Work Text:
İso ceketini üstüne atıp odasından çıkarken aşağıda abisinin biriyle konuştuğunu duydu. Merdivenlerden indiğinde Sevcan’ı abisinin koluna yapışmış bir halde buldu.
“Ya Oruç niye olmaz diyorsun, kaç zamandır görüşemiyoruz zaten ben de geleyim.”
“Kızım iş için Sürmene’ye gidiyoruz turistik gezi için değil diyorum sabahtan beri. İso’yla iki işimiz var halledip geleceğiz işte ne bu ısrar?”
“Tamam ben de yanınızda durayım hem görmüş olurum sizin iş yapışınızı,” diyerek göz kırptı. İso kızın o an kafasında kurduğu planları çok rahat görebiliyordu: İleride, Oruç ile sonunda evlendiklerinde, kendisi çay imparatoriçesi olacağından şimdiden ortamlarda kendini belli etmek, kafasında kurduğu potansiyel rakiplere de gözdağı vermek istiyordu. İso bir an Sevcan’ı kafasında çay bardağı şeklinde bir taçla hayal edince kendini tutamadan güldü.
İso’nun sesini duyan Oruç ve Sevcan ona doğru döndü. Sevcan ısrarlarında yeni bir cephe açarak “İso, söyle şu abine sevgilisine zaman ayırsın azıcık! Ben de Sürmene’ye gelmek istiyorum ama olmaz diyor.” Sonra elindeki sepeti göstererek “Bak yol için atıştırmalık bile hazırladım.”
“Sen nereden biliyordun da gideceğimizi yemek hazırladın? Kız yoksa odalara dinleme cihazı mı yerleştirdin?” diye sordu İso. Şaka ile karışık olsa da Sevcan’ın abisine olan takıntısını bildiği için küçük bir ciddiyet de vardı.
“Ay salak ne cihazı? Ben zaten Oruç’a sürpriz yapmak için gelmiştim, gideceğinizi şimdi duydum. Kader işte demek ki benim de sizinle gelmem gerekiyormuş.”
Oruç bu konuşmadan sıkılmış olacak ki derin bir nefes verip elleriyle yüzünü sertçe ovaladı. Saatini kontrol ettiğinde Sevcan’ın inadı yüzünden geç kalacaklarını fark edip “İyi tamam, gel Sevcan gel,” dedi.
Sevcan küçük sevinç çığlıkları içinde zıplayıp Oruç’a kısaca sarıldı ve fikrini değiştirmesine izin vermeden arabaya koştu. Oruç İso’ya bakıp “Gelmesinde sıkıntı yok di mi?” dedi özür dilercesine. İso muzur bir şekilde omzunu silkip kapıya doğru yöneldi. “Benlik bir durum yok ama şimdiden söylüyorum öyle mıç mıç gezinirseniz sizi bırakır tek giderim. Ben masum bir çocuğum ona göre davranın yanımda.”
Oruç İso’nun kafasına gülerek vurup babaannelerinin hoş karşılamayacağı birkaç kelime söyledi. “Çok masumsun tabii.” İki kardeş ayakkabılarını giyip şakalaşmaya devam ederken korna sesiyle arabaya döndüler. Sevcan ön koltukta kafasını camdan çıkarmış “E hani geç kalmadık mı? Şakalaşmaya zamanınız varsa benim eve de uğrayalım üstüme toplantıya uygun güzel bir şeyler giyerim.”
İso Oruç’a dönüp yarım ağızla “Cidden toplantıya gireceğini mi sanıyor?” diye sordu. Oruç derin bir iç çekip Sevcan’a eliyle geliyoruz işareti yapıp “Geç arabaya İso,” demekle yetindi.
- •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Fadime evden çıkmak için tam kapıyı açmıştı ki kapıda belli ki bir süredir bekleyen Çakır’ı buldu. İrkilip “Ula ne bekliyorsun kapıda?” dedi. Çakır normalden gergin ve tedirgin bir tavırla “Aa Fadime günaydın,” dedi. Sanki Fadime’nin evinin kapısında karşılaşmamışlar gibi kızı görünce verdiği tepki Fadime’yi şüphelendirdi. “Sana da günaydın, hayırdır abimle Gezep yayla çıktı bile.”
“He biliyorum, sabah yanlarındaydım.” Cevap verirken bir yandan da Fadime’nin omzundan yukarı evin içine küçük bakışlar atıyordu. Sonra birden “Ha patronla konuşuyorduk biz Eyüphanla Sürmene’ye gideceğiz işimiz var da o da dedi senle Akça da gidecekmişsiniz beraber gidelim diye şey ettiydim.” Sonra durduğu yerde hafifçe sallanıp yüzüne bir gülümseme yerleştirdi, ellerini cebine sokarak umursamaz olduğunu düşündüğü bir sesle “Günaydın Akça,” diye seslendi Fadime’nin arkasına doğru. Çakır’ın bu rastgele panik hallerini gizleme çalışmasına gülmemek için arkasını döndüğünde Akça’nın da ondan pek farkı olmayan bir şekilde gözlerini Çakır’a dikip “Günaydın Çakır uşak,” dediğini duydu. Fadime oynanan tezgahı fark etse de rolünü oynamaya karar verdi. “Ne dersin Akça, Çakır ve Eyüphan’la gidelim mi?” Akça oldukça hevesli bir şekilde “Olur olur hatta çok iyi olur,” dedi. Sonra kendini toparlayıp hemen ekledi “Yani boşuna iki araba gitmeyelim yakıt israfı.”
“Tabii tabii yakıt israfı önemli, çevreyi de korumamız lazım di mi?” diye şakacı bir ciddiyetle Çakır’a döndü Fadime.
Çakır hemen ikna olmazlarsa kafasında sıraladığı “Neden Birlikte Sürmene’ye Gitmeliyiz?” listesine bu maddeyi eklemeyi unutmuş gibi hevesle kafasını salladı. “Tabii ki de çevre çok önemli. Bak güzel memleketimiz ne güzel yeşil yeşil onu korumalıyız o yüzden az araba çok gidiş dönüş...” kendi de ne söylediğini bilmeden konuşmaya devam ediyordu ki Fadime halini acıyıp “Tamam hayde arabaya binelim gün bitti,” lafını böldü.
Arabaya yaklaştıklarında bagaja yaslanmış Eyüphan doğruldu. “Günaydın Fadime, naber?”
“Günaydın, Çakır’ın ödüllük oyunculuğunu izliyorum gayet başarılı.” Onun aksine yavaş yavaş konuşarak arkadan gelen Çakır ve Akça’ya bir bakış attı. “Sahiden işiniz var mı yoksa bizi takip etmeye mi geliyorsunuz?”
Eyüphan gülümseyerek “E sizden ala iş mi olur?” Fadime’nin tek kaşını kaldırdığını görünce “Sahiden işimiz var merak etme. Hem takip etsek ruhunuz duymazdı,” dedi böbürlenerek.
“Aman ne güzel laf söyledin. Hele bir takip et bak bakalım ne oluyor.”
“Kızma ya şakalaşıyorum.” Akça ve Çakır da arabaya sonunda varmıştı. Akça arka koltuğa yönelirken Eyüphan hemen araya girdi. “Akça beni niyeyse bugün yol tuttu ön koltukta sen otursan olur mu arkada toparlarım ben de.”
Fadime düzenlenen bu aşk oyununa gözlerini devirirken Akça samimi bir neşeyle “Olur ben öne otururum,” dedi ama sonra Fadime’ye dönüp “Gerçi sana da sorayım. Sen öne oturmak ister misin?” diye sordu.
Çakır kafasını öyle hızlı Fadime’ye çevirmişti ki kız boynu kıralacak sandı. Mavi gözlerini pörtletip Fadime’ye mesaj vermeye çalışıyordu ki “Yok,” dedi Fadime “sen otur ben arkaya geçerim.”
Akça “Peki” diyerek ön koltuğa oturdu. Çakır ise ağzını oynatarak sessiz bir şekilde Fadime’ye teşekkürlerini ve hürmetlerini iletirken Fadime de güldü. “Bana bak. Kıza göz süzecem diye gözlerini yoldan ayırma, sağ salim sür arabayı valla parçalarım seni.”
“Merak etme patron, o iş bende.” Diyip büyük bir hevesle sürücü koltuğuna geçti Çakır.
Yolculuk başladı. Ön koltuktaki ikilinin keyfine diyecek yoktu. Kısık sesle aralarında konuşurken Fadime de onlara bakıp kendi kendine gülümsedi. Şu kadarcık birliktelik için bile kaç takla atılması komik ama hoşuna da gitmişti. Her halde uşak kıza sonunda açılacaktı. Birden birinin ona baktığını hissedip kafasını çevirdi. Eyüphan’ın da onu manalı gözlerle izlediğini gördü. Bir şey demeden camdan dışarı bakmak için kafasını çevirdi.
- •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
İso ve Oruç işlerini bitirmiş olmaktan dolayı rahatlamışlardı ama bu rahatlık çok sürmedi. Sevcan koşarak yanlarına gelip Oruç’un koluna girip sahiplenici bir şekilde etrafa bakış attı. “Bitti mi işiniz canım?”
“Bitti bitti ama biz de bittik, haydi eve dönelim,” dedi Oruç.
Sevcan hemen sızlanarak “Ya ama hemen eve dönülmez ki, o kadar yol geldik azıcık gezelim.”
Oruç rahatsız olmuş şekilde “Sevcan sana kırk kere dedim ki iş için gidiyoruz. Gezmeyeceğiz. İş bitti, eve dönüyoruz. Uzatma.”
“Ama o ben gelmeden önceydi insan sevgilisini buralara kadar getirip gezdirmez mi?”
“E ben seni getirmedim ki sen kendin geldin!”
İkilinin dırdırından bunalan İso “Abicim, canım abim ve Seco” diye araya girdi. “Ben de bunaldım bezdim gidelim bir çay içelim kek yiyelim öyle döneriz. Haydi Seco sen arabaya git ben ikna ederim.”
Sevcan zaferle ellerini çırpıp arabaya doğru hızlıca yöneldi. Oruç protesto edemeden İso kızın onları duyamayacağı şekilde “Abi ben iki saat yolu Seco’nun dırdırı ile geçiremem. İkimiz de yeterince yorulduk kaldıramayız. Bak böyle arabayı gördüğüm ilk ağaca doğru sürerim.” Oruç haklılık payını görünce itiraz etmedi. Arabaya doğru yönelirken İso merakına yenik düştü. “Hem sen bu kızla cidden az zaman geçiriyorsun ha. O kadar yol gelinmiş insan sevdalığıyla bir çay da içmez mi?” diye Oruç’u test ederek sordu.
Oruç elini ensesinde gezdirerek “Bakma bu aralar yorgunum. Biliyorum da yani,” ne diyeceğini tam bilemeden derdini anlatamadı “çok sık boğaz ediyor beni.” Sonra düşünceli bir sesle “Bilmiyorum oğlum,” diye ekledi. İso bir şey demeden abisine baktı, konuşmayı devam ettirmek istiyor muydu onun karar vermesi için alan verdi. Oruç ise kendine sıkıp düşüncelerinden sıyrıldı. “Neyse şimdilik bir şey yok, kızı daha bekletmeyelim,” dedikten sonra arabaya yürüdü.
İso başını onaylamaz bir şekilde sağa sola sallasa da itiraz etmedi. Abisi, Sevcanla olan ilişkisi hakkında doğru düzgün derdini anlatmıyordu, bu da İso’nun canını sıkıyordu. Belli ki abisi çok mutlu değildi. Sevcanla bir gelecek hayal etmediğinden de emindi. Buna rağmen pek konuşmuyordu. Sanki konuşurlarsa ayrılmanın daha mantıklı olduğunu görecek bu da tatsız başka konuşmalara yol açacak diye ertelediğini düşünüyordu İso. Bunu düşününce de Sevcan’a biraz acıdı. Oruç’un onu sevmediği bu kadar barizken Sevcan’ın bu kadar ısrarcı olmasının nedeni gerçeği bilmesi ama Oruç’u sevdiği için bırakmak istememesinden mi yoksa elde etmek istediği şeyin Oruç’un kalbi değil soyadı olmasından mı tam karar veremedi. Yine de abisinin isteği üzerine daha çok üstelemedi.
Yolda nispeten daha sakin bir hava vardı. Herhalde İso’nun dediklerini uyarı olarak anlayan Oruç Sevcanla daha samimi konuşuyordu. Ormanlık bir alanda küçük küçük şelalelerin ve derelerin etrafına kurulmuş piknik alanına benzer bir yere geldiler. Farklı büyüklükte kabinlerin dağıldığı ortada masaların da bulunduğu, dev ağaçların altında güzel bir yerdi. Masaya yerleştirlerinde üçlü keyifli bir sohbetteydi. Oruç’un yanına oturup kafasını omzuna yaslayan Sevcan onaylayan gözlerle etrafı inceliyordu ki birden yüzünü buruşturup kafasıyla İso’nun arkasından bir masayı işaret etti. “Bunlar Koçari’ninkiler değil mi? Neydi şu mavi gözlünün adı, Çakmak mıydı ne?”
İso ve Oruç, Koçari kelimesini duyar duymaz dikleşip Sevcan’ın işaret ettiği yere baktı. Kavgalarda çokça karşı karşıya geldikleri Çakır ve arada birkaç kez gördükleri Koçari konağında çalışan kız, Akça, sütlaç sipariş etmiş konuşuyordu. Karşılaştırkları her an onları parçalayacakmış gibi bakan genç adamın şimdi kızın karşısında eriyecekmiş gibi, hafif şapşal bir ifadeyle oturduğunu görmek İso’yu güldürdü. Belli ki bir randevudaydılar.
“Bunlar randevuya gelmişler. Ben de Koçari burada sandım,” dedi Oruç. Onun için Sevcan’ın anonsunun bir haber değeri yoktu ama Sevcan çaktırmadan dikizlediği masadakilerin fotoğrafını çekti.
İso kendi kendine gülümseyerek önüne dönüyordu ki sol tarafında bir masa gözüne çarptı. Abisinin dediği gibi Adil Koçari burada değildi ama Fadime Koçari birkaç masa ötelerinde karşısında Eyüphan salağıyla oturuyordu. Göğsünde rahatsız edici bir sıcaklık hissetti. Çenesi kasıldı, birden tüm keyfi kaçtı. Bunların burada ne işi vardı ki? Daha da önemlisi neden ikisi baş başaydı?
Fadime Koçari’yi inceledi. Gündelik kıyafetlerini giymişti, öyle fazla bir şekilde süslenmemişti. Saçı her zamanki gibi at kuyruğu yapılı ama arada renkli boncuklarının takılı olduğu örükleri gözüküyordu. İso’nun duyamadığı bir şeyden bahsederken arada sütlaçını yiyordu. Pek olağanüstü bir durumda değil gibiydi, hele arka masadaki Akça ve Çakır’ı düşününce Koçari kızında farklı bir şeyler yoktu. İso sonra gözlerini kızın karşısındaki adama çevirdi. Tamamen farklı düşüncedeydi şimdi. Eyüphan’ın Fadime’ye olan bakışlarını bir kez görmesi hislerini anlamak için yeterliydi. Belli ki bir şekilde randevulaşmışlardı. Sevgililer miydi İso bunu bilmiyordu ama içinden koşup şu salağa bir tane yumruk çakası gelmişti. Bir Koçarili görünce saldırma isteği yeni bir şey değildi ama şunun da farkındaydı ki Eyüphan’a olan nefreti farklı bir biçimdeydi.
Masasından hala onları izlerken Eyüphan’ın dediği bir şeye Fadime’nin güldüğünü gördü. İstemsizce rahatsız olduğunu gösteren bir ses çıkararak kafasını önüne çevirdi. Ses, Oruçla muhabbet eden Sevcan’ın dikkatini çekti ve merakla etrafına bakındı. Çok geçmeden İso’nun sinir kaynağı masayı ve masada oturanları tespit etti. Heyecanla Oruç’un kolunu sıkarak “Oruç bak şuradaki Koçari kızı değil mi?” dedi.
Oruç, Sevcan’ın gösterdiği masaya baktı, “Evet,” dedi. Etrafa biraz daha bakındı, gözleri Adil Koçari’yi arıyordu. “İnşallah Koçari burada değildir, onunla uğraşacak enerjim yok,”dedi yorgun bir şekilde.
Sevcan sesinde dedikodu yapmanın heyecanına özel bir tonla “Bunlar randevulaşmışsa abisinin yakınlarda olduğunu sanmıyorum,” dedi keyifle.
İso kafasını sertçe kaldırıp asabi bir ses tonuyla “Ne randevusu kızım? Oturmuş tatlı yiyorlar sadece.” Dedi.
Sevcan bu sefer de Fadimelerin masasının fotoğrafını çekiti, sonra keyifle eğilerek “Ne yediklerinin önemi yok kimlerle yediklerinin var, bakın arkada da diğer ikisi randevulaşmış belli ki gizlice çiftler olarak gelmişler,” dedi ve devam etti “Zaten ben bu ikisinden bir şeyler bekliyordum.”
İso’nun siniri iyice bozulmuştu. “Hayırdır Fadime Koçari ile mektup arkadaşı mısınız? Nereden bekliyordun Seco?”
Sevcan İso’ya ‘Salak mısın?’ der gibi baktı. “Hayır tabii ki de. Ama sadece ben değil köydeki herkes biliyordur. Bu Eyüphan, Koçari köyündeki diğer genç erkeklere gözdağı veriyormuş, ‘Fadime Koçari benim’ diye geziniyormuş. Hatta geçen gün Şefika Abla tezgahta anlattı, bunların ahırlarında çalışan Rizeli bir veterineri dövmüş, adam işi bırakmış memleketine geri dönmüş.” Keyifle çayını eline alıp bahsi geçen masaya manalı bakışlar attı. “Kesin randevudalar bunlar.”
Keyfi kaçan İso kafasını salladı. “Tabii buldu Adil Koçari’nin kardeşini bırakmaz, kapağı sağlam yere atması lazım. İyi tezgah kurmuş. Koçariliden ne beklenir zaten?”
Oruç bu tepki karşısında şaşırmıştı. Kaşlarını kaldırıp “Belki seviyordur illa hesap kitap mı olması lazım?”
İso gözlerini iyice açıp abisine ‘Ciddi misin?’ bakışı attı. “Bir insan Fadime Koçari’nin nesini sevsin? Tüm gün dağ tepelerinde keçiler arasında geziniyor, dağdan inse elinde tabanca bizim köye sataşıyor, kavgaya karışıyor. Senden benden çok çatışmaya katılmıştır.” Dedikleri de doğruydu Fadime maşallah her kavganın ya ortasında ya da sonuna doğru katılmış oluyordu. Esme yengesi de tüfekliydi evet ama Fadime Koçari’de farklı bir şey vardı. Belki bir Koçari olduğu için o namlunun hep İso’ya dönük olması dikkatini çekiyordu. Hep tetikte görünüyordu, kendini koruma altına almış gibi. Deniz taşsa yerinden kıpırdamaz gibi. E o halde bu kızın bu kaypak adamın yanında ne işi vardı? O salak bu kızın yanına hiç yakışmıyordu.
“Her kör satıcının bir kör alıcısı vardır,” dedi Sevcan bilmiş bir şekilde. Dedikodu malzemesi de elde ettiği için gayet hoşnut görünüyordu, masanın birkaç fotoğrafını daha çekti.
İso masaya dönüp tekrar baktı, Eyüphan yine gülümseyerek bir şeyler söylüyordu, kafasını yana yatırmıştı. Karşısında ise Fadime Koçari kollarını kavuşturmuş oturuyordu. Derken Çakır ve Akça yanlarına geldi, bir şeyler söyledi. Fadime “Tamam” dercesine kafasını salladı. İkili yanlarından ayrılıp kapıya yöneldi. “Çok geç çıkmayalım,” diye seslendi Fadime. Çakır arkasına dönüp “Yarım saate geliriz,” diye cevap verdi.
Yaklaşık on dakika sonra çaylar içilmiş tatlılar yenilmişti -İso’ya göre çay bayattı, tek kaşık yemediği sütlaçın da kalitesiz olduğunu iddia etti- Koçari’nin masasına gereğinden fazla kaçamak bakışlar atılmış ama bunu masada kimse fark etmediği için bir sorun yoktu. Yine göz ucuyla masayı izlerken Sevcan Oruç’a biraz yürümeyi teklif etti. Oruç “Olur,” dedikten sonra İso’ya “Sen de gelecek misin?” diye sordu. Sevcan’ın suratının düştüğünü gören İso, zaten onunla biraz daha vakit geçirmek istemediğinden “Yok siz gidin 20 dakikaya arabanın önünde buluşalım,” dedi sonra Sevcan’a bakarak “Bir dakika bile geç kalırsanız tek dönerim ona göre.”
Sevcan yüzünü buruşturup ayağa kalktı, Oruç da İso’ya göz kırparak bir derdin mi var işareti yaptı. İso üstündeki negatif havayı yalandan atarak gülümsedi, “Valla çift görmekten midem bulandı, ben biraz kafa dinleyeceğim.”
Oruç gülümseyip İso’nun omzuna bir şaplak indirdi, Sevcanla beraber çıktılar. Abisi gider gitmez kafasını hemen sol taraftaki masaya çevirdi Eyüphan’ın ayağa kalkıp arka taraflara yürüdüğünü gördü. Oturma yerlerinden uzaktaki bir kabin doğru yürüyordu. Telefonunu da masada bıraktığını görünce İso pek de düşünmeden cebinden bir miktar para çıkartıp masaya bıraktı, Fadime Koçari’ye görünmeden adamı takip etti. Eyüphan’ın tuvalete yöneldiğini anlayınca da hızlıca diğer taraftan dolanıp adamın karşısına çıktı.
Tam kapıda karşısında İso Furtuna’yı gören Eyüphan’ın eli istemsizce silahına gitti. İso ise suratında karşısındakini sinirlendirecek bir gülümsemeyle “Cık cık cık” seslerini çıkardı. “Çok ayıp o kadar insan içinde hemen silaha sarılıyorsun. Milletin de tadı kaçacak burası aile mekanı. Valla silah çıktı mertlik bozuldu.”
“Mertliği senden mi öğreneceğim Furtuna,” dedi Eyüphan. İso adamın suratını inceledi de masadaki kaypak gülüşünden eser kalmamış, kavgaya hazır çatık kaşlarla ona bakıyordu. Eyüphan’ın keyfinin kaçması onu keyiflendirmişti.
“İstesen de öğrenemezsin ya neyse. Sizin şu saatlerde keçilerin peşinden koşmanız gerekmez miydi? Adil Koçari biliyor mu kardeşiyle gezmeye çıktığını?” Karşısındaki adamı yoklamak istedi.
“Sana ne bundan Furtuna işine bak tepemin tasını attırma,” şeklinde bir kaşılık almıştı.
İso’yu en rahatsız eden şeylerden biri de buydu. Koçarililerle her konuşması ‘seni şöyle atarım, böyle tutmam, şöyle vururum’dan öteye gidemiyordu. Annesinin dediği gibi bunlar dağlı yabani insanlardı halbuki İso ne kadar medenice sorular sormuştu.
“Ha anladım kaçak buluşuyorsunuz ama şimdi bir tarafın tutuştu patronun öğrenir de sana şamar atar diye öyle mi?” diyip küçük bir kahkaha attı. “Ula adamdan bu kadar korkuyorsan kardeşine hiç yanaşmamalısın.”
“Haddini aşma Furtuna, Fadime’nin adını da ağzına sakın alma.” Eyüphan sinirini sakinleştirmek için ellerini yumruk yapmış ama her an savurmaya hazır görünüyordu.
İso şaşırmış masum bir ifadeyle omuzlarını da kaldırarak “Ula adını anmadım ki?” dedi. “Ama bilader bak benden sana söylemesi, erkek erkeğe konuşuyoruz, bu kızın sende gönlü yok gibi. Bence hiç uğraşma.”
Eyüphan’ın şimdi sabrı taşmış İso’nun iki yakasından tutup arkasındaki duvara yasladı. “Fadime hakkında bir daha konuşma Furtuna, seni kimse alamaz elimden.”
İso’nun aklından bir saniyeliğine adamın çenesine sıkı bir yumruk indirmek geçti. O kim oluyordu da yakasına yapışabiliyordu? Derin nefes alıp Eyüphan’ın onu etkilemediğini gösterircesine tekrar gülümsedi. “Ula bir şey demedim ne asabi adamsın. Erkek erkeğe konuşuyoruz diye fikir belirttim.”
“Erkekliği şu dünyada en son senden öğrenirim.”
“Valla ben de senin gibi biriyle zamanımı harcamazdım zaten. Şimdi yakamı bırakırsan ben misafirlerimin yanına geri döneceğim. Ha ama istersen burada birbirimize tabure de fırlatabiliriz ama önceden uyarayım avukatımız da hemen masada oturuyor. O nedenle ben pek nezarethanede kalmam gibi ama sen illa ki ‘beni döv’ diyorsan o zaman döverim.”
Eyüphan, İso’yu süzdü. Gerçekten de iş görüşmesine gidiyormuş gibi giyinmişti. Fadime burada olmasaydı, bu adamla sabaha kadar dövüşürdü ama ona zaman harcayamazdı. Sinirle İso’nun yakasını bıraktı erkekler tuvaletinin kapısını itip içeri girdi.
İso kısık sesle gülerek tuvaletin yanındaki odaya yöneldi. Masadan kalktığında aklında bir şey yoktu ama madem Eyüphanla konuşmuştu, burada olduğunu göstermişti, Fadime Koçari’ye uğramamak ayıp olurdu. Ama bu sırada Eyüphan’ı ayağının altında dolanmasını da istemiyordu.
Tahmin ettiği gibi oda temizlik malzemeleri ile doluydu. Aklına gelen fikri uygulamak üzere uzun bir paspas aldı. Erkekler tuvaletinin dış kapısının koluna da geçirerek çapraz bir şekilde koydu. Bu kapının açılmasını bir süre engellerdi. Daha sonra eşyaları biraz daha karıştırınca “TUVALET KULLANIM DIŞIDIR” yazılı ayaklı tabelasıyı aldı. Kaldıkları mekanda tuvaletleri oturma yerlerinden uzakta ayrı bir küçük kulübe benzeri yapıya koydukları için garsonlar veya çalışanlar buraya neredeyse hiç gelmiyordu, kadınlarınki de başka bir kabindeydi. Tabelayı da gelenleri yarı yoldan çevirsin diye uygun bir yere bıraktıktı, Eyüphan’ın bir süre bulunmayacağından emin bir şekilde masaların olduğu tarafa yöneldi.
Fadime Koçari sandalyesinde bacak bacak üstüne atmış, bir bacağını sallıyordu. Bir yandan örükleriyle oynarken gözünü yukarıdaki dallara dikmiş, kuşları izliyordu. İso gözlerini ondan ayırmayarak ona doğru ilerledi. Fadime suratında beliren bir gülümsemeyle kahkaha atınca onun baktığı yere gözlerini çevirdi ama neye güldüğünü göremedi. Kızın suratında etrafındaki güzelliklerin farkındalığına varınca gelen bir takdir ve büyülenmiş bakış vardı. İso’nun yaklaştığını bile fark etmedi.
Genç adam teklifsizce masada karşısına oturdu. Fadime geleni Eyüphan sanmış olacak ki gözlerini tepedeki ağaç dallarından ayırmadan “Geldin mi? Çakır’ı ara da geri dönelim abim aradı,” dedi.
“Abinden gizli mi geldiniz hayırdır?” dedi İso.
Fadime, İso Furtuna’nın sesini duyunca irkildi, neredeyse sandalyesinden düşecekti. Eli hemen silahına gitti. İso homurdanıp gülme arasında bir ses çıkardı. Koçarililer çok tahmin edilebilir davranıyor.
“Sen nereden çıktın Furtunacık?” dedi Fadime suratında hoşnutsuz bir ifadeyle.
“Sürpriz yumurtadan,”dedi gözlerini devirerek, “Nereden olacak iş görüşmemiz olacak burada erkenden geldim.” Sabırsız bir şekilde ellini sallayarak ekledi, “Silah milah da çıkarma, kendi başını yakarsın.”
“Git o zaman kendi masana otur ne halt edersen et,” diye karşılık verdi Fadime. İki dakika huzura ermiş, ağaçların kuşların sesine kendini kaptırmışken karşına çıkmasını istediği son kişilerin başında geliyordu İso Furtuna.
“Gideceğim gideceğim de çok telaşlandın, sahidenden de kaçak mı geldin?” diye göz kırptı. “Abine söylemem merak etme, pek konuşmuyoruz.”
“Sen ne yapabilirsin ki ben merak edeceğim?” dedi Fadime küçümseyerek. Bu sefer suratının düşme sırası İso’daydı. Fadime Koçari’de en sevmediği şey herhalde bu özelliğiydi. Nasıl yapıyordu İso hiç anlamıyordu ama bu kız bir şekilde onun kaygısız havasını yerle bir ediyordu.
“Eyüphan nerede?” diye sordu kız. “Ne bileyim nerede sevgilinin çetelesini mi tutuyorum?” diye cevapladı İso. Fadime gözlerini devirdi ama İso’nun sevgili kelimesine itiraz etmemesi İso’yu biraz daha bozdu.
“Furtunacuk, düzgün cevap ver. Bir şey yaptıysan...”
“Ula ne bileyim! Yeni geldim görünce selam vereyim dedim. Eyüphan’ı görmedim bile,” diye yalan söyledi.
“Yeni geldin o zaman nereden biliyordun yanımda biri olduğunu ‘gizli geldiniz’ dedin?”
İso bir şey demeden masadaki iki yenilmiş sütlaç kasesini gösterdi. Fadime sessizleşti. Etrafına bakındı. Eyüphan burada İso’yu görürse sorun çıkabilirdi. “İyi o zaman kendi masana git,” diyerek karşısındaki adamı kovdu.
İso bir kez daha zorladı, “Kusura bakma, randevunuzu bozuyorum sanırım.”
Fadime dayanamayıp bir elini sinirle savurarak “Ne randevusu be?” dedi. Daha sonra sandalyesinde daha dik oturarak “Seni ilgilendirmez zaten hayde git,” dedi. İso Furtuna tam bir at sineği gibi kovduğunda asla gitmeyip vızır vızır ses çıkartarak rahatsız ediyordu. Olası bir kavganın tantanasıyla uğraşmak istememesi de cabasıydı. Bütün gün Çakır ve Akça’nın göz süzmelerine, flörtleşmelerine tanık olması yetmiyormuş gibi baş başa kaldıklarında da Eyüphan’ın flörtleşme çabalarını püskürtmeye çalışmıştı, yeterince yorgundu.
İso sonunda istediği cevabı almıştı. Demek ki bir randevuda değillerdi, büyük ihtimalle Çakır ve diğer kızı buluşturmaya gelmişlerdi ama kılkuyruk fırsattan istifade Fadime Koçari’yi sıkıştırıyordu. Eyüphan’ı tuvalete kilitlediği için zaten pişmanlık duymuyordu da bir nevi Fadime Koçari’yi kurtarmış olduğu için kendini beyaz atlı prens triplerine soktu.
“İyi bari,” diyerek ellerini başının arkasına koyup geriye yaslandı “hiç de yakışmıyorsunuz zaten.”
Fadime aldığı cevap karşısında şok olmuş ağzı bir karış şekilde karşısındaki adama baktı. “Sen ne hakla yorum yapıyorsun ulan benim yanımdakilere? Ayrıca sana ne ula?”
“Eyüphan salağı bir de Koçari damadı olursa iyice boş konuşur kafamızı şişirirdi ondan dedim. Yoksa bana ne senin sevgilinden.” İso gözlerini gökyüzünden ayırıp kıza çevirdi. “Gerçi senle evli olan adama daha çok acırım ya.”
Fadime’nin sinirleri gerildi. Bu hayvan nasıl onunla öyle konuşabiliyordu? “Furtunacuk ya niye geldiğini söyle ya da defol git!”
“Ula toplantı için erken geldim, beklerken iki dakika burada oturayım yoksa garsonlar durmadan sipariş için rahatsız edecekler.” Tek kaşını kaldırıp “Çok rahatsızsan sen git.”
“Ben niye gidiyormuşum benim masam burası!”
“Yemedik masanı ula!”
“Kalksana masamdan!”
“Kalkmayacağım, çok istiyorsan sen kalk.”
“Kalk dedim!”
“Kalkmayacağım dedim!”
“Ulan!”
Fadime sandalyesinde arkasına doğru döndü, İso silahına davrandı sanıp kendini toparlarken masaya çantasından çıkardığı paraları bıraktı. “Valla seninle uğraşmaya ne hevesim var ne halim. Biraz daha sesini duyarsam da vuracağım seni, en iyisi katil olmadan ben gideyim.”
“Kaçıyor musun Fadime Koçari? Senden beklemezdim.”
Bu lafın üzerine Fadime hareket etmedi. Mantıklı olanın gitmek olduğunu biliyordu ama inadı mantığına galip geldi. Karşısındaki adamın da istediğinin bu olduğunu anlamıştı ama ‘kaçmak’ lafını kendine yediremedi. Derin bir iç çekip sakinleşmeye çalıştı. Ellerini masaya koydu. “Sen çok mu yalnız kaldın Furtunacık? Konuşmaya pek istekli gibisin.”
Furtunacık lafının onu rahatsız ettiğini saklamadan kafasını yana yatırdı İso. “Yalnızlık değil de zaman geçiriyorum.”
Fadime onun hareketini taklit edip kafasını yana doğru yatırdı ve çok sahte bir tatlılıkla “Dikkat et de ben sana geçirmeyeyim,” dedi.
“Ooo çok korktum,” dedi İso yalandan titreyerek.
“Ses çıkarma yeter,” dedi Fadime. Bu sefer kaşları çatık bir şekilde kuşları izlemeye başladı tabii karşısındaki Furtuna tehlikesini göz ucuyla takip ediyordu. İso da dediği gibi sadece oturmaya gelmiş gibi sessizce masa oturmaya devam etti.
Bir süre konuşmadan oturdular. Çevre masalarda çok az insan vardı. Onların sesi de yakında akan derenin ve tepelerindeki kuşların sesine karışıyordu. Fadime için oldukça rahatlatıcı bir yerdi, tabii karşısında oturan düşmanı sayılmazsa. Tam İso’nun varlığına alışıyordu ki genç adam kendini hatırlattı.
“Sen neye bakıyorsun o kadar dikkatli?”
“Ne?” dedi Fadime kafasını çok çevirmeyip göz ucuyla İso’ya baktı.
“Masaya gelmeden önce gördüm bir şeye bakıyordun yukarıda,” dedi İso “Gülüyordun da neye gülüyordun?”
Fadime geriye attığı başını düzeltip sorgulayan bakışlarla İso’ya baktı. “Niye sordun?”
“Merak ettim,” dedi rahat bir şekilde İso.
Fadime İso’yu tartarak bakmaya devam etti, “Kuşlara bakıyorum.”
“Onu anladım,” dedi İso gözünü devirerek “Sen neye güldün göremedim.”
Fadime konuşmaya pek anlam veremese de cevap verdi “Bir tane kuş yerinde durmuyordu, diğerlerine sataşıyor gibiydi ona güldüm.” Tek kaşını kaldırdı “Rahatladın mı?” diye sordu.
İso kafasını salladı, gözlerini yukarıya çevirdi. Aradığı belli bir şey var gibi bakındı, mavi gözleri her bir dalı tarıyor Fadime’nin anlattığı kuşu arıyordu. Aradığı şeyi bulunca eliyle yerini işaret edip Fadime’ye döndü “Şu kuş mu?” diye sordu. Fadime’ye döndüğünde onun yüzünde sakin bir ifadeyle onu izlediğini gördü. İso’yla göz göze gelince bakışlarını kaçıran Fadime, İso’nun işaret ettiği yere baktı.
Gerçekten de bahsettiği deli kuş oradaydı. Yine bir daldan diğerine atlayıp, dala konmuş diğer kuşları kaçırıyordu. “Evet o,” dedi kuşa bakarak. İso kendi kendine kafasını sallayıp kuşa döndü. İkisi bir süre daha sessizce kuşu izledi.
Ortamdaki bu sakinlik Fadime’yi rahatsız etmeye başlamıştı. İso Furtuna ile kavga etmeden geçen en uzun süre olmuştu herhalde. Daha fazla yanında durmasını istemedi, “Tamam yeter git, toplantınız için masa mı ne hazırlıyorsan onunla uğraş.”
“Bir şey yapmıyorum ki! Rahatsız etmeden sessizce oturuyorum.”
“Varlığın rahatsız ediyor Furtunacuk! Bir şeyler çeviriyorsun hissediyorum.” Gözlerini kısarak İso’ya dikkatlice baktı. Yalan söylemekte usta olan İso’nun suratında bir saniyeliğine beliren ‘yakalandım’ ifadesi kuşkularını doğruladı. “Çıkar ağzındaki baklayı.”
İso sahte bir şaşkınlıkla “Valla ne desem ki söyleyecek bir şeyim de yok. Dur bir düşüneyim…” dedi. Dirseklerini masaya dayayıp çenesini avucuna dayadı bir yandan da sağ el işaret parmağını düşünür gibi şakağına dokundu. Gözleri yukarıya bakarken bir yandan da mırıldanıyordu. “Heh! Buldum!” dedi neşeyle. İki elini de masaya koydu, neşeli havası bir anda silinmişti. Suratında tehlikeli bir ifadeyle konuştu “Senin abin olacak o adi-”
“Düzgün konuş ula abim hakkında!”
“Bizim çay taşıyacak tır filosuna zarar vermiş.” İso öfkeyle Fadime’ye doğru eğildi.
Fadime suratına keyifli bir tebessüm yayıldı. “Çok geçmiş olsun, bir kaza mı oldu?”
“Araçlar yola çıkamadı ki. Sağolsun hepsi durduğu yerde perte çıktı.”
“E cana geleceğine mala gelmiş, ağlamayın o kadar,” dedi Fadime. “Ayrıca abim yapmamıştır öyle bir şey.”
İso homurdanarak “Kimi kandırıyorsun Koçari? Yepyeni filo tam da abin ve o manyak Gezep’in etrafta görülmesinden bir gün sonra bozuluyor. Siz yaptınız.”
“Hayırdır Furtunacuk, ağzımdan laf alıp savcılığa mı şikayet edeceksin? Yoksa üstünde kayıt cihazı mı var?” dedi Fadime gülerek. Sonrasında boğazını temizleyip masanın üstünden o da İso’ya doğru eğildi, yarı bağırarak bir spiker gibi “Kayıtlara geçsin, biz bir şey yapmadık. Bu salakları hurda filo satmışlar onlar da hırsını bizden çıkarıyor. Ama yalan yok, ” dedi, gözlerini meydan okur gibi İso’ya dikip, “zarara uğramanız beni pek mutlu etti.”
İso güldü. “Ula siz bizi ne sanıyorsunuz? Koskoca Furtuna ailesi üç beş tır çalışmadı diye zarar mı edecek?”
Fadime ‘üç beş’ tır olmadığını biliyordu, abisi –kesinlikle sorumlu olmadığı- arızalardan tır filosunun ve geciken teslimatların uğratacağı zarardan Fadime’ye bahsetmişti ama tabii bu bilgiyi karşısındakiyle paylaşmadı. Onun yerine “E ne diye geldin ağlıyorsun burada?” dedi.
“Bedelini ödeyeceksiniz demeye geldim,” dedi İso buz gibi bir sesle.
Fadime ensesindeki saçların dikeldiğini hissetti. “Ulan eğer abime bir şey yapmaya kalkarsan-”
“Korkma hemen Fadime Koçari, abine bir şey yapmayacağım,” dedi İso sonra biraz düşünüp ekledi “Fiziksel olarak yani.”
“Napacaksın, kapı zilimizi durmadan basıp kaçacak mısın? Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın Furtunacuk," dedi Fadime son kelimeyi bastırarak. İso’nun Furtunacuk kelimesini her duyduğunda kasılan çene kasları ona keyif veriyordu.
“Görürüz bakalım kim kimi yakıyor.” İso gözünü kapıya çevirdi, içeri giren abisi ve Sevcan’ı gördü. Oruç İso’nun kiminle oturduğunu görünce Sevcan’a olduğu yerde beklemesini söyleyip onlara doğru hızlı yürüdü.
“Abiciğim hoşgeldin,” diyerek yerinden kalktı İso “Ben de Fadime Koçari’ye aylardır peşlerinden koştukları fabrika binası ve arazisini sabah aldığımızı anlatıyordum. Sağolsun pek sevindi.”
Fadime kaşlarını çatarak ayağa fırladı. “Ne diyorsun ulan sen?”
“E konuştuk ya o kadar,” dedi İso masumca “Tırların bedelini ödeyeceksiniz dedim, sen de boş tehditler savurdun. Ben ne anlatıyorum yarım saatir? Ha, tırlar konusunda da sevinciniz kursağınızda kaldı, kusura bakmazsınız artık.”
“Ulan orası sizin işinize yaramaz ki tesislerinizden çok uzakta!”
“Doğrudur ama önemli olan artık sizin işinize de yaramaması,” dedi büyük bir ciddiyetle.
Fadime kulaklarına inanamadı. “Sırf biz almayalım diye koca araziyi, binayı satın mı aldınız?"
“Hee” diye onayladı İso. Çok normalmiş gibi ellerini cebine atıp parmak uçlarına kalkıp sallandı hafifçe. “Ama orayı kullanacak bir şeyler buluruz.”
Fadime ağzı bir karış açık, karşısındakinin söylediği deliliği anlamak istercesine bu sefer Oruç’a baktı. Oruç omuzlarını kaldırıp “Valla ben doktor adamım anlamam o işlerden. İmza için geldim ama biladerim karar vermişse vardır bir bildiği.”
İso abisinin cevabına sırıtarak cevap verirken Fadime “Sırf başkası almasın diye milyonluk harcama yapmak mı mantıklı?” dedi.
“Harcama milyonluk ama,” dedi İso parmağı ile Fadime’nin suratını işaret ederek “ ha bu ifaden paha biçilemez Fadime Koçari.”
Oruç kafasını eğip kahkahasını bastırmaya çalışırken İso kendini hiç saklamıyordu. Fadime içinde biriken öfkeyle sandalyesinden çantasını kapıp çıkışa doğru ilerledi. Sevcan’ın yanından bir hışımla geçerken telefonunu çıkartıp abisinin adını arattı. Tam arayacakken “Fadime Koçari!” diye ismine seslenildiğini duydu. Çantasını omzuna atıp bir hışım sesin sahibine döndü. “Ne var ula!”
İso suratından yumrukla silmek istediği bir gülüşle aralarındaki mesafeyi koşar adım kapıyordu. Arkada Oruç’un Sevcanı arabaya doğru diğer tarafa yönlendirdiğini gördü. İso Fadime’nin karşısına gelince “Bir şeyi unutmadın mı?” diye sordu.
Fadime kaşları çatık ona baktı. Masaya parayı koymuştu, çantası yanındaydı bu salak ne demeye çalışıyordu?
İso kızın suratındaki ifadeden neyi unuttuğunu bilmediğini anlayınca gülümsemesi daha da büyüdü. İyice yaklaştığı kızın suratına biraz daha eğildi. Karşısındakiyle oynar gibi, flörtöz bir sesle konuştu, “Bir düşün bakalım neyi unuttun.”
“Sabrımı zorluyorsun Furtuna, diyeceğini de suburlan git.”
İso samimi bir mutlulukla sol elinde tuttuğu telefonu uzattı. “Eyüphan’ı diyorum hiç arayıp sormuyorsun.” Fadime gözlerini İso’nun uzattığı ele çevirdiğinde Eyüphan’ın telefonunu gördü. Yarım saattir ortada görünmeyen Eyüphan’ı, Çakır’ı ve Akça’yı hatırladı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Ulan...” diye tekrarlarken artık kendini tutmayı bıraktı, sağ eli uçarcasına belindeki tabancaya gitti. Tabancıyı durduğu yerden çıkardı ama önündeki adamın suratına doğrultamadan İso’nun boştaki elinin bileğini kavradığını hissetti.
“Bırak ulan beni,” diye kolunu kurtarmaya çalışırken sol eliyle İso’nun yakasına yapıştı.
İso karşısında cüsse olarak ufacık kalan Fadime’yi hızlıca süzdü. Silahı elinden alınsa bile kızın İso’nun boyunu posunu önemsemeden üstüne atlayıp boğazlayacağını görebiliyordu. Bir yandan onu sabit tutmaya çalışırken daha da sinirlendirmeden edemedi. “Ulan teşekkür edeceğin yerde silah çekiyorsun. Çok sıkılmış görünüyordun insanlık edelim dedik. Adam öldürdük sanki alt tarafı tuvalete kilitledim. Sen de maşallah hiç yokluğunu fark etmedin.”
Fadime hareket etmeyi bıraktı. Demek bu Furtuna daha önceden gelmişti, masalarını bile gözetlemişti. Eyüphan hakkında yaptığı yorumlar canını sıkmıştı çünü Fadime gerçekten de adamın varlığını unutmuştu. Haklı nedenler vardı, sonuçta Furtuna ile tek kalınca tüm dikkatini ona vermek zorunda kalmıştı.
İso da artık gülümsemiyordu. Fadime’nin hareket etmeyi bırakması üzerine o da kızın bileğini yavaşça bıraktı ama geri çekilmedi. Kızın suratındaki ifadeyi anlamlandırmaya çalıştı ama bir sonuca varamadı. Başka bir şey söyleyecekken kornası sesi ile irkildi. Şaşkınlıkla etrafına bakarken biraz uzakta arabayı, içinde de onlara doğru bakan abisi ve Sevcan’ı gördü. Utanarak kendisinin de, aynı Fadime gibi, buraya geldiği kişileri unuttuğunun farkına vardı. Kendini hemen toparlayıp abisine elleriyle ‘geliyorum’ işareti yaptı. Fadime’ye doğru tekrar dönüp Eyüphan’ın telefonunu bu kez kızın suratının hizasında olacak şekilde uzattı. Fadime tek kelime etmeden telefonu aldı, Eyüphan’ı bulmak üzere mekanın kapısına yöneldi.
“Abine selamlarımız ilet,” diye seslendi kızın arkasından İso. Fadime buna da cevap vermedi ama kafası ‘ya sabır’ çeker gibi eğdiğini gördü.
“Ne oldu ula gelmek bilmedin,” dedi Oruç İso arabaya binerken. Arabayı çalıştırıp çıkışa doğru sürmeye başladı.
“Asıl siz gelmek bilmediniz, ağaç oldum masada beklerken,” diye lafı çevirdi İso. “Düşün ne kadar sıkıldım da Fadime Koçari ile konuşmak zorunda kaldım.”
“İso,” dedi Oruç yalan atma der gibi ses tonuyla.
“Ne?” diye cevap verdi anlamamazdan gelerek. Dikiz aynasından Oruç’un attığı sorgular bakışı umursamadan ön koltuktaki kadına dikkatini çevirdi. “Ee Seco, senin keyfin yerinde mi?”
Sevcan homurdanıp çantasından telefonunu oldukça asabi bir şekilde çıkartmaya başladı. Bunu yaparken de Oruç’a manalı ve öfkeli bakışlar atmayı da ihmal etmedi. İso ağzındaki fermuarı kapar gibi yapıp arkasına yaslandı. Araba çıkışa yaklaşırken camdan dışarı baktı. Biraz ileride ağaçlık yoldan Çakır ve Akça’nın el ele mekana doğru yürüdüklerini gördü. Dünyadan haberleri yok gibi yavaş yavaş yürüyorlardı. “En azından birilerinin keyfi yerinde,” dedi İso kendini tutamayarak.
Ön taraftan Oruç “Ne dedin?” dedi ve anlamaz şekilde aynadan İso’ya baktı. Sevcan da kafasını telefondan kaldırıp İso’ya döndü. “Bir şey demedim,” diye geçiştirti yine.
Araba, ev yoluna çıkmayı başarmıştı. Sessiz yolculukları devam ederken İso’nun düşünceleri yine Fadime Koçari’ye kaydı. Bugünkü zaferlerini hemen suratlarına çarpmak, suratının aldığı şekli görmek dediği gibi paha biçilemezdi. Eyüphan’ı da bir deliğe tıkamıştı. Şu an keyfinin yerinde olması gerekirken içinde bir huzursuzluk vardı.
Bugünün galibi olsalar bile bu düşmanlığın onu artık yorduğunu hissediyordu. Niye o da yaşıtları gibi boş boş gezemiyordu da durmadan bir çatışma halinde olmak zorundaydı? ‘Koçariler ne yapacak, nasıl karşılık verebiliriz, onlardan önce biz nasıl saldırırız’ diye düşünmeden sakin boş bir günü olmayacak mıydı? Neden Fadime Koçari’yi her gördüğünde kavgaya tutuşmak zorundaydı? Neden İso da Çakırla Akça gibi rahatça gezinemiyordu-
Düşüncelerine kaptırmışken telefonun ekranı gelen mesaj bildirimiyle aydınlandı. Fabrika şeflerinden biri mesaj atmıştı. İso ekran kilidini açıp şifresini girdi. 1608. 16 Ağustos. O gün. ‘İşte bu yüzden’ diye düşündü. Gözünün önüne beyaz mermerdeki kırmızı yazı geldi: ‘unutmak yok’
Gözünü sımsıkı kapattı, kalbini sızlatan acısı hiç geçmeyen acıyı hissetti. Bir süre acıya izin verdi, onu bastırmaya veya başka bir şeye dönüştürmeye çalışmadı. Arabanın asfaltta giderken çıkardığı ses ve sallantılar dışında etrafındaki hiçbir şeyşn farkına varmadan bir süre hareketsiz durdu, nefesini düzenlemeye çalıştı. Kendini hazır hissettiğinde gözlerini açtı, şefin mesajına cevap yazıp dikkatini arabadakilere verdi. Aklındaki düşüncelerden sıyrıldı, her zamanki rahatlığı ile öndekilere laf attı.
“Sizinle bir daha bir yere gitmem, ne kadar sıkıcısınız.”
