Work Text:
Hüsnü derince içini çekti. Gözleri önce yavaşça Nazike’nin akşam yemeğinden sonra demlediği çaydan kendi bardağında kalanlara, ardından da gecenin karanlığına doğru süzüldü.
Saat epey geçti. Sabah erken kalkması gerekliydi. Hoş, canı kadar sevdiği mesleğinin ilk gününden beri gündüz ve gece gibi kavramlar veya normal bir gece uykusu bile ona çok yabancı geliyordu.
Eskiden daha kolaydı. Belki yaşlandığı için, belki artık taşımak zorunda bırakıldıkları her yükün üste üste binmesiden gelen yorgunluktan, belki de artık yalnız olduğu içindi şuan her şeyin daha da zor olması.
Odağını çeken şey kapkaranlık bir gökyüzünde tek başına parlayan dolunay oldu. İstemeden de olsa kendini ona benzetirken buldu. Etrafında uçsuz bucaksız bir siyah için de tek başına parlamaya çalışan bir ışık huzmesi. Belki evlatları daha iyi açıklamalar yapabilirlerdi, onlar okumuştu, kendilerini geliştirmişlerdi—biliyorlardı, ne Hüsnü’nün ne de Suat’ın öğrenme fırsatı bile olmadığı şeyleri öğrenmişlerdi. Zaten Hüsnü ve Suat’da bu yüzden bu kadar çileye katlanmamış mıydı? Çocukları okusun, büyüsün, mutlu olsun, iyi olsunlar diye. Hepsi büyümüştü. Haydarberk bile artık çocuk sayılmazdı. Torunu olmuştu Hüsnü’nün. Dedeydi artık. O bile anaokuluna başlayacak yaşa gelmişti ve sadece bir eksik vardı.
Tek bir eksik. Ama o boşluk o kadar büyüktü ki… İşte bu yüzden Hüsnü kendini gökyüzündeki bir başına kalmış dolunay’a benzetiyordu. Çocukları, torunu, ekip arkadaşları vardı. Büyük bir ailesi vardı. Ama kalbi yoktu. Artık yoktu.
Her gün kalkıyordu. Fırsatı olursa evdekilerle kahvaltı yapıyor, yeri geliyor gülüşüyor, yeri geliyor onlara fırça atıyordu. E, hak da ediyorlardı. Aynı eskisi gibiydi. Acılı ve zor olmuştu ama eski düzenlerine dönmüşlerdi. Sonra da Hüsnü evden çıkıyor ve merkeze geçiyordu. Şuan isimlerini ve yüzlerini bile unuttuğu binlerce pisliğin peşinde koşturuyorlardı, İstanbul’u temizliyorlardı. Arada sırada mutlu da oluyorlardı. İyi şeyler de oluyordu. Hüsnü de alışmıştı. İçindeki burukluğu gizleyerek yaşamaya. Sanki her aldığı nefeste kalbi göğsünden fırlamayacakmış gibi hissetmemeye, bunu belli etmemeye. Alışmıştı işte. Saklamaya—kendini saklamaya alışmıştı.
Ama, tüm bu pratiğine rağmen bazı günler oluyordu işte. Diğerlerden daha da zor olan, diğerlerinden daha da acıtan, diğerlerinden daha da allahın belası günler. Bugün gibi. Merkez’e adım attığından beri yaşadığı gün.
Hüsnü elinden geldiğince belli etmemeye çalışmıştı. Tabii ki de Mesut anlamıştı. O zaten anlardı. Onlar en iyi birbirlerini anlardı. Dünden beri bir olay ile ilgileniyorlardı. Bir trafik kazası. Şerefsizin biri kadının birine çarpıp kaçmıştı. Kadın hastaneye kaldırılmıştı, durumu ağırdı. Kocası da başında bekliyordu. Kollarında daha bir yaşına bile gelmemiş çocukları ağlıyordu. Defalarca Suat’ın da onu beklediği gibi, kadının kocası o camın ardından saatler süren ameliyat sonrası karısını bekliyordu. Gözlerini açmasını, ona ve ailelerine geri dönmesini bekliyordu. Güçlü olmasını, hayatın bu küfür gibi gelen kader cilvelerine karşı dimdik durmasını bekliyordu. Dua ediyordu, umut ediyordu.
Suat’ın tüm duaları kabul görmüştü. Hüsnü’nünki ise belki de duyulmamıştı bile. Çünkü, Suat—onun Suat’ı şuan toprağın altındaydı ve Hüsnü ise buradaydı. Belki de saatler önce soğumuş bir çay bardağını tutuyor, gecenin karanlığında düşüncelerinde ve özleminde kendini kaybediyordu. Birlikte ev yaptıkları o binada oturuyor, o eski sıcaklığı hissetmeye çalışıyordu.
Zordu. Yalnızlık çok zordu. Hele de bu kadar yolu tek başına kat etmemişken.
“Ah be Suat,” diye fısıldadı, “Ah be kızım. Bu kadar erken gidilir miydi?”
Sessizce homurdandı. Bazen kendini bile kandırabiliyordu, acısını bastırabiliyor, göğsünde ağrı olmadan nefes alabiliyordu. Ama yaşadığı gün… Hem Suat’ın gittiği o ilk andan beri vücudunün her yerinde hissettiği o dayanılmaz acıyı kat kat geri getirmişti, hem de üstüne yenisi eklenmişti.
Merkez’e girdiği anda Aylin haber vermişti. Kadın tekrar kötüleşmişti, bir kez daha ameliyata alınıyordu. “Hadi,” demişti Hüsnü, ekibe dönerek. “Şu şerefsizi yakalayalım. En azından o adamın yüzüne bakabilelim,”
Günün yarısından çoğunu almıştı ama yakalamışlardı. Herif kafayı bulmuştu. Sağlık kontrolünde yaptırdıkları kan testleri geri gelmişti, o kadar çok uyarıcı madde vardı ki. Alkolu saymıyordu bile. Adam muhtemelen dün sabahtan başlamıştı. Kazayı o kafayla yapmıştı sonra da daha çok içmişti. Zaten Hüsnü’ler onu bulduğunda daha adamakıllı ayılmamıştı bile.
Sorguya alabilmeleri bile en az iki saat sürmüştü. Hoş, çok sorguluk bir durum yoktu. Mobese’ler adamı o arabayı sürerken, kazadan sadece üç dakika sonra yakalamıştı. Sadece adamı çözüp itiraf almaları gerekiyordu.
Adamı Hakan ve Ali sorguya almıştı. Hüsnü camın arkasındaydı. Mesut’da yanındaydı. Sessizce olanları izliyorlardı.
“Var ya, bak var ya, böylelerine usta, böylelerine öyle bir odun vereceksin ki… Bir anda şakımaya başlamazsa ben en adi şerefsizim,”
Hüsnü omzunu silkti. “Dur be, usta. Yeni başladık. Çocuklar hallediyor işte,”
“Usta,” dedi Mesut, bir anda ciddiyetle. Anlamıştı. İkisi de anlamıştı. “Hüsnü, bak, kardeşim—”
“—Pardon”, dedi Hüsnü telefonunu çıkarırken. Volkan’ı hastanede bırakmışlardı. O arıyordu. İçerdeki şerefsiz ise konuşmuyor, adeta dalga geçiyordu. “Efendim Volkan?”
“Abi?”
“Evet aslanım?”
“Abi… Sevim Hanım…”
Hüsnü çattı kaşlarını. “Noldu? Bir şey mi oldu?”
Mesut mırıldandı. “Usta?”
Hüsnü ona cevap vermedi. “Volkan, söylesene oğlum. Ameliyat bitmedi mi hala? Çıkıcaktı hani,”
“Çıktı abi. Çıktı. Ama…”
“Ama ne, Volkan? Ama ne? Adamı delirtmeden söyle işte,”
Volkan derin bir nefes aldı. “Maalesef abi. İkinci ameliyatta durmuş kalbi. Geri getirmişler ama sonra yine durmuş. Ellerinden geleni yaptılar ama…”
“Anladım,” dedi Hüsnü buz gibi bir sesle. “Anladım. Tamam. Sen orda kal. Hilmi Bey’e destek ol. Belki bir ihtiyaçları olur,”
“Tamam abi,”
Telefonu cebine geri koyarken, bilgisayarın başında oturan memurun omzuna dokundu. “Kaydı kapat,” dedi ve kapıya yöneldi.
“Ne?” diye selsendi Mesut. “Usta? Ne oluyor? Bir şey mi olmuş?”
Dinlemedi. Cevap bile vermedi. Kulakları çınlıyordu. Kalbi adeta fırlayacak gibi hızlanmıştı. Vücudu karıncalanmıştı. O an aklından gitmiyordu. Hilmi Bey’i ne de iyi anlıyordu. Her gün gördüğü, uyandığında bile kaçamadığı kabusu…
“Ulan şerefsiz orosğu çocuğu!” diyerek sorgu odasına daldı.
Hakan ve Ali ona doğru döndü. İkisi de şaşkındı. “Abi, ne—”
“Çekilin!” dedi. “Çıkın, dışarı çıkın. Hemen,”
“Abi—”
“Hakan,” Mesut araya girdi, “Çıkın hadi. Tamam. Ben burdayım,”
O şerefsiz bayık gözleri ile Hüsnü’ye döndü. “Ne oluyor ya? Napmışız biz?”
“Ne mi yapmışsın? NE Mİ YAPMIŞSIN?” Kendini tutamayarak herifi yere fırlattı. “Kadın öldü, lan. O kadın öldü. Kafan iyiyken çarpıp kaçtığın kadın var ya! Arkana bile bakmadan, sadece kendi kıçını kurtarmak için basıp gittiğin. O kadın az önce öldü!”
Sonrasını pek hatırlamıyordu. Adama dalmıştı. Kendini kaybetmişti. En son Rıza Baba ve Arif Müdür’ün sesiyle ne yaptığını fark etmişti. Elleri sızlıyordu. Kalbi sızlıyordu. Canı acıyordu. Çok acıyordu. “Baba,” demek istemişti, “Baba, canım acıyor. İyileşmiyor. O yokken, Suat yokken, olmuyor baba. Olmuyor işte. Yapamıyorum. Sadece canım acıyor,”
Ama dememişti. Bir kelime bile etmemişti. Edememişti. Rıza Baba ise Mesut’a emir vermişti. ‘Al götür Hüsnü’yü, yarın sabah ikinizi de kafanız yerinde görmek istiyorum,’ Mesut ise yapmıştı. Almıştı, onu sahile götürmüştü. Öylece orada oturmuşlardı. Sessizce. Mesut belki de o hırçın dalgalarda, belki de kendi içinde kaybolmuştu. Çünkü, maalesef, kardeşi de biliyordu bu acıyı. Hem de çok iyi biliyordu. Kaç kez yaşamıştı… Ve şimdi Hüsnü onu anlıyordu, çok iyi anlıyordu hem de. Seneler önce Yeşim’i almak için o cezaevine gittikleri saatler süren araba yolculuğunda Mesut’un içinden geçenleri şuan çok iyi anlıyordu. Her ne kadar bencilce olsa da, hiç anlamamyı diledi.
Ve şimdi ikiside içlerinde o dalgalar gibi köpürüyor, savruluyorlardı. Kendi içlerinde kayboluyorlardı.
“Biliyor musun, usta?” dedi Hüsnü belki saatler, belki de asırlar sonra. Boğazı ağrıyordu, sesi hırıltılı ve çatallı çıkmıştı. Umursamadı. “Ekibi, mesleği değişmem. Beni ben yapan şeyler. Ömrümü bu mesleğe verdim, vermeye de devam edeceğim, bir ömrüm daha olsa onu da veririm. Hem de hiç düşünmeden,”
Mesut ise sadece sessizce ona döndü. Hüsnü’nun alışık olduğu, şimdi ise çok tanıdık gelen o bakış ile ona baktı.
“Ama,” dedi. Gözleri doldu. “Ama, usta. Suat. Suat be, usta. Eğer onunla zamanımın bu kadar sayılı olcağını bilseydim, şerefsizim, seneler önce isterdim emekliliği. Daha çok bastırırdım tayin için. Gerekirse memuriyeti yakardım. Sadece onunla bir gün daha yaşayabilmek için. Bana bir kez daha Hüsnü diye seslendiğini duymak için,”
Neler neler yapmazdı ki. O Ferda cadısını bile alıp başının üstüne koyardı. Yeter ki Suat orda olsundu. Ama yoktu. Gitmişti. Ve gelmeyecekti. Ve Hüsnü yapayalnızdı.
“Biliyorum. Biliyorum, usta,” dedi Mesut. Sonra da bir daha konuşmadılar.
Şimdi ise Hüsnü balkonda oturuyordu. Vücudu kaskatı kesilmişti. Hava soğuktu, ama onunla bir alakası yoktu. Onun kalbi üşüyordu. Özlüyordu. Hem de köpek gibi özlüyordu.
Elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Çocukları ve ailesi için, hiç içinden gelmese de, onlar için dimdik duruyordu. İyi olmaya çabalıyordu. Suat zaten yoktu, Hüsnü’ye ihtiyaçları vardı. Hüsnü’nün güçlü olmasına ihtiyaçları vardı.
O da öyle yapacaktı. Çünkü Suat öyle isterdi. Ne olursa olsun çocuklarının mutlu olmasını, iyi olmasını isterdi. Hüsnünde isterdi tabii, ama, öyle bir şey artık mümkün değildi. Yalnız başına olmazdı, olamazdı.
Acıları hala taze, anıları aklını kurcalar şekilde, Hüsnü Çoban derin bir nefes aldı ve gözlerini bir kez daha o dolunayta çevirdi. Bak , dedi kendi kendine, tek başına ama hala orada. Sapasağlam. Duruyor, parlıyor, evrendeki görevi ne ise onu yapıyor. Eğer ben oysam, o da bense, demek ki ben de yapıyorum.
İşte, sadece, sadece ve keşke, Suat da burda, hemen yanıbaşında olsaydı. Belki nefes almak daha kolay olurdu. Olmayacağını, olamayacağını çok iyi bilmesi ise hiç bir halta yaramıyordu. Yapabileceği hiç bir şey yoktu. Sevim Hanım gitmişti. Zeynep, Elif, Mehmet gitmişti. Kimler kimler gitmişti o geri dönülemez yolda. Suat gitmişti.
Ve sonra, etrafında buz gibi hava, karanlıkta tek başına parıldayan dolunay’ın altında, Hüsnü Çoban, Suat için—Suat’ı için o kelimeleri mırıldanmaya başladı.
“...Yıllar geçsede üstünden, bu kalp seni unutur mu?”
