay biri değildi Hanbin. Ya da iltifatlara alışıktı sadece. Öyle olsa bile, tepkisi gerçek gibi görünüyordu. Gülümsemesi sanki mümkünmüş gibi daha da genişlemiş, inanılmaz bir parlaklığa erişmişti. Bu gülümseme çehresini kırıştırmalı, çirkin ya da rahatsız edici hale getirmeliydi. Ama yüzü en düzgün şekillerde kıvrılıyordu, tek kırışıklıksa yanağındaki küçük kedi bıyığı gamzesiydi.

Hanbin orta koltuğun üzerinden uzanarak ona doğru eğildi. Emniyet kemeri omzuna saplanmıştı, ama pek umursuyor gibi durmuyordu. "Bana biraz daha kendinden bahseder misin?" O kadar yakındı ki Hao her kirpik telini seçebiliyordu. Bu kadar çok olmasalar onları sayabileceğine bile inanırdı. Hiçbir erkeğin bu kadar kirpiğe ihtiyacı yoktu.

Korkunç derecede sevimliydi Hanbin. Hao'nun içe dönük tarafı ölmüştü, bu dev köpek yavrusu gibi adam için öldürmüştü onu. Dudaklarının köşelerinde acımasızca kıvrılan tebessüme engel olamadı.

*****

Yanındaki heyecanlı, dışa dönük Hanbin'le arabada geçen zaman, olması gerekenden daha kısa sürmüş gibi hissetirmişti sanki.

Konuşkan biriydi Hanbin, ama bu sorun teşkil etmiyordu; zira anlaşabiliyorlardı.

Tamam, belki biraz hafife alıyordu ama fazla da umutlanmamaya çalışıyordu Hao. Evet, anında uyum sağlamışlardı, fakat bu havalı, güler yüzlü, komşu-evdeki-çocuk aurası saçan genç adamdan göz zevki tatmini dışında bir şey beklememeliydi. Çok fazla risk etmeni vardı bir kere, gelecekleri ve bu havalı, güler yüzlü komşu-evdeki-çocuk adamın heteroseksüel olma ihtimali gibi.

Hanbin, Hao'nun tüm hayat hikayesini ve daha fazlasını ögrendikten sonra karşılığında kendi otobiyografisini de sözlü olarak anlatmıştı.

Hao, Hanbin'in profesyonel dans geçmişini dinlemişti- waacking ve tutting yıllarını (tamam, belki de heteroseksüel değildi), BTS ve Wanna One gibi grupların arka dansçısı olduğu dönemleri, farklı şirketler arasında geçen seneleri. Şu anda bir üniversite öğrencisi olduğunu öğrenmişti.

K-pop bölümü okuyordu - ki bu biraz... ilginçti. Ama Hao'nun da, bir zamanlar, taş bilimini kariyer hedefi olarak seçtiği bir dönemden geçtiğini düşünürsek, onu kim yargılayabilirdi ki? En azından K-pop bölümünde okumak kulağa ilginç geliyordu. Ve bu aslında, Hanbin'in geleceğiyle ilgili her şeyi ne kadar ciddiye aldığına bakarsak, hedefleriyle de aynı çizgideydi.

"Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmışsın Hanbin, gerçekten çok çalıştın," dedi tüm samimiyetiyle. Sözcükler yetersiz kalıyordu, ancak Hao'nun söyleyecek daha fazla sözü yoktu. Hanbin'in geçmişi; teri, gözyaşları ve harcadığı saatlerin verdiği değeri yeterince yansıtmaktaydı zaten. Onu buraya kadar getiren şeyler bunlardı.

"Senden mi duyuyorum bunu?" Hanbin elini sıkarak Hao'yu düşüncelerinden uzaklaştırdı. "Öğretmenlik sertifikası ve ciddi bir şöhreti olan sensin, Bay Fujian Eyaletinin Yıldızı," kıkırdadı, "İnsanların fotoğraflarını çekmek için çalılıklarım arkasına saklandıklarına hala inanamıyorum."

"Hey," Hanbin'i hafifçe dürttü. "Blog yazmak benim için oldukça ciddi bir işti, insanların sevmiş olması benim suçum değil. Yaptığım her şeyde iyi olmamla dalga geçemezsin."

"Ah, yapar mıyım hiç öyle şey." Gözleri müstehzilikle parlıyordu. Hao, yanıt olarak sadece hmphlayıp yalandan somurttu.

"Ah, Hyung, lütfen telafi etmeme izin ver."

"Nasıl olacak o?"

"Hmm, başlangıç olarak, sana bir hediyem var," dedi Hanbin. "Bir barış teklifi."

"Ne?" Hao doğru duyduğundan emin olamadı. Kore kültürüne tam olarak alışamamıştı; belki burada işler böyledir, diye düşündü. İki yabancıdan iki tanıdık mertebesine yükselmelerinden beri sadece birkaç dakika geçmişti. Mümkün değildi bu. "Karşılığında sana da bir şey almam gerekiyor muydu?"

"Hayır, hayır! Öyle üst düzey bir hediye değil zaten. Çekimlerle ilgili bir şeyler kulağıma çalındı ve sana bir miktar yardımım dokunsun istedim, hepsi bu. Hikaye görevini tamamlamana yarayacak bir destek eşyası olarak düşünebilirsin." diye açıkladı Hanbin.

Destek eşyası , diye tekrar etti içinden kulaklarına inanamaz bir halde. Hanbin tam bir... inekti . En kötüsü de, bu bile onu soğutmaya yetmemişti.

"Sadece 100.000 won ve üzeri değerde hediyeler kabul ediyorum," diye şaka yaptı, olası aşırı cömertlik ihtimaline karşı yan çizmeye çalışarak.

Hanbin istifini bile bozmadı- doğrusu, takdir edilecek şeydi bu. "Hediyemin altında yatan anlamın, fiyatından çok daha değerli olduğunu düşünüyorum!" Arkasından "belki" diye de ekledi.

Yakışıklı bir beyefendi hediye vermek konusunda ısrarcıyken, beleş atın dişine bakacak değildi.

"Buna nasıl hayır diyebilirim ki?" Hao her iki elini de açtı. "Hazırım."

"Dur, dur! Şaka yapıyordum sadece. Özel bir şey değil, gerçekten, beklentilerini öyle yüksek tutma. Yine de, işine yarar belki diye umuyorum?" Gülümsemesi genişledi, inanılmaz bir parlaklığa erişti. Hao'nun arabada geçirdiği süre boyunca, milyonlarca kez tanıklık ettiği bir manzaraydı çünkü Hanbin sürekli yapıyordu bunu. Kalp sağlığı için hiç iyi bir durum değildi.

"Gözlerini kapat," dedi Hanbin, ve Hao sözünü dinledi.

Kumaşa benzer bir doku avucuna değerken, ciltlerinin dokunuşuyla oluşan sıcak teması hissetti.

"Tamam, şimdi açabilirsin."

Kullanıma hazır, yumuşak, yeşil renkli cep ısıtıcısı yığınını gördü. Hanbin'e sorgulayan gözlerle baktı.

"PD'den çekimlerin dışarıda olduğunu duydum," dedi Hanbin, ensesini ovuşturarak. "Benim sahnelerim içeride olduğundan kötü hissettim, sen dışarda üşürken ben sıcak bir ortamda çekim yapıyor olacağım... Sonra hava durumunu kontrol ettim, bugün kar yağacağını gördüm ve bu daha da kötü hissettirdi. Sonuç olarak bunlara ihtiyacın olabileceğini düşündüm!"

Yine o. O lanet olasıca gamze. Belki bütün bunlar psikolojik bir tür savaştı; aslında Hanbin onu öldürüp rakibini elemeyi amaçlıyordu ki böylece Boys Planet'in tek centerı olabilecekti.

Tamam , diye düşündü Hao, yarı histerik bir şekilde. Öyle olsun o zamanSeni etkilemeye çalışan kişinin ben olduğumu sanıyordum. Neden işi benim yerime yapıyorsun? Flört mü ediyorsun yoksa gerçekten bir melek misin? Kulaklarına rekor hızda akın eden kan dışında yüzü bu düşüncelerin hiçbirini ele vermiyordu tabii ki.

"Hep böyle düşünceli miydin?" diye sordu Hao, elleriyle cep ısıtıcılarını kavrarken.

"Sadece uzun, uzun bir süre yanımda olmasını istediğim insanlara karşı." Bu kesinlikle bir psikolojik savaştı. Hao, yaşlanıyor muydu yoksa gençleşiyor muydu anlayamıyordu. Minibüs durdu ve personel vitesi park konumuna getirdi, ikisine başını sallayarak işaret etti.

"Geldik."

"Anlaşıldı! Bizi güvenle buraya getirdiğiniz için teşekkür ederiz," dedi Hanbin, refleks olarak başını eğdi. Bu muhtemelen günün milyonuncu eğilişiydi. Hao da, başını biraz alçaltarak, "Teşekkür ederiz," diye tekrar etti.

Hao arabanın kapısını açmaya çalışmış, ancak başaramamıştı.

Hanbin omzuna dokundu. "Bırak ben hallederim."

Hao geri çekildi, itiraz etmek üzereydi; ama Hanbin çoktan ileri uzanmış, sıkı göğsünün ağırlığını Hao'nun uyluklarına yaslamış, kilidi açmakla uğraşıyordu. Hao çok, çok hareketsiz sadece bekledi. Bacakları Hanbin'in göğüskafesinin altında sıcak ve sertti. Düzenli kalp atışlarını dizleri üzerinde hissedebildiğinin Hanbin de farkında mıydı acaba?

"İşte," diye seslendi kilidi açtıktan sonra. "Sıkışmıştı."

"Teşekkür ederim," dedi Hao, tamamen otomatiğe bağlayarak.

"Rica ederim." Hao kemerini çözmeye yeltendiğinde, Hanbin arabadan çıkmak için acele etti. Hao'nun kapısını açmak için park edilmiş aracın etrafında telaşla koşturdu. Hao'ysa sadece güldü, zarif bir gülümsemeyle arabadan dışarı attı kendini.

Arabanın dışında öylece dikiliyorlar, Hao soğuktan dolayı kollarını ovuşturuyordu, derken birkaç metre uzaktan tiz bir ses duyuldu. Hanbin şaşkınlıkla yerinden sıçradı.

"Sanırım PD beni çağırıyor."

Hao başını sallayarak onay verdi.

"Çekimlerinde bol şans, Hao hyung - ah, kusura bakma! Sana böyle seslenebilir miyim? Hao hyung diye?"

Vay be . Hao'ya bir saniye rahat yoktu. Daha önce de söylediği gibi: Psikolojik. Lanet olası. Savaş.

"İstiyorsan," diye yanıt verdi. Kulaklarının kafatasından ayrılıp yere düşmeyeceğini umdu.

Hanbin, PD'ye eğildi, Hao'ya son bir kez el sallayarak "hoşça kal" dedi, ardından hızlı adımlarla tanıtım çekimleri için kiraladıkları binaya doğru ilerlemeye başladı. Bazılarının "brütalist" olarak adlandırdığı ve bazılarının "korkunç ve terk edilmiş görünen" olarak betimlediği oldukça döküntü bir yerdi. Belki de korkunç soğuk işin iyi tarafıdır, diye geçirdi içinden.

Sonrasında, ekiple baş başa kalmış, çekim yapacakları lokasyona doğru ilerliyorlardı. Terk edilmiş bir ormanda çalışmayacaklarını umdu. Üzerinde sadece soğuğa pek dirençli olmayan bir kolej ceketi ve onun üstüne giydiği kapüşonludan başka bir şey yoktu.

Hao cep ısıtıcılarını sallayarak ilerledi, ellerinin altındaki paketlerin giderek daha da ısındığını hissetti. Karın üzerinde ayak izlerini bırakırken cep ısıtıcılarının her birini dikkatlice katlayarak ceketinin içine koydu.

Ellerini ısıtıcıların olduğu ceplerine soktu. Sıcacık hissettiriyorlardı. Kulakları hala yanıyordu ve bunun tek sebebi cep ısıtıcıları değildi.

Hao'nun tam anlamıyla donmuş kıçını saymazsak, çekimler sorunsuz bir şekilde ilerlemişti.

"Kestik!" diye bağırdı PD son kez, Hao şu ana kadarki en başarılı hüzünlü ifadesini sunduktan sonra. Ayrıca ses materyali bile olarak kullanılmayacak bir Brahms konçertosu çalmış ve birkaç kez koşmuştu (tanrı aşkına- koşmuştu). Hepsini eksi 5 santigrat derece havada yapmıştı.

Belki de öğretmen olarak kalmalıydı. Kafasında bu olasılığı bir süre ölçtü biçti ve anında yok etti. Bu zayıflık anı mazur görülmeliydi. İnsanların hayatta kalabileceği, uzuvlarda his kaybına yol açmayacak normal sıcaklıklara döndüğünde amansızca hayallerinin peşinden koşmaya da geri dönecekti, çok teşekkürler.

Bir cep ısıtıcısı daha kalmıştı geriye. Minibüse geri dönerken elinde çılgınca salladı paketi, kumaşının yumuşadığını ve avucunun içinde ısındığını hissetti. Sıcaklık, onu içten dışa kadar sardı. Gamzeli bir gülümseme. Bir şans temennisi.

Düşüncelerinin cep ısıtıcısının asıl sahibine geri dönmesine izin verdi.

Isıtıcıyı sıktı, içindeki boncukların parmaklarının arasında nasıl kaydıklarına odaklandı, Hanbin'in göğsünün uyluklarında nasıl hissettirdiğini düşünmemeye çalıştı (sıcak ama ısıtıcı kadar sıcak olmayan bir histi, tabii, düşüncesi bile vücut ısısını yükseltmeye yetmişti).

O ve Hanbin, bu gece stüdyodaki ses kaydına kadar beraber başka bir sahne çekmeyeceklerdi. Hayal kırıklığına uğramıştı- ama açıkçası şu an uçları al al olmuş kulaklarındaki soğuk ısırığı ve onlara kıyasla ellerinin ne denli sıcak olduğu dışında pek fazla şey düşünemiyordu.