Actions

Work Header

seni alırsa furtuna*

Summary:

Şerif, ihanetin en beklemediğinden geldiğini öğrendiğinde ardında olduğu demir parmaklıklar onu zaptetmek için yetersiz kalmıştı.
İsmail ve Fadime, kendilerini ve sevdiklerini korumak için zor kararlar almak zorunda kalacaklardı. Bu ilk değildi, ancak şimdiye kadarkilerin hiçbiri bu kadar zor olmamıştı.

Notes:

wattpad tercih edenlere, hikayenin wattpad bağlantısı

fandom wattpad'de daha çok varlık göstermesi ama ao3'deki türkçe içerik eksikliğinden rahatsız olmam sebebiyle iki platformda da yayınlıyorum. uzun süre sonra ilk defa türkçe yazdığım ve yayınladığım için biraz gerginim, geri bildirimlerinizi özellikle bekliyorum.

Chapter 1: i. söylemiştim sana, gitme

Chapter Text

Oruç telaşla İso ve Fadime'nin yatak odasına daldığında güneş Furtuna Konağı'nın yüksek pencerelerinden sızıp içeriyi aydınlatmaya henüz başlamıştı.

Kapı çalma adetinin pek uğramadığı bu evde, İso ve Fadime çoktandır aynı yatağı paylaşıyordu. Aralarına Fadime'nin özenle yerleştirdiği rulo battaniyeden sınır yatağın genişliğiyle birleşince her sabah kendi taraflarında uyanmalarını sağlayan sessiz bir anlaşmaya dönüşmüştü. Şimdiye kadar bu gizli düzeni kimse fark etmemişti ve ikisi de hallerinden memnundu.

Konak, kapı çalmayı bilmeyen kadınlarla doluydu, evet, ama Oruç bu kuralı ilk defa bozmuştu.

"Destur!" İso doğrulurken Fadime'ye bir bakış attı. O da aynı kendisi gibi kapının açılma sesine sıçramıştı, en azından artık uyanır uyanmaz eli silahına gitmiyordu.

Oruç kapıyı arkasından kapatırken bakışlarını kardeşinden ayırmadı. "Müsait misiniz?"

"Müsaitlik mi kaldı?" diye mırıldandı Fadime uykulu bir sesle.

"Hadi kalkın yüzünüze su çalın, kendinize gelin, önemli bir şey oldu."

Fadime, nefesinin altında söylenmeye devam ederek yataktan çıktı, sabahlığını üzerine geçirip banyoya girdi. İso yatağın ayakucunda doğru oturdu, abisinin yüzündeki o nadir görülen endişeyi süzüyordu. Oruç da kardeşinin karşısındaki sandalyeye çöktü. Her halinden büyük bir telaş içinde olduğu belliydi.

"Ne oldu abi?" diye sordu İso en sonunda dayanamayıp. Abisini böyle görmeyeli uzun zaman olmuştu.

"Fadime gelsin öyle konuşuruz. Onun da duyması gerekiyor."

"Abimler mi?" Fadime başını banyonun kapısından uzattı, hemen ardından gelip İso'nun yanına oturdu. Yüzündeki uyku yerini Oruç'unkine benzer bir telaşa bırakmıştı. Adil'e ya da ailesine bir şey olması ihtimali bile onu bu hale getirmek için yeterliydi.

Oruç başını iki yana salladı. "Amcam," dedi. Bu tek sözcük, İso'nun dizleri üzerinde duran ellerini yumruk yapması için yeterliydi. Şerif hapse gireli bir ayı geçmişti, bir noktada hayatlarına geri sızacağı zaten belliydi.

Oruç doğrudan kardeşinin gözlerine baktı. "Amcam her şeyi öğrenmiş. Senin ihanetini. Bir süredir biliyormuş daha doğrusu. Ve dün gece hapisten kaçmış."

O an Fadime'nin ellerini kolunda hissetti İso. Bu sözlerin anlamı açıktı, Şerif onu öldürmeye geliyordu. Esme'nin hürriyetinin, Adil'in birleşen ailesinin ve Eleni'nin huzurunun sorumlusu olarak yeğenini görüyor, yenilgisinin faturasını ona kesiyordu demek. İso, Fadime'nin yüzüne bakmaya cesaret edemedi. Ağlamaya başladığını bilmek için görmesine gerek yoktu, koluna sarılan ellerindeki o keskin gerginlikten biliyordu.

"Ne yapacağız?" diye sordu abisine sakin kalmaya çalışarak. Sakin kalmak şimdi her zamankinden çok daha zordu.

"Koçari'nin de haberi var. İkinizi oraya götüreceğim. Sonrasıyla Adil ilgilenecek." Ardından ayağa kalktı. "Kapının önünde bekliyorum, beş dakikaya hazır olun."

İso, Fadime'ye bakacak gücü ancak abisi odadan çıktığında buldu. Tahmin ettiği gibi, hayır, emin olduğu gibi, gözleri yaşlarla dolmuştu. Şerif'in yapabileceklerini o da kocası kadar iyi biliyordu. "Korkma," dedi İso, ama sesi kendinden pek emin çıkmamıştı.

"Ben kendim için mi korkuyorum sanıyorsun?" Fadime'nin sıcak elleri hala kolundaydı, sanki bırakırsa Şerif içeriye girip İso'yu alacakmış gibi tutuyordu. İso bir an aldığı nefeste boğulacağını düşündü, Fadime'nin sözleri imkansız bir hayale tutunmasına sebep olabilecek kadar umut vericiydi. Onun yerine boştaki elini karısının ellerinin üzerine koydu.

Birbirine değen elleri sanki tüm yaşamlarını tutuyordu, her yer ve her şey sıcaktı. Söylenmemiş sözler ve imkansız hayallerin odun olduğu bu ateş, her geçen gün aralarında harlanıyordu. İkisinin de bu ateşin diğer tarafına geçecek cesareti yoktu. Şimdi dışarıda gezinen katili düşününce, belki de hiç olamayacaktı. İso yavaşça Fadime'nin ellerini kendi kolundan çözdü ve ayağa kalktı.

"Ben giyinip geliyorum," Fadime bir şey söyleyecek olduysa da, kaçar gibi banyoya girerek bu konuşmadan kurtulmuştu. Kendi kanından gelecek bir ölümün kıyısında yüreğinin sesini dinleme bencilliğine düşmeyecekti.

Furtuna'dan Koçari'ye giden yol, sabahın ayazında her zamankinden daha sessiz ve uzundu. Oruç, arabadaki ağır havayı dağıtmak için birkaç şey söylemeye çalışsa da başarısız olup erkenden pes etmişti. Yol boyunca Şerif'i bulmaya gönderdiği adamlardan gelen telefonlar hep olumsuzdu. Jandarma ve Furtuna'nın adamları teyakkuzdaydı ama Şerif'ten henüz bir iz yoktu.

İso midesinde büyüyen düğümü görmezden gelmeye çalışarak dışarıyı izliyordu. Fadime de ondan pek farksız değildi, üstelik sadece İso için değil abisi için de endişeliydi.

Koçari'ye ulaştıklarında Adil'i sabahın ayazında kapı önünde bir heykel gibi dikilmiş beklerken buldular. Oruç oyalanmadı, Şerif'i bizzat kendisi bulmak istediği ile ilgili bir şeyler söyleyerek ayrıldı. Yalnız ayrılmadan önce kardeşine sarıldığında kulağına eğilip "Koçari ne derse o," demişti. Demek ki İso için kararlaştırılmış kaderden haberi vardı.

O sırada Fadime de abisinin kollarında bulmuştu teselliyi. Tutamadığı yaşlar bu sefer gözlerinden akmaya başlamıştı. "Abim," dedi Adil kardeşine sıkıca sarılırken, "Korkma."

Korkma demek kolaydı da korkmamak mümkün müydü? Şerif Fadime'nin babasını öldürmüştü, Ballı'yı öldürmüştü, Esme'yi bin bir tehditle yanında tutmuştu onca yıl. Peşinde kim olursa olsun, aklına koyduğunu yapmadan peşlerini bırakacak mıydı? Bugün yakalansa yarın tekrar kaçmayacak mıydı?

Koçari'nin salonuna cenaze evi havası yerleşmişti bile. Esme ve Fadime aynı korkuyu paylaşıyordu, gözlerine bir kere bakan biri kolayca anlardı bunu. Sevdiğini kaybetme korkusu. Fadime bunu tam anlamıyla kendine bile itiraf edememişti henüz. Eğer arada sırada ağzından kaçan birkaç sözcük, arada sırada İso'nun yüzünde normalden daha uzun kalan bakışları ve diğerinin karşısında hızlanan nefesi olmasa kendinden şüphe edecek bir sebebi de olmazdı. Ama bunlar vardı, günlük hayatlarınına bir nakış gibi işlenmişti artık ve Fadime şimdi yüreğini deli gibi atmasına sebep olan korkunun İso'ya bir şey olma ihtimali olduğunu biliyordu. Aylar önce o izbe hastane odasında hissettiği korku ile neredeyse aynıydı.

Ailesinin karşısında titremeye başlayan ellerini saklayacak yer ararken İso'nun eli elini buldu. Böyle basit bir hareketle dünyadaki tüm korku ve endişeyi silebilecek güce sahip olduğunu bilmiyordu kocası. Fadime pek çok şey gibi bunu da ona söylememişti.

"Şerif'in kaçtığını biliyorsunuz," diye söze başladı Adil. "Jandarma ve adamlarımız köşe bucak arıyor. Tek hedefinin İso olduğunu da içerideki adamımız doğruladı."

Esme'nin ağzından acı bir ses kaçtı. Fadime'nin İso'nun elindeki tutuşu sıkılaştı. Salondaki bakışlar İso'ya kaysa da kimse Adil'in sözlerini kesmedi, söyleyecek bir şey de yoktu zaten. "Seni Trabzon'dan daha güvenli bir yere göndermeye karar verdim," dedi Adil en sonunda, sanki bunu söylemek ona acı vermişti.

"Nereye?"

İso'nun üzerine birden bir sakinlik çökmüştü. Tek hedefin kendisi olduğunu öğrenmek Fadime'nin ve ailesinin güvende olduğu anlamına geliyordu. Şimdilik bu yeterliydi.

"Başta Rusya ya da Gürcistan diye düşündüm ama—"

"Şerif'in oralarda eli kolu güçlü," diye tamamladı Fadime.

"Evet, o yüzden yurtiçinde kalman daha güvenli. Şimdilik Ankara'da bir yer ayarladım. Ama eğer olur da süre uzarsa sürekli hareket halinde olman gerekecek."

"Tamam," dedi Fadime, "Hadi eşyalarımızı toplayalım."

İso buruk bir şekilde gülümsedi. Adil'in ve diğerlerinin bildiğini, kendisinin de az önce anladığını Fadime hala fark etmemişti. Fadime ayağa kalktı ama İso hala oturuyordu, birleşmiş elleri ikisinin arasında asılı kaldı. O anda genç kadın bir şeylerin ters olduğunu anladı.

"Sen bir yere gitmiyorsun abim," Adil de ayağa kalkıp ellerini Fadime'nin iki omzuna koydu. "İsmail tek gidiyor."

Fadime başını iki yana salladı. İtiraz eden bakışları bir abisine bir kocasına kaydı, ikisinde de umduğunu bulamamıştı. İso yenilgiyi çok çabuk kabul etmişti, çünkü o da biliyordu böylesinin daha güvenli olduğunu. "İso tek başına mı gidecek?" diye sordu Fadime, sanki bu duyduğu en saçma şeymiş gibi.

"Fadime, böylesi daha güvenli." Bu sefer konuşan Esme'ydi. İso'nun diğer tarafında oturuyordu ve tek eli güven verir şekilde kendi elleriyle büyüttüğü çocuğun omzunda duruyordu.

"Yok, olmaz," Fadime abisinin tutuşundan kurtulmak için bir hamle yaptıysa da bu İso'nun tuttuğu elinden kurtulmasından başka bir işe yaramadı. Kocasının sıcak elinden ayrılan parmakları anında buz tutmuştu sanki, inanamaz bir şekilde ona doğru baktı. "Olmaz, İso!"

"Esme ablam haklı. İki tarafın da güçlü olmadığı bir yerde sadece birimizi korumaları daha kolay olur."

"Öyle," dedi Adil. "Çakır seni havaalanına götürecek. Ne kadar erken gidersen o kadar iyi. Ankara'ya indiğinde de karşılanıp ayarladığım eve götürüleceksin. Detayları yolda anlatır Çakır."

"Dur— Abi bu kadar kolay mı? Neden kimse benim ne düşündüğümle ilgilenmiyor?"

"Fadime, kocanın canı söz konusu."

"E tamam işte, ben de gideyim yanında ki onu koruyabileyim," dedi Fadime, ilk şoku atlatmış biraz sakinleşmişti. Derdini açık açık anlatmanın işi istediği noktaya getireceğini düşünüyordu. "Ben iki tabanca gezerken bu kılçuk kocam silahsız dolaşıyordu ortalıkta, unuttunuz herhalde."

"Kararım kesin Fadime. Hadi Çakır arabayı hazırlarken geçin şu odaya da iki dakika vedalaşın."

Fadime'nin karşısında adeta bir duvar vardı. Kendisi ile aynı fikri paylaşan birileri bulmak için odada gözlerini gezdirdi, onca yüzün arasında İlve ve Eleni'nin gözündeki empatiden başka bir şey bulamamıştı. Yenilgiyle kolları iki yana düşerken sırtında İso'nun elini, kulağında nefesini hissetti. "Hadi."

Evliliklerinin ilk günlerinde paylaştıkları tanıdık odaya girdiklerinde Fadime sinirden bacaklarının çözüldüğünü hissetti. Yapacak hiçbir şey yoktu, nasıl yapacak hiçbir şey olmazdı? Yatağın kenarına oturup başını ellerinin arasına aldı. Sabahın köründe dünyanın en kötü haberiyle gözünü açmıştı ve saat ilerledikçe her şey daha da kötü oluyor gibiydi. "Ben demiştim..." dedi kendi kendine.

"Efendim?"

"Ben demiştim onlara." Kafasını kaldırıp kocasının gözlerinin içine baktı. İso daha sakin görünse de en az onun kadar korkmuş, telaşlı ve öfkeliydi. Deniz mavisi gözleri her zamanki gibi onu ele veriyordu. "Seni Şerif'in önüne attıklarını söylemiştim. Ta o zaman, hastanede."

"Bak bana hele, endişelendin mi sen benim için? Ta o zaman, hastanede."

"Yok, sen de bir canlısın sonuçta, o yüzden."

İso eğildi, yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. Dudaklarında az önceki buruk gülümsemenin devamı vardı. "Bak gör ha bu Trabzon'a tek parça döneceğim," uzanıp Fadime'nin ellerini elleri arasına aldı. "Tabii diğer türlüsünü tercih etmiyorsan."

"Ağzından yel alsın İso."

"Asıl benim aklım burada kalacak. Kendini tehlikeye sokmayacağına söz verebilir misin?"

"Sen verirsen veririm."

"Söz," Başparmağını hafifçe Fadime'nin elinde gezdiriyordu İso. Bunu yaptığının farkında değil gibiydi. Sanki karısının tüm dünyayı sığdırdığı toprak rengi gözlerinde kaybolmuştu. "Sadece Trabzon'a değil sana da tek parça döneceğim."

Fadime cevap vermek için ağzını açtığı anda Adil odanın kapısını açtı. "Gidiyorsunuz İso."

İso ayağa kalkmadan önce Fadime'nin elini dudaklarına götürüp parmaklarının üzerine küçük bir öpücük bıraktı. Ardından Adil'in peşinden odadan çıktı.

Fadime bir anlığına ayaklarında onları takip edecek gücü bulamadı, ardından sanki yaydan fırlamış bir ok gibi ayağa kalkıp koşmaya başladı. Taş merdivenin başına geldiğinde İso arabaya binmek üzereydi. "Durun!" diye bağırdığında kocasını yolcu etmek için aşağıya inmiş olan ailesi ona döndü. İso da durmuştu.

"Ben de gideceğim," dedi nefes nefese. İtirazlarına yükselmesine zaman tanımadan devam etti. "Havaalanına kadar."

Adil buna da itiraz edecek gibi olduğunda Esme hafifçe koluna dokundu. "Bırak gitsin."

Bu Koçari reisinin buzlarının çözülmesi için yeterliydi. Gönülsüz olsa da başını salladı. "Ama sadece Çakır yetmez. Dursun da sizinle gelsin," diye ekledi.

Böylece direksiyonda Çakır ve yanında Dursun, arkada ise Fadime ve İsmail, Koçari'den yola çıktılar.

Havalimanı yolu da en az Furtuna-Koçari yolu kadar kasvetliydi. Çakır direksiyonda yolu yutarcasına ilerliyor, yanında oturan Dursun ise tetikte bekliyordu. İso ve Fadime sanki dünya üzerlerine yıkılacakmış gibi bir ağırlığın altında sessizce oturuyorlardı. Fadime, İso'nun elini öyle sıkı tutuyordu ki, sanki bıraktığı an Şerif'in gölgesi arabanın içine sızacaktı.

Özel uçakların kalktığı hangarların olduğu tarafa yöneldiklerinde kalabalık havalimanı gürültüsünden eser yoktu. Sadece motorları çoktan çalıştırılmış, pistin kenarında bekleyen o küçük, beyaz jet vardı.

Çakır jetin hemen önünde arabayı durdurdu. Motorun sesi arabanın içine kadar sızarken, İso bakışlarını birazdan binip buradan gideceği demir yığınında gezdirdi. Gitmek hiç bu kadar zor gelmemişti. Hele de o küçük odadaki konuşmalarından sonra.

"Geldik," dedi Çakır, dikiz aynasından arkadakilere bakarak. Diken üstünde olduğu her halinden belliydi. Arabadakilerin canı kadar kendi canını da, köyde onu bekleyen hamile karısını da düşünüyor olduğuna şüphe yoktu.

İso derin bir nefes alıp kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Fadime de bir saniye bile beklemeden onun peşinden indi. Rüzgar pistin ortasında kısa saçlarını yüzüne savururken genç kadının gözleri hala kocasının üzerindeydi.

"Gidiyorsun," dedi Fadime. Sesi motor sesine karışmasın diye biraz daha yaklaşmıştı İso'ya.

"Gidiyorum," dedi İso. Gözleri Fadime'nin o her zamanki sert ama şimdi kederle dolan toprak rengi gözlerine çakılı kalmıştı. "Ama söz verdim ya, tek parça döneceğim."

Fadime, İso'nun ceketinin önünü düzeltti, sanki bu basit hareketle onu bütün tehlikelerden koruyabilirmiş gibi. "Oradayken başına buyruk iş yapma. Vardığında hemen haber et. Eğer o evde bir şey olursa, bir gariplik sezer de söylemezsen..."

Sesi titrediği için cümlesini tamamlayamadı. İso elini uzatıp Fadime'nin yanağına dokundu. "Canım karum benim, senin burada güvende olduğunu bilmek beni her şeyden daha iyi korur."

Fadime, başını hafifçe İso'nun eline doğru yasladı, sanki o anın bitmesini hiç istemiyormuş gibi gözlerini yumdu. "Bekliyor olacağım kılçuk kocam," diye fısıldadı. Sesinin motor sesine karışmış olması, İso'nun onun sözlerinin içtenliğini anlamasına engel değildi.

Jetin kapısındaki görevli gitme vaktinin geldiğini işaret ettiğinde İso yavaşça elini çekti. Çakır ve Dursun biraz ötede çevreyi kolaçan ederek bekliyorlardı. İso jetin merdivenlerine doğru birkaç adım attı, sonra durup son bir kez arkasına, Fadime'ye baktı. Genç kadın olduğu yerde çakılı kalmış, gitmesini engellemek ister gibi bakıyordu ona.

İso içeri girip jetin kapısı kapandığında, Fadime motorun gürültüsünün içinde öylece kalakaldı. Jet pistte hızlanıp gökyüzüne doğru süzülürken havada bıraktığı o beyaz izi izledi.

Havalimanından dönüş yolu jetin kalkışından sonra çöken o ağır sessizlikle daha da çekilmez hale gelmişti. Fadime arka koltukta, İso'nun az önce boşalttığı tarafa bakmamaya çalışarak dışarıyı izliyordu. Çakır, Koçari'ye bir an önce varmak ister gibi gaza yüklenmişti.

Taş köprüye geldiklerinde yolun ortasında duran büyük bir kayanın köprüyü kapattığını gördüler. Çakır, "Hayırdır inşallah," diyerek yavaşladı ama durmasına fırsat kalmadan, köprünün sağındaki ağaçlık alandan kurşun yağmuru başladı.

"Pusu! Eğil Fadime!" diye bağırdı Çakır, direksiyonu kırıp aracı siper etmeye çalışırken.

Dursun hemen silahına sarılıp kapıyı açtı, dışarı fırladığı anda göğsüne bir kurşun isabet etmişti. Bir taraftan kendini korumaya çalışırken "Dursun!" diye çığlık attı Fadime, her şey saniyeler içinde oluyordu. Dursun kanlar içinde yere yığılırken cansız bedeni köprünün ortasında kaldı.

Çakır da dışarı çıkıp ateşle karşılık vermeye çalıştı ama kurşun yağmurunun altında o da omzundan yaralanmış, aksi gibi silahını da düşürmüştü. O sırada ağaçların arasından Şerif belirdi, yanında Furtuna'dan kendisine sadık birkaç adamı vardı. Elbette Gökhan da aralarındaydı.

"Kesin ateşi!" diye gürledi Şerif. Sesi silah seslerini anında bastırmıştı.

Furtuna ve adamları arabaya yaklaştılar. Çakır düştüğü yerden yaralı omuzuyla hala silahına uzanmaya çalışıyordu ama Gökhan yanına gelip sert bir tekmeyle silahı uzağa fırlattı, sonra da silahın kabzasıyla Çakır'ın başına vurdu. Çakır olduğu yere yığılıp kaldı.

Fadime arabanın arkasında yere eğilmiş, koltuk ceplerinde kendini savunabilecek bir şeyler arıyordu ama çabası boşunaydı. Şerif arka kapıyı sertçe açıp Fadime'yi eğildiği yerden kolundan tutarak çekti. "Gel bakalım buraya gelin Fadime."

"Bırak!" Fadime Şerif'in elinden kurtulmak için debelenmeye başladığında Gökhan da diğer kolundan yakaladı. İkisi kolayca genç kadını arabadan çıkardılar.

"Kocan olacak o hain kaçtı ama hesabını sen vereceksin. İso'nun canını en çok ne yakar biliyorum." Şerif'in sesinde insanın içini ürperten bir sakinlik ve keyif vardı.

Dursun'un yerdeki cansız bedenine ve baygın yatan Çakır'a bakarken Fadime'nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Şerif'in kendisini de öldürebileceğinden emindi artık, belki de en iyi ihtimaldi bu. Ama Şerif o kadar cömert bir adam değildi. Fadime'yi İso'nun ya da Adil'in canını yakmak için kullanacağını tahmin etmek için alim olmaya gerek yoktu. O kurtulmak için çırpınmaktan bitap düşmüşken Gökhan, Fadime'yi zorla ağaçların arkasına sakladıkları arabalarına bindirdi. Diğer adamlardan biri çoktan direksiyona geçmişti, diğeri arkada Fadime'yi tutuyordu.

Hala köprüde duran Şerif cebinden bir telefon çıkarıp yere, Çakır'ın tam yanına fırlattı. "İso'ya da Adil'e de haberi uçurun," dedi Şerif, Gökhan'a bakarak. "Emanetleri bende. Eğer onu canlı görmek istiyorlarsa, İso bana gelecek."

Araba tozu dumana katarak oradan uzaklaşırken, köprüde sadece Dursun'un kanı ve Çakır'ın ağır nefesleri kaldı.