Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Categories:
Fandoms:
Relationship:
Characters:
Additional Tags:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2024-09-09
Completed:
2024-09-09
Words:
3,115
Chapters:
2/2
Comments:
8
Kudos:
8
Bookmarks:
3
Hits:
84

Bir Tatlı Huzur

Summary:

Aziraphale ile Crowley'in yolları 1920'lerin İstanbul'unda kesişir. Bu karşılaşmanın üzerine büyük bir sürpriz de tüy dikecektir.

Notes:

Wattpad üzerinden paylaştığım Aziracrow one-shot hikayeleri çevirerek tekrardan paylaşıyorum ancak bu hikayenin tüm özelliği Türkçe olması. İlk bölüm Kasım 2023'te yazılan asıl hikaye olmakla birlikte ikinci bölüm yeni yazılmıştır.

Chapter 1: Üsküdar'a Gider İken

Notes:

(See the end of the chapter for notes.)

Chapter Text

Verimli bir görüşmeydi, evet. Burada işi bitmiş sayılırdı, önemli olan netice değildi en azından. Yani, raporunda söyleyeceği buydu, ben üzerime düşen ayartmayı yaptım diyecekti. Eğer netice alınırsa da, şey. Alınmayacağından emin gibiydi.

Konuştukları plan gerçekleşirse, şehrin bu tarafında bulunmak pek akıllıca olmayacaktı; bu nedenle konakladığı karşı tarafa geçmek üzere vapur iskelesine doğru yola koyuldu.

Üsküdar denilen bu yere dair bir şarkı takıldı aklına, vakti zamanında buralara gelen İskoç askerlerine yazılan bir marşa dayandığını duymuştu bir yerlerde. Katibin eteğinin çamur olması kısmının konuyla ilgisini çözememişti ama melodiyi mırıldanarak yolda yürürken bunu düşünecek değildi.

İstanbul'un kışa adım adım yaklaştığını belli eden rüzgarın tenini okşamasıyla boynunu bordo renkli kaşkoluna iyice gömdü. Koyu füme paltosunun ceplerine ellerini daldırdı ve denize doğru ilerlemeye devam etti. Fedora şapkasındaki ince bordo şerit saçlarıyla uyumlu olsa da, favorisinin hemen bitimindeki yılan figürünün dikkat çekmesini önlemiyordu.

Bu nedenle kendine Salih takma adını seçmişti Crowley. Aklına ilk geldiğinde mantıklı bulmuştu, az önceki gizli toplantısında karşısındakilerin gerçek isminin bu olmadığını bildiklerinden de emindi. Hiçbiri kendi ismini kullanmıyordu zaten. Ancak toplantı bitip konağın arka kapısından süzülürken seçtiği adın daha yaygın kullanılan anlamı aklına geldi. Söylenerek yola koyulduğunda niyetinin "kara yılan" anlamı olduğuna kendini ikna etmeye çalışıyordu.

Vapura binmek üzere iskeleye yaklaşmıştı ki şaşaalı bir faytonun hemen önünde sohbet edenler dikkatini çekti. Zarif bir hanımefendinin karşısında yakası kürklü vizon rengi bir palto giyen ve çok tanıdık bir sese sahip olan birisi vardı.

Aziraphale.

Çaktırmadan yakınlarına doğru birkaç adım attı, ikili arasındaki sohbetin son demlerinde olduklarını anlamıştı.

"İstirham ediyorum Aziz bey, Kalamış'taki toplantımıza katılın lütfen. Cemiyetimizin sizin gibi müstesna bir şahsiyeti tanıması beni çok memnun eder."

"Teveccühünüz, Bedia hanım. Sizi tanıdığıma müşerref oldum, eminim ki dostlarınız da sizler gibi güzide insanlardır. Lakin belirttiğim gibi, bir telgraf aldım ve derhal Edirne'ye gitmem gerekir. Ayriyeten rica ediyorum konuştuğumuz hususlar umumi hale gelmesinler. Malumunuz, hassasiyet icap etmekte."

"Haklısınız tabii, efendim. O vakit sağlıcakla kalınız. Hayırlı seyahatler dilerim."

"Bilmukabele hanımefendi, teşekkür ediyorum."

Crowley iskeleye doğru yaklaşıyor gibi yaptığında Aziraphale kadının faytona binmesine yardım ediyordu. Nalların zemini dövme sesleri uzaklaşana kadar yanına yaklaşmadı. Zaten Aziraphale de elindeki bastona yüklenmiş vaziyette faytonu izliyordu. Bu nedenle kendisine seslenildiğinde ilk etapta tepki vermedi.

"Aman efendim, kimleri görüyoruz. Aziz bey, bu ne hoş bir sürpriz!"

Aziraphale kendisine nasıl seslenildiğinde ziyade, kimin seslendiğini fark ettiğinde bastonun etrafında döndü. Açık renkli şapkasının gölgelediği yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı.

"Crowley... Sen beni-nasıl yani, nereden biliyorsun?"

Crowley gözlüklerinin ardında dahi kendini belli eden muzip bakışlarla yanına yaklaştı, "Bir süredir şuradan seni izliyorum. Hoş, yılana dönüşüp bacağına dolansam bile fark etmezdin, kadından gözlerini alamıyordun."

Aziraphale artık iyice uzaklaşmış olan faytona doğru baktı tekrardan, "Muhteşem bir insan, mümkün olsa daha uzun sohbet etmek isterdim kendisiyle."

Crowley'in cevabında ima dolu bir ton vardı, "Seni davet etti yanlış hatırlamıyorsam, yolda devam edebilirdiniz... Sohbetinize."

Aziraphale kaşlarını çatarak Crowley'e döndü, "Neyi kast etmeye çalıştığını biliyorum ve hiç hoş değil. Ayrıca, seni de hiç ilgilendirmez!"

Bu cevaba tek kaşını kaldırdı Crowley, "Tabii, senin yeri geldiğinde ne kadar 'ikna edici' olabildiğini biliyorum."

Aziraphale homurdandı bu söylenene. Yerinde rahatsızca kıpırdandı, "Bırak şimdi beni. Ne işin var senin burada?"

Crowley denize doğru döndü, "Ah, biraz Boğaz havası alayım dedim."

O esnada iskeleden ayrılacak olan vapurun düdüğü çaldı. İkisi birden telaşla kıyıya baktığında diğerinin de vapura bineceğini anlamıştı.

"Baksana, neden bu ufak sohbetimize vapurda devam etmiyoruz?"

"Fevkalede bir fikir!"

Tüm o ilahi güçlere rağmen zor bela bindikleri vapur köpükler çıkararak yola koyulduğunda ikili birinci mevkiide kendilerine yer bulmuştu bile.

Aziraphale keyifle Boğazı izlemeye koyulduğunda Crowley de bir süre onu izledi. Sonra boğazını temizleyerek konuşmayı başlattı.

"Ee, anlat bakalım Aziz efendi. Yolun nasıl düştü buralara?"

Yanındaki adam yüzünde gülümsemeyle manzarayı izlerken cevap verdi, "Aslında Beyrut'a gitmiştim. Sonra bir şekilde yolum İstanbul'a düşünce de bir hayır işine vesile oldum diyelim."

"Hayırlı bir iş mi yani?"

"Crowley!!"

Kaşlarını çatıp kendisiyle dalga geçen adamı süzdü Aziraphale, "Kendine böyle seslenmeye devam etmiyorsundur umarım, zaten bu kılıkla hafiye zannederler seni."

Crowley omuz silkip arkasına yaslandı, "Eh, iş tanımıma uyuyor en azından. Ama hayır, burada beni Tarsuslu Salih olarak biliyorlar."

Aziraphale bir süre karşısındaki şeytana baktı, gülmemeye çalıştığı belli oluyordu.

"Bu ismi çok düşündün mü?"

"Hayır, işte sorun da bu ya! Hadi ama sen bir kitapçısın, neden aklıma bu ismin geldiğini bilecek kadar dile hakimsindir."

Güldü Aziraphale, eliyle Crowley'in yüzünün sağ tarafındaki yılan siluetini işaret etti, "Bundan sonra ona Salih diye mi sesleneceksin?"

"Hmmp, kapa çeneni!"

Bir süre etraflarında uçuşan martıları seyrettiler. Crowley hâlâ neden İstanbul'da olduğunu söylememişti. Aziraphale konuyu tekrar açmak için fırsat kollarken Crowley suratında yaramaz bir gülümseme ile vapurun dört bir yanına asılan afişleri gösterdi.

"Bunu akıllarına ben soktum, ilk kiminle konuştuğumu hatırlamıyorum ama birden bire herkes Fransız telaffuzlu şekilde yazmaya başladı. Mutlaka görmüşsündür, komik metinler."

Aziraphale afişlere baktı, şehrin muhtelif yerlerinde yeni Latin harflerini tanıtan afişler vardı. Yazın başından beri kullanımda olduklarını biliyordu. Metinleri eski alfabe ile okumakta zorluk çekmiyordu ancak yeni harflerle çok daha kolay olduğu aşikardı.

"Neticede iyi bir şeye vesile olmuşsun aslında. Ayrıca Fransız telaffuzundan daha kolay bir alfabe oluşturulmuş."

"Yapma ama Aziz bey, insanların nasıl homurdandığını duymadın mı? Bunun sonu gelmez bak, sana söyleyim. Önümüzdeki asırda bile şikayet edenler olacaktır... Aslında evet, bunu da raporuma ekleyebilirim."

Gözlerini devirdi Aziraphale, "Buraya kadar böyle işler için gelmemişsindir umarım."

"Ah, hayır. Bir suikast işi vardı."

Aziraphale birden bire buz kesti, Crowley'in oldukça rahat bir şekilde söylediği şey onun için kan dondurucuydu. 

"Düşündüğüm... Kişi mi?"

Crowley bir an kimi kast ettiğini anlamadı ama farkına varınca hayır anlamında salladı ellerini.

"Tabii ki hayır. Ankara'da daha önce bulundum, fazlasıyla sıkıcı bir yer. O kesim ilgimi çekmiyor... Bu daha çok, özel sektör diyelim."

Aziraphale'in yüzünde tam anlamıyla rahatlama ifadesi yoktu, bu da Crowley'e açıklama ihtiyacı doğurdu.

"Benim işim ayartmaktan ibaret, Melek. Tetiği çekecek kişinin ekibin en beceriksizi olmasına yapacak bir şeyim olmaz mesela."

Bu cevap sonrasında hafifçe gülümsedi Aziraphale. Anlaşılan bu ziyaret neredeyse altı bin yıldır tanıdığı bu şeytanın şaşırtıcı olmayan bir icraatından ibaretti.

İkili vapur karşı kıyıya doğru yaklaşırken tanıdık bir sessizliğe büründü. Kıyıya çıktıktan sonra ne yapacaklarını konuşmamışlardı henüz.

"Şu Edirne meselesi... Hemen yola çıkacak mısın?"

"Ah, hayır. O sadece bir bahaneydi."

"Pekala... Bir şeyler yemek için zamanın var yani."

Aziraphale'in gözlerinin içi parıldadı, "Bunun için ayıracak zamanım hep olur."

Güldü hafifçe Şeytan, "İyi o vakit. Hoşuna gidebilecek bir tatlıdan ısmarlayım sana."

Aziraphale teklifin tatlıya ilişkin olduğu duyunca keyifle kıkırdadı, "Bugün fikirleriniz ziyadesiyle fevkalade, Salih bey."

Crowley bu isme homurdanarak oturduğu yerden kalktı. Kıyıya yanaşan vapurdan indiklerinde Crowley etrafına bakındı ve yola koyuldular. İlerleyen yıllarda "Cehennemin dibi" denmeyeceğini düşündüğü Sarıyer'deydiler. Aradığı tatlıcıyı bulmaları zor olmamıştı, yeni açılan bir yer olmasına rağmen müdavimleri olmuştu bile.

Köşede bir masaya yerleştikten sonra Crowley yaklaşan garsona siparişini söyledi.

"Beyefendiye bir kazandibi, bana da sade kahve."

"Hmm, adı kazandibi demek."

"Muhtemelen daha önce yediğin bir tatlının farklı bir yorumu. Şu içine tavuk konulandan."

"Ah, evet. Roma'da yemiştim. İçinde tavuk göğsü olan bir sütlü tatlı fikri tuhaf bir şekilde cazip bir lezzet haline gelmiş. Ama uzun zaman oldu doğrusu, neye dönüşmüş merak ettim."

Tatlının servis edilmesiyle Aziraphale'in ışıldamaya başladığını düşünmüştü Crowley. Keyfi yerinde olduğunda etrafta böyle bir etkisi olduğunu biliyordu. Kahvesinden bir yudum alıp meleği izlemeye koyuldu.

Aziraphale önündeki kahverengi tabakalı yumuşak tatlıya kaşığını daldırdığında analizlerine başlamıştı bile. İlk kaşığı tattığında gözlerini kapattı ve gülümsedi. Cennet böylesine harika bir şeyden mahrum olduğu sürece bu gezegeni terk etmesi söz konusu bile olamazdı.

Aziraphale tatlısının keyfini sürerken acı kahvesini yudumlayarak onu izliyordu Crowley. Her zamanki gibi. Bir süre sonra bunu fark etti Aziraphale. Kibar bir gülümseme ile başıyla selamladı onu.

"Bu ayartmandan da pişman olmadım diyebiliriz sanırım."

Gülümsedi Crowley. Muzip değildi bu, şeytani bir ifadesi de yoktu. Samimiydi.

Dükkandan çıktıktan sonra iki ayrı istikamete doğru yola koyuldular. Bir süre daha görüşmeyeceklerini biliyordu ikisi de. Crowley Aziraphale'in o ışıldamasıyla yetinecekti, Aziraphale ise Crowley'in o son gülümsemesiyle.

 

Notes:

Eski İstanbul hakkında çok bilgim yok ancak o tarihlerde Kadıköy Üsküdar'a bağlı olduğundan böyle bir hattın olabileceğini düşünüyorum.

Salih peygamber İslam'da yer almakla birlikte kelime olarak iyi insan, faziletli kişi anlamı var. Ancak bir diğer anlamı da kara yılan. İmiş. Bu da böyle bir bilgi oldu yani.

Aslında hikayeyi Harf Devrimi'nin yıldönümünde paylaşmayı düşünüyordum ancak iştahım kaçtı o ara. Yeni harflerin öğrenilmesi için etrafa afişler asılmış o dönemde.

Katibim diye bildiğimiz şarkının İskoç askerlerine bestelenen marşa yazılan sözlerle ortaya çıkması uydurma değil, bu bilgiyi edindiğimde fırsatı değerlendireyim dedim.

Bahsedilen "özel sektör" suikast tamamen hayal ürünüdür.

Sarıyer'de 1928'de açılan meşhur bir muhallebici gerçekten var. Tavukgöğsünün tarihi Roma'ya kadar dayanıyor, evet.