Work Text:
Fadime yatak odasının kapısına gözlerini dikmiş, bekliyordu.
Saat neredeyse gece ikiyi bulmuştu, ama Iso daha gelmemişti odaya. En son eve geldiğinde Oruç ile beraber bir odaya geçmişlerdi, ondan sonrada hiç görmemişti.
Fadime yerde olan yorgan ile yastığa baktı, sonra yine gözlerini kapıya dikti.
Gelmeyecek miydi?
İç çekerek sağ tarafına dondu. Yorulmuştu, omuzu halen sızlıyordu, gözleri uykusuzluktan heba olmuştu.
Ama bir türlü uyuyamıyordu.
Ne ara bu kadar alışmıştı, Iso’nun yanında ki varlığına? Niye bu kadar düşünüyordu, nerede olduğunu?
Gözlerini yumdu, kasılan vücudunu biraz da olsa rahata bırakmaya çalıştı.
Gecen gece yaşananlar gözünün önünde belirlendi.
Iso’nun yüzündeki acı, gözlerindeki kırgınlık, omuzlarında olan yük bir daha canlandı kapalı gözlerinin arkasında. Mezar taşındaki yazıyı aklından silemiyordu.
Kalbine saplanan ağrı bir an yine nefesini kesti.
Yorganı üstünden attı, yatakta doğruldu. Titreyen ellerini boynunda buldu, ama bir an bile içindeki fırtına durulmadı.
Tam ayaklanacakken, kapı o an açıldı.
Fadime dolu gözleriyle kapı aralığında duran Iso ile göz göze geldi.
O an sanki bütün dünya durdu. İçindeki kopan dalgalar, dışarıdaki şiddetli rüzgarlar, kulağındaki çınlamalar. Hepsi bir an yok oldu.
Sadece Iso vardı.
Iso gözlerini Fadime’den çekti.
“Rahatsız etmek istemezdim. Sadece pijamalarımı alacaktım.”
Iso dolapa doğru ilerledi, sakin ama o kadarda çabuk bir şekilde aradıklarını aldı ve geri kapıya doğru yöneldi.
“Nerede gidiyorsun?”
Fadime’nin sesi istemsizce çok zayıf çıkmıştı. Ellerini yavaşça boynundan indirdi, önünde birbirilerine kitlendi.
“Uyumaya.”
“Iso-“
Iso azda olsa, kafasını döndürdü. Fadime ne diyecekti, ne demek istediğini de bilmiyordu ama Iso’nun sesindeki o kararlılık bir an için endişe düşürdü yüreğine.
“Ben öbür odada yatacağım. Oruç uyuyor zaten, kimsede gelmez. Sana iyi geceler.”
Daha Fadime’ye ağızını açmaya müsaade etmeden odadan çıktı.
Kapının kapanma sesi ile Fadime kalakaldı.
Dolu olan gözleri sessizce yanaklarında aktı.
Iso güneş ile beraber uyandı.
Bir an için afalladı nerede olduğunu dair.
O kadar alışmıştı ki yerde uyanmayı, bir an için kafası karışmıştı.
Zaten bir gram aklı kalmıştı, oda kendini yitirmeye yer arıyordu.
Yataktan kalkıp yüzünü ovaladı. Derin bir nefes aldı. Patlamış dudağı sızladı, ama hiç de umrunda değildi.
Yüzündeki yaraların sızlaması yüreğindeki acı ile bir bile tutulamazdı.
Iso bir evin en küçük oğlu olarak bazı şeylere çok alışkındı. Amcasının hapise girmesi, Fatih abisinin gidişi, bütün veliaht yükü Oruç’un omuzlarına verilmesi, işleri sessiz sessiz öğrenip abisine doktor olma şansı tanıması, ama hiç bir zaman verdiği değeri görmemesi ne alışkındı.
Babaannesi onu severdi, ama Şerif için Iso’nun kaderini Koçari keçilerine emanet etmişti.
Annesi onunla sadece Koçarilere bir hamle yaptığında gurur duyuyordu.
Amcası ona baba yarısı olması gerekirken kan için, bir takıntılı sevda için, herkesi yakmaya, yıkmaya hazırdı.
Köşesinde sadece Esme yengesi ve Oruç vardı. Ama Oruç bile, bu lanet düşmanlığın içinde kayboluyordu. Ailesi ile sevdası arasında orta yolu bulmak için her verdiği karar başkasının canını yakıyordu. Esme yengesinin elinde büyümüştü, ama ailesinin yaptığı yanlışlardan Iso’nun bakacak yüzü bile kalmamıştı.
Iso ilk defa değer verildiğini Fadime’den duymuştu.
Baş parmağı alyansını döndürmeye başladı.
Duymuştu. Sevinmişti. Ama duyduğunu görmemişti. O iki cümle, hiç bir haraketine yansımamıştı.
Onunda değeri şartlara karşılıktı.
Iso yataktan kalktı, merdivenlere ilerledi. Yukarı kata ulaştığında, evin içindeki sessizlik bir nebze bile olsa içindeki yangını soğuttu.
Onlara verilen yatak odasının kapısına geldiğinde, eli kapının kolunda kaldı.
Bir an için bir kaç saat önce Fadime’nin dolu gözleri geldi aklına.
Fadime’nin ağlamasına dayanamıyordu. Yüreği el vermiyordu bir damla akmasına. Zaaf gibi bir şey olmuştu içinde, ama durduramıyordu her seferinde. Dokunamıyordu, silemiyordu o damlaları.
Ama Fadime…
Fadime yerini belli etmişti.
Herkes için akan o göz yaşları, Iso’nun canı için bir kere bile akmamıştı.
Ama alışkındı. Iso hem yalnızlığa, hem terk edilmeye, hem sayılmamaya öyle bir alışkındı ki, bu bile o kadar koymuyordu.
Kapıyı sessizce açtı.
Yatakda Fadime yoktu.
Tam eli ışığa uzanacakken, yerden gelen bir ses ile Iso durdu.
Gözleri yerdeki yorgana kaydı.
Kurşun acısı bile göğüsüne düşen o felaket sızıya yanaşamazdı.
Fadime Iso’nun yerine yatmış, kendini battaniyeye iyice sarmış bir şekilde uyuyordu.
Saçları Iso’nun yastıkına dağılımıştı.
Iso’nun elinden kıyılmış saçları, şimdi Iso’nun bıraktığı kokuya karışmıştı.
Iso kapıya yaslandı.
Kalbine düşen o küçük kıvılcıma söz geçiremiyordu. Aklının dediğini gönlüne diyemiyordu. Gün ışığında karşısında duran kadın, karanlıkta onun yokluğuna sığınmış.
En savunmasız olduğu haliyle, Iso’nun boşluğunda kıvranmış.
Bir an için Iso’nun içi yumuşadı.
Sadece bir an. Bir saniye.
Çünkü Fadime, Iso’nun bitirilmemiş bir cümlesine, Iso’yu toprağa bırakarak arkasına bakmadan gitmişti.
Yaslandığı yerden kendini düzeltti. Dolaba ilerledi, giysilerini aldı.
Son bir kez baktı. Fadime içinde böyle kalsın istedi. Olanlarla değil, olucaklarla değil. Sadece böyle. Sabah sessizliğinde, güneşin ilk ışıklarında, huzurlu bir uyukuda.
Saçları İsmail’in kokusunun üstüne ilk ve son kez sinmiş bir şekilde.
Fadime Gezep ile beraber Koçari dağlarına çıktı.
Abisi telefondaydı, Fadime’de karşı taraftaki çobanları gözetliyordu.
Bütün gün Iso’ya ulaşamamıştı, sabah uyandığında evden çıkmıştı zaten. Koçari’de olanları duyunca kendisi de evden hızla çıkmıştı.
Ne Koçari ne de Furtuna uşakları onu durdurmuştu.
“Gezep,” Adil telefonu kulağından indirdi, “Hazır ol. Sana İlyas konum atacak.”
“Tamamdır dayıoğli.”
Fadime abisinin kolunun altına girdi, kafasını ona doğru kaldırdı.
“Celal’i bulunca, keçilerin altında atarmıyık onu?”
“Onu köprüde sallandıracam,” Adilin sesi sertti, ama gözleri kardeşine her zamanki gibi şefkatli bakıyordu.
“Soramadım - sen iyi misin Tattaram?”
Fadime yutkundu.
Abisi onu iyi tanırdı. Onun öfkesini, korkusunu, sinirini. Adilin dünyası hapisten sonra hep kalan ailesine odaklıydı. Onun tam ortasında da, Fadime vardı.
Fadime’nin yükselmiş omuzları, hafif titreyen ellerini, alt dudağındaki diş izlerini görüyordu.
“İyim abim. Keçilerimizi bir bulalım, daha iyi olucam.”
“Abiye yalan?”
Bir an, Fadime hastanede ki o günü hatırladı.
Abisine demişti ki ‘o da bir canlı.’
Şerif’in Iso’yu harcaya bilme ihtimalinin onu bir nebze endişelendirdiğini hatırladı. Bir an kurdukları oyun çemberin de Iso sağ salim çıkar mı diye düşünmüştü. Çıkamazsa sonu nasıl biter diye korkmuştu.
Iso’nun yüzündeki taze morluklar canlandı gözünün önünde. Gecen sabah yaşadığı endişeyi hatırladı.
Sonra kendi ağızından çıkan kelimeleri…
“Yalan değil de, sonra konuşsak? Şimdi olmaz.”
Adil kardeşine bir kaç saniye baktı, sonra kafasını salladı.
“Koçari’ye gelin sonra. Konuşuruz.”
Fadime tam o an abisine nasıl gelemezlerdi diye bir bahane uydursa diye düşünürken, Adil’in telefonu çaldı.
Adil ekrana baktı, sonra aramayı cevapladı. Hoparlörü açtı.
“Söyle abim.”
“Abi,” Iso’nun sesi geldi, “Gezep yola çıktı mı?”
Fadime kaşlarını çattı - Iso durumdan haberdar olduğunu bilmiyordu.
“Yok daha değil. Ne oldu?”
“İlyas’a verilen bilgi yanlış. Ben Celal’in yerini buldum. Konumu sana attacam.”
“Iso sen niye Celal’in peşine düştün?” Fadime o an ağızına gelen ilk cümleyi kurdu.
O anki sessizlik Fadime’nin yüreğine oturdu.
“Bekleyeyim mi abi, yoksa halledim mi?”
Adil kardeşine baktı, sonra telefona. Fadime’nin yüzündeki ifadeyi ilk defa görüyordu. Iso’nun sesindeki yenilginlik, Fadime’nin yüzüne vurmuştu.
“Gezebi sana yolluyorum. Bekle, tek başına olmaz. Zaten hedeflerin desin, olmaz.”
“Yedi kişiler, bana fazla dokunmaz.”
“Ama bana dokunur. Ula kendini düşünmüyorsan, bari Fadime’yi düşün.”
Kardeşinin dolu gözleri o an Adil’in gözlerine deydi.
“Oradan Gezep ile beraber taş köprü’ye gel kardeşim.”
“Abi, ben burayı halledim, ondan sonra Furtu-“
“Iso. Taş köprü’ye gel.”
Yine sessizlik.
“Tamam abi. Eyvallah.”
Adil telefonu cebine koydu, sonra Fadime’nin çenesini tuttu.
“Şimdi anlaşıldı. Bir şey mi etti?”
Fadime kafasını iki yana salladı.
“Ben ettim.”
Adil kardeşini canından çok seviyordu. Yaptığı hatalardan sonra, odağı Fadime olmuştu. Onu büyüte bilmek, ona her imkanı sunmak. Fadime abisi gibi severdi - biraz deli dolu, ama en derinden. Kalbine aldıklarını bir daha bırakmazdı. Canını onlar için hiçe bile sayardı.
Ama Fadime, abisi gibi taşabilirdi. Adil gibi sivri, Adil gibi kırıcı olabilirdi. Adil gibi kesip atabilirdi, içi kan ağlaya ağlaya.
“Af edilebilir mi?”
Fadime dağlara baktı, evi bildiği yerlere.
“Ben olsam, beni affetmem.”
Adil bir an duraksadı. Kardeşinin bir damla göz yaşının nasıl yanağından indiğini izledi.
“Sen belki affetmezsin, ama Iso sen değil.”
Fadime dağları izlerken, keşke deniz olsaydı diye diledi.
Iso arabasından indiğinde, taş köprü fazlasıyla kalabalıktı.
Gezebin pikapı Iso’nun arabasının önünde durdu, sonra inip arka koltuktaki Celal’i indirdi.
Sürücü kapısına yaslanıp, Gezebin Celal’i itip itip köprünün ortasına götürmesini izledi.
İyi bağlamıştı adamın bileklerini. Elleri bembeyaz olmuştu.
Gezep bir kere Iso’ya da aynı muameleyi yapmıştı.
Köprüdeki karmaşayı izlerken, yanında duran pikapa bakmamıştı bile Iso. Biliyordu kimin geldiğini - Adil Koçari’nin pikapının sesini iyi biliyordu.
“Iso.”
Adil pikapın arkasındaki oğlağı kucağına almış, Iso’ya doğru yürüyordu.
“Efendim abi?”
“Hele sen şu minik Tattaramı bi tuttu ver. Kıymetlim olur.”
Iso neye uğradığını anlamadan, kollarında siyah beyaz bir oğlak ile buldu kendini.
Fadime öbür taraftan olanları izliyordu.
Abisinin minik Tattara dediği oğlak, Fadime’nin eline doğmuştu. O günü çok iyi hatırlıyordu, o minicik canın ilk dünyaya gelişini. İnatla dört ayak üstünde durmaya çalıştığını, abisinin ‘aynı benim Tattaram gibi bu’ diyip ona hep minik Tattara diye hitap etmesini.
Şimdi o oğlağın Iso’ya nasıl sokulduğunu izliyordu.
Iso’nun bir eli o küçük canı sabit tutarken, öbür eli ile montunun içine iyice yerleştirdi onu.
Fadime’nin yüreği bir kere daha sızladı.
Adil Koçari, İsmail Furtuna’yı keçi sürüsünün altına atmıştı. Fadime’nin canı için, Iso’yu o ince çizgide bırakmıştı.
Iso ise, Adil Koçari’nin bir lafı ile o keçilerin birisini kalbinin tam yanına yaslamıştı.
Iso bir adım attı, köprüye doğru.
“Iso.”
Durdu.
Ama Fadime’ye donmedi. Kızın gözleri Iso’nun gerilmiş omuzlarına baka kaldı.
“Bir şey diyeceksen, söyle Çeyrek Mafya.”
Fadime eli ne zaman, ne ara Iso’ya doğru uzanmıştı bilmiyordu, ama havada asıllı kaldı.
Çeyrek Mafya.
En son Iso ona böyle hitap ettiğinde, boşanma konusunu açtığı zamandı. Kendisi ona Furtunacuk diye seslenmişti.
Iso ise son sözünü Çeyrek Mayfa ile bitirmişti.
‘Boşanma sürecimiz vardı ya - onu hızlandıralım.’
“Abim… abim dediki, akşama Koçari’ye gelin.”
“Bakarız. Siz geçersiniz, ben sonra gelebilirsem, gelirim. Sen istersen kal orada, ben abimin yanında kalırım.”
“A-ayrı?”
Iso köprüde kopan adaleti izliyordu. Adil Celal’in yakasına yapışmış, Gezep ise ayaklarına örgülü bir ip bağlıyordu.
“Furtuna’da zaten rahat edemiyorsun. Ailenin yanında kal.”
Arkasında gelen o düzensiz nefes sesine donmedi Iso. Kendisine izin vermedi.
Eli oğlağın kulaklarının arasına gitti. Uslu uslu kucağında duran keçiyi sevdi.
O an, Adil’in sesi yankılandı.
“Sen benim hayvanlarımı sallarsın, bu karda kışta? O yetmezmiş gibi, benim damadıma racon kesersiniz, ha?”
Iso’nun yüzünde hiç bir ifade yoktu.
Fadime bir adım attı. Gözünün ucundan görebiliyordu onu artık Iso. Aynı hizaya geldiler.
“Şimdi şöyle bana, Celal. Bir kaleş için, sallanmana değer mi?”
Celal sadece inledi.
“Söylesene Celal. Deydi mi?”
“Deymedi!”
“Ne dedin?”
“Adil kurban olayım, yapma!”
“Deydi mi lan?”
“Deymedi!”
Adil Celal’i köprünün raylarına yaslamış, kafasını aşaya doğru salmıştı.
“Deymedi ha? Bunu bir de Eyuphan’a söyle.”
Çakır durduğu pikap’ın arka kapısını açtı. İçinden Eyuphan’ı çekip çıkardı.
Fadime yutkundu. Iso’ya baktı.
Iso’nun ifadesiz yüzü Fadime’yi korkutmaya başlamıştı.
Bir yabancı gibi olan biteni izliyordu. Sanki olan bitenler ona hiç dokunmamış gibi. Sanki bu alanda bulunan adamlar ona saldırmamış gibi.
“Eyuphan! Bak Celal sana bir şey diyecekmiş.”
Adil’in eli Celal’i boynundan tutup raylardan geri çekti.
“Söylesene lan! Korumak istediğin bu çakalın önünde de söyle hadi! Değer mi?”
“Deymez!”
Adil elini Celal’den çekti. Arkasını dondu, Iso’nun olduğu yere baktı.
“Sözümün üstüne söz oldu, bir çakal var dedik, on oldu. Ben hayvanlarım için ceza kesicem. Sana yapılan yanlış için ne ceza istersin, abim?”
Bütün gözler Iso’ya dondu.
Iso kucağındaki oğlağı az biraz daha yükseltti olduğu yerinden. Başına küçük bir öpücük kondurdu.
Ama yüzündeki ifadesizlik değişmedi.
“Ceza bana düşmez abi. Yapılan yanlış bana değil, senin ailene, senin hayvanlarına.”
Fadime şaşkınlıkla kocasına baktı.
“Bu can için,” kafasıyla oğlağı işaret etti, “Sen hangi cezayı uygun görüyorsan, doğru odur. Beni düşman bilen beni şeytandan sayar, senin yanlış dediğini o doğru bilir. Koçari adaleti bana düşmez.”
Iso bir adım geriye çekildi.
Fadime saplandığı yerde kala kaldı.
Adil bir Iso’ya, bir Fadime’ye baktı. O an, nerede olduğunu bile unuttu. Iso’nun ördüğü duvarları gördü. Kardeşinin pişmanlığını gördü. İlk defa, Iso Fadime’nin yanında durmuyordu.
Bakışını Iso’ya çevirdi.
“Sallandırın.”
Iso arkasını dondu.
Gece çoktan düşmüştü Koçari dağlarına.
Koçariler salonda oturmuş, hepsinin önünde ıhlamur vardı.
Kimse daha dokunmamıştı.
“Fadime, abicim, ne oldu?”
Fadime oturduğu yerde irkledi.
Adil ve Gezep birbirine baktı.
“Dayi kızı, hayırdır? Bir şey mi oldu Furtuna’da?”
Fadime ailesine baka kaldı.
Herkes suçu Iso’da arıyordu. Kimse kendi canına, kanına konduramazdı zaten - kendisi de aynısını yapmıyor muydu?
Dudaklarını araladı, ama sesi boğazında düğümlendi.
“Ben-“
Cümlesini tamamlayamadı. Sesi kesildi, gözleri doldu.
O an, içinde bastırdığı fırtına sonunda koptu.
Gözleri taştı, hıçkıra hıçkıra yüzünü avuçlarının içine bıraktı.
“Kızım ne oldi ya? Korkutma bizi!” Adil kardeşinin yanına geçti, o küçük bedeni kendine çekti. Fadime’nin ağlaması daha da şiddetlendi.
“Abi… abi ben ne yaptım?”
“Kuzum, anlat da anlayayım.”
“Iso… Iso’ya… abi ben sadece - korktum, korktum, korktum-“
Fadime kendisini abisinin boynuna attı, kollarını sıkıca orada birleştirdi.
Gezep ve Ilve şaşkınlık içinde olanları izledi.
Adil Fadime’nin saçını okşadı, ama kendisi bile anlayamıyordu olanları.
Gezep’e baktı. Ses etmeden Iso’nun ismini söyledi.
Gezep hemen kalktı, telefonunu masanın üstünden aldı, kapıya ilerledi.
Fadime’nin çaresiz hıçkırıkları gecenin karanlığına işledi.
Iso denizi izliyordu.
Parmağının arasındaki sigara’yı dudaklarına goturdu, dumanı içine hapseder gibi ciğerlerine çekti.
“Anam yakalarsa, mübarek ayda cenneti boylarsın abicim.”
Iso omuzunun üstünden ona doğru yaklaşan abisine baktı. Yüzünde bir küçük tebessüm belirledi.
“Bizim günahlarla, Ramazan’da bile biraz zor cennete ulaşırız diye düşünüyorum.”
Oruç kardeşinin yanına oturdu. Iso karanlık denize odaklandı yine.
“Anlatacak mısın? Nedir seni yiyip bitireni?”
Iso derin bir nefes verdi.
“Yok bir şey abi. Sen dert etme, geçer.”
“Seni dert etmiyeceksem neyi edicem ula? Anlat hadi.”
Iso ciğerlerini son bir kez duman edip, elindeki sigaraya baktı.
Ucundaki külü izledi.
Sonra kuma gomdu.
“Sevda yaktı, kül etti abi. Başka ne olucak?”
“Dün gece ondan mı aşaya indin?”
Abisine baktı.
“Ben sandım-“
“Bir ara uyandım. Ne oldu?”
“İki köy birbirine düşman oldu. Sonra bizi bu lanet kanın içine bıraktılar. Kan yetmezmiş gibi, bizi sırların altına gömdüler. Sır toprak oldu, sevdiğim de mezar taşımı başıma dikti.”
Kafasını dizlerinin arasına bıraktı.
Oruç kardeşinin ensesini ovaladı. Iso ağlamaktan çekinmezdi. Üç kardeş arasında, en çok Iso hislerine hakimdi, utanmadan yaşardı. Esme’nin elinde büyütülmüş bir çocuktu.
Şimdi karanlık geceye, denizin sesine sessizce ağlıyordu.
“Düzeltilir. Sevda yakar, o yarayı yine sevda sarar. Siz nelere karşı evlendiniz, kime karşı geldiniz. Birbirinize mi gelemiyeceksiniz?”
“Toprağın altındakine karşı gelemeyen Fadime, bana her türlü gelir.”
Oruç’un eli Iso’nun ensesinde duruverdi.
“Ne?”
Iso kafasını kaldırdı.
Gözlerindeki felaket saklanamaz bir duruma gelmişti. Kan çanağı gibi kıp kırmızı, deniz mavileri fırtına öncesinin kuyu tonunu taşıyordu.
“Benim sevdam, onun toprağa verdiği canın önüne geçemez.”
“Abim, bunu bilipte senin ile evlenmedi mi?”
Iso gözlerini yumdu.
Fadime’nin bir kaç gün önce dediği lafı hatırladı.
“Belki de sevda aklını başından almıştı, gerçek yüzüne şimdi çarptı.”
Oruç kafasını salladı.
“Belki de her şey sadece bir ya-“
Iso’nun telefonu cümlesini kesi verdi.
Eli cebine uzandı, Gezebin ismini görünce iç çekti.
“Efendim?”
“Nerdesin? Hemen Koçari’ye gelmen lazım.”
“Abim ile beraberim Gezep, bu akşam olma-“
“Fadime iyi değil. Ne oldu ne olmadı bilmiyorum, ama çabuk gel.”
Iso oturduğu yerden kalktı.
“Bir şey mi oldu Fadime’ye?”
“Anlatmıyor. İsmini sayıklayıp duruyor. Hayde, Iso.”
Iso telefonu indirdi, abisine baktı.
“Hadi git oğlum. Belli ki sadece senin canın yanmıyor.”
Iso son kez denize baktı, sonra arabasına doğru yol aldı.
Oruç arabanın hızla kapının önünden ayrılışını izledi, sonra karşıda ki konağa baktı.
Toprak belki sevdanın önüne geçemezdi, ama bazı gerçekler o sevdayı da toprağın altına gömerdi.
Fadime konağın dışında gelen firen sesi ile abisinin kolları arasında ürperdi.
Baygın gözlerle abisine baktı, ama tam o an konağın kapısı açıldı.
Iso gelmişti.
Fadime’nin daha yeni duran hıçkırıkları tam o an yine şiddetlendi.
“Fadime?”
Kendisini abisinin göğüsüne sakladı.
Adil Iso’ya baktı, ama Iso’nun gözleri Fadime’nin titreyen bedenindeydi.
“Fadime.”
Iso’nun sesi Karadeniz’in gecesi kadar kısıktı. Ama o fısıltı, o tek kelime, Fadime’nin içine işlendi.
Kafasını az da olsa kaldırdı, küçük bir kız gibi elini Iso’ya doğru uzattı.
Iso tereddüt etmeden hareketlendi, sol elini uzattı.
Fadime’nin önünde diz çöktü, parmaklarını avucunun içine sakladı.
“Fadime, kurban olayım, ne oldu? Bizi korkutma.”
Fadime’nin küçük parmağı Iso’nun alyansına temas etti.
Fadime o soğuk altına tutundu.
“Ben - ben sana niye öyle ettim, Iso?”
Iso tam o an, nefesinin eksildiğini hisseti.
Adil önündeki olayı şaşkınlıkla izledi.
Fadime ne etmişti ki bu kadar pişmanlık duyuyordu?
Iso ciğerlerine sanki nefes değil de, bütün gücünü topluyor gibi derin çekti.
“Çünkü benim söyleyemediğim o söz, bizim gerçeğimizi değiştiremez.”
Dağ ve deniz birbirine hasret kalmış olmalı ki, o an ilk defa, sanki bir asır sonra, birbiriyle buluştu.
Dağda kopan bir fırtına gibi.
Iso’nun üzüntüsü, yenilgiyi kabullenmiş tebessümü, yaşadıkları bütün sarsılmalar omuzlarına yük gibi kurulmuştu. Fadime’nin pişmanlığı, kabullenemediği duyguları, tenine işlenmiş duvarları o tek bakışla anlaşılmıştı.
Bu sefer, Iso elini uzattı. Ama onun içindeki çocuk, Iso’nun adamlığına sığınmış, geride duruyordu.
Fadime elini uzatmıştı, çünkü Iso’nun anlayacağını biliyordu.
Iso ise elini vereceği karardan dolayı, son bir kez Fadime’ye doğrultmuştu.
“Gel. Bu gece kendi odanda yat.”
Adil kardeşinin belindeki ellerini çözdü.
“Yürüyebilir misin abim?”
Fadime burnunu çekti, sonra başını salladı. Ayağa kalkmaya başladı ama sanki dizlerinin bağları komple çözülmüş gibiydi.
Iso bir elini Fadime’nin beline doladı.
“Ben yardım ederim. Yaslan bana,” dedi, ve yavaşça salondan koridora yöneldi.
Gezep salon ile koridoru bağlayan duvara yaslanmıştı. Adil ve İlve’nin odağında Fadime varken, Gezep Iso’yu izlemişti.
Taş köprüde, Adil’in önünde diz çöken Iso’yu hatırladı. Yayla ormanında, Fadime’nin canı için seferber olan Iso’yu hatırladı. Elinde silahla gelen, ama Eyuphan’ı kendi elleriyle dağıtan Iso’yu hatırladı. Celal’in adamlarını tek başına indiren Iso’yu hatırladı. Iso denizin çocuğuydu, ama dağ gibi duran bir adamdı.
Bu akşam, Fadime’nin önünde diz çöken Iso, dağları yıkılmış, denize tutunmuş gibiydi.
Fadime’nin odasının kapısı kapanınca, Gezep Adil’e baktı.
“Adilim-“
Adil elini kaldırdı.
“Daha değil, Gezep. Daha değil.”
Konağa düşen sessizlik, geceye günü arattırdı.
Iso dolaptaki yorganı Fadime’nin üstüne örttü.
“Ben sana bir su getireyim,” dedi, tam arkasını donecekken.
“Iso.”
Iso yine bir adım bile atamadı.
“Özür dilerim.”
İki kelime. Bir fısıltı. Rüzgarın bir esmesi ile kaybolabilicek kadar gizli.
Yine de Iso’nun yüreği soğumadı.
“Ne için?”
Fadime’ye bakamazdı. Bakarsa, zaafı’na yine yenilirdi. Yine af edeceğine, af dilerdi.
“Yaptığım… o gece öyle yapmaman gerekirdi-“
“Beni babamın mezarına götürmen, benim için özür dileyeceğin en son şeydir,” Iso Fadime’nin lafını kesti.
Bakamaz sanıyordu. Ama bu lafın üstüne de, sırtı dönük yapamazdı bu konuşmayı.
“Ben seni anlamaya çalıştım, çabaladım. Ama ben demekki sana kendimi anlatamadım.”
Sağ eli, sol elinin üstüne gidiverdi. Alyansa takıldı.
“Bana verilen kan hakkını ben bir saniye bile kendim için istemedim. Sen bana o sabah kendi ağızınla dedin ki Eyuphan’dan şüphelendin. Benim ile konuşa biliyorsun dedin. Seni kaçırdığını söyledin. Aramızda sır olmasın istedin. Benden gizledin diye bana koymadı. Cidden, anladım. Bazen, ailemiz için yapabileceklerimiz bizi bile şaşırtıyor.”
Fadime gözlerini yumdu.
“Ama sonra… sonra, senin dilinden dökülen sözler? Orası birazda olsa bana dokundu. Bana sabah değer veriyorum diyen kadın, o sabah bitmeden bana dediki, senin canına kast edecekti, benimkine değil. O aynı kadın bana dediki, o it beni kurtarmak istedi, hapsetmek istemedi.”
Iso bir an durdu, nefesini düzeltti.
“Ben senin ile kendi canım için değil, senin canın için evlendim. Tehdit edilen ben değildim. Hani sen dedin ya, Eyuphan senin çocukluğun? Benim amcamda benim kanımdan. İsteseydim, o kan bağına tutunup, yoluma bakardım. Ama ben yanlış’a yanlış diyebiliyorum. Kendi kanıma karşı durabiliyorum. Babamın kanına sahip çıkıp, düşman köye ajanlık yapmazdım. Amcamı delirten o kanın içine kendimi bırakırdım, babamı öldüren adamın toprağına adım atmazdım. Ama gel gör ki, ben o toprağı kabul saydım, sen evin bildiğin yerden, babanın katili ile yüz yüze olma diye belimi bile bu toprağa yasladım.”
Fadime’nin kapalı gözlerinden bir damla yaş aktı.
“Sen sanıyorsun ki, ben bir dava evliliğine kapılıp, Eyuphan’ın canını istedim. Sanıyorsun ki irz düşmanı belledim, çünkü sen benim nikahlı karımsın. Senin için böyle soğuyorsa, oda kabulüm olsun. Ama bir kaç gerçek var ortada, ne kadar görmek istemesen de.”
Fadime o an, gözlerini milim milim açtı.
“Ben sadece Eyuphan’ın canını istemedim. Ben onu da, kendimi de o arabanın içine sokup, bir yardan yuvarlayacaktım.”
Iso’nun dudakları kıvrıldı - ama o gülümsemede sadece acı vardı.
“Irz düşmanı, çünkü kendisini istemeyen bir kadına musallat oldu. Eyuphan seni bu evlilikten kurtarmak için kaçırmadı, sende bunu çok iyi biliyorsun. Kendini avutmak istediğin belli, ama bu gerçeği inkâr ederek, bana ettiğin ima daha da beter.”
Iso sağ elini, sol elinin üstünden çekti. Alyansa bir daha baktı.
“Ben, sen yaşa diye senin ile evlendim. Amcam olan herifi hiç bir kez aklamadım. Hem kendi aileme, hem seninkine karşı sadece senin canın için durdum. Senin abini abim bildim. Adil Koçari bile benim canımı senden daha fazla önemsedi. Ama gel gör ki, ona bile minnet duyamıyorum çünkü onada yalan söyledim.”
“Benim dört yanımda pusulu, Fadime. Nereye bakarsam bakim, hiç bir kurtuluşum yok.”
Fadime üstündeki yorganı ayaklarıyla yitti, kendini yatakta oturur bir pozisyona getirdi.
“Iso-“
“Benim canım karum.”
Fadime’nin nefesi ciğerlerine tıkandı.
Iso yatağın yanına eğildi.
“Benim güzel karum.”
Iso alyansını çıkardı.
“Benim Fadimem.”
Fadime’nin eline uzandı. Fadime elini geri çekti.
“Benim sevdalum.”
Fadime’nin yüreği tam orada taştı.
“Iso bunu yapma-“
“Özürün kabuldür. Sende beni affet.”
Iso yüzüğü Fadime’nin yanına bıraktı.
Fadime çarşafın üstünde parlayan yüzüğe takılı kaldı.
Iso’nun eli kapı koluna gitti. Duraksadı. Gerisine bakamadı, ama o kapıdan çıkamadı da.
“Son kez.”
Fadime tırnaklarını baldırlarına battı.
Yutkundu.
“Kılçuk k-kocam.”
Iso’nun nefesi bile titriyordu.
“Allah selamet versin.”
Iso kapıyı açtı, kalbini de, yüreğini de, canını da o küçük odada bıraktı.
Adil arabasını tam Koçari mezarlığın girişinin önünde durdurdu.
Arkasında gelen Iso, yanında durdu.
Ikiside aynı anda arabalarından indi.
“Iso, biz neden buraya geldik?”
“Anlatacağım abi. Ama hem senin önünde, hem babanın önünde.”
Adil kafasını salladı. Sonra yürümeye başladı.
Iso peşine düştü.
Gecenin sis’i burada daha da yoğundu. Havada asıllı kalan nem, Iso’nun tenine yapıştı.
Adil durdu.
“Burası.”
Iso Adil’in yanında, omuz omuza durdu.
Karanlıkta, önündeki mezar taşına baktı.
Hayata her şey nasipti, elbet. Ama bu hayatta, sadece burası, bir nasip değil, bir gerçekti. Herkesin bir gün, doğdu günün yanına, bir ölüm günü de eşlik edecekti.
Ama Allah’tan gelmeyince, bir başkasının elinden o gün belirlenince, daha da çok yakıyordu. İçin hiç soğumuyordu. O ateş seni kül edip edip diriltiyordu.
Buradaki mezar, Iso’nun çocukluğunu sınamıştı. Bu toprağın altındaki adam, akan kan gölüne karşı gelmemişti.
Bu adam, sevdiği kadının babasıydı.
Iso, titreyen ellerini önüne açtı. Gözlerini kapattı.
Adil, İsmail Furtuna’nın kendi babasının katiline dua ettiğinin tek şahidi oldu.
Iso’nun elleri yüzüne gitti. Duasını teslim etti.
Sonra Adil Koçari’ye baktı.
“Fadime’den boşanacağım.”
Adil kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Arkadaşım avukat. Dava açtım, çok sürmez bitmesi. Sabaha sizin avukatınıza haber gelir. Bana bir şey olunca, Furtuna’nın dul kalan gelini olmasın. Sadece Fadime Koçari diye bilinsin.”
“Iso, kardeşim, sen ne diyorsun?”
Iso mezar taşına baktı yine.
“Bizim evliliğimiz gerçek değil. Amcam bana bir görev verdi, bende o görevi yerine getirmedim. Getiremedim.”
Ölüm tarihi üstünde gezindi gözleri.
“Benden Fadime’nin canını istedi.”
Adil bir an, nerede olduğunu unuttu.
O an, gözünün önüne mink kardeşi geldi. Bardaklara ulaşamayan kardeşi. Örüklerine kırmızı kurdele bağladığı kardeşi.
“Bir kere kaleşlik etmiştim Fadime’ye. Canını mal için yakmıştım. Anasına benzeyen tek yönünü ondan çalmıştım. Canımı verirdim, ama canını alamazdım.”
Iso, başını eğdi.
“Fadime’ye söyledim. Babaannem, bu kanı ancak nikah bitirir dedi. Fadime’yi korumak, senin katil olmaman, Şerifi bitirmek için elimi uzattım.”
Başını kaldırdı. Adil’e baktı.
“Ama gel gör ki, avucuma aldığım o can, yüreğime yerleşti.”
Iso dimdik durdu.
“Köprüde sormuştun ya, niye? Şimdi yine sor.”
“Niye?”
“Sevdamdan.”
Karadeniz’in bulutları, o an döküldü.
Adil’in içindeki fırtına, dağ gibi duran Iso’nun dört yanını sardı.
Yakasına yapıştı.
“Ben Fadime’ye sordum. Sevdiğim adam için dedi! Canımın yarısını sana teslim ettim. Şimdi bana bunu mu diyorsun? İnandıktan sonra mı söylüyorsun? Ula, senin düğün günü halini gördüm ben! O lanet kaza günü perişanlığını gördüm ben! Dün akşam Fadime’nin halini… Fadime’de-“
“Fadime benim sevdamı istemiyor.”
Yağmurun sesinden başka ses yoktu.
Iso yakasındaki elleri çekti. Adilin gözleri Iso’nun ellerine kaydı.
Alyansı yoktu.
“Fadime beni babamın mezarına goturdu. Ne zaman sevdim, ne zaman bu kadar vuruldum, ben bile bilmiyorum. Ama Fadime Koçari, söylememe bile izin vermedi. Beni babamın yanına goturdu, dedi bu topraklar ne zaman dile gelirse, rıza verirse, o zaman söyle.”
Mezara baktı.
“Bu toprak, amcamın öldürdüğü babanızı taşıyor. Furtuna’daki toprak, babanızın öldürdüğü babamı saklıyor. Ben ne o toprağa, ne bu toprağa bakarım. Ben sadece Fadime’ye bakarım. Ama Fadime… Fadime Koçari arkasına bakmadan beni orada bıraktı. Bakmadı. Bakmaz.”
Abi yerine koyduğu adama baktı yine.
“Fadime Koçari bildiği şeytanı sever, bilmediğini düşman beller. Çocukluğu olan Eyuphan’ı bağışlamamı istedi. Ben onun canına bir şey olacak diye aklımı yitirdim. Ama Eyuphan benim canıma kast etmek istemiş olması, kardeşine onun katil damgasını yemesine yetmemiş. Kardeşini düğün günü kaçıran adam, ırz düşmanı değilmiş.”
“Sen - Fadime’yi mi kaçırdı Eyuphan?”
“Öyle etmiş.”
Adil arkasını dondu. Yağmurun soğu bile içindeki yangına fayda etmezdi. Evine aldığı, ailesini emanet edebileceğini sandığı çocuk… Kardeş bildiği Eyuphan, kardeşine bunu nasıl yapardı? Iso’ya yavaşça geri döndü.
“Sende bunu biliyordun. Söylemedin.”
Iso’nun dudakları istemsizce kıvrıldı.
“Geçen sabah öğrendim. Kan hakkını bana vermeden önce. Bilseydim, böyle mi olurdu?”
Adil yüzünü ovaladı, sertçe anlına bir kaç kez vurdu.
“Ben size ne edeyim şimdi? Ben hepinize ne diyeyim? Ben kime güveneyim, kime sırtımı yaslayayım? Ula, ben seni kardeşim bildim! Seni de, onu da, kendi kardeşimi de-“
“Cezamı kes, Adil Koçari.”
Iso elini montun cebine goturdu.
Kendi silahını çıkardı.
Adil’in elleri, sanki ipleri kesilmiş gibi, yanlarına düştü.
Iso silahın kabzasını Adil’e doğrulttu.
“Benim girdiğim yollardan, hiç birinde bir çıkış yok. Ne ettiğim ihanetden, ne senden sakladığımdan, ne de sevgimden. Sen benim canıma değer verdin. Sen bana yapılan yanlışa yanlış dedin. Evinin kapılarını açtın. Korudun. Ben unutmam. Bir yolda toprağa gireceksem, senin elinden olsun be abi.”
Dağ gibi Iso, ikinci kez Adil’in önünde diz çöktü.
Başını eğmedi.
Adil kabza’ya baktı, sonra Iso’nun yüzüne. Her şeyi kabullenmiş o ifadesine. Kendi silahını getirmiş kendi idamına.
Adil’in eli, kabza’ya sarıldı. Iso namluda olan elini geri çekti.
Adil, Esme’nin dügünden önce dediğini hatırladı.
‘Iso benim elimde buyudu. O küçükken, onun yaralarını ben sardım. Sonra o benimkilerini sardı. Buyudu, dedi ki şimdi sen bana sırtını yasla. Iso, Furtunalara benzemez. Iso’yu az bi tanırsan, kime benzediğini de anlarsın.’
İsmail Furtuna, Adil’in gençliğini hatırlattı ona.
Düşmanlığı en yakından hissetmişken, öksüz bırakılmışken, babasının katilinin kızını sevmiş, babasının katilinin oğlu önünde diz çökmüştü.
Çamura batmış, kanının Trabzon yağmuruna akmasını bekliyordu.
Adil silahı yana savurdu.
Tam babasının mezarının önüne düştü.
Dizlerinin üstüne çöktü.
“İsmail.”
Iso’nun dudakları titredi. Dişlerini geçirdi alt dudağına.
“Kardeşim.”
Iso’nun içinden dökülen ses, Adil’in içinde burkuldu.
Kollarına aldı genç adamı, Fadime’ye yaptığı gibi kafasını göğüsüne yasladı.
Koçari dağlarında, bir fırtına koptu.
Fadime gözlerini açtığında, ilk önce boynundaki sızıyı hissetti.
Yutkundu, kurumuş gözlerini yumdu.
Sol avucunu açtı.
Iso’nun alyansıyla uyumuş.
Parmaklarını öyle bir kitlemiş ki, derisine işlenmiş.
Kapısında duyduğu tıklama, Fadime’yi gittiği yerden bir an çıkardı.
“Abim?”
“Gel abi.”
Adil kapıyı açtıktan sonra, kardeşine baktı.
Karlar içinde yatan, hipotermi geçiren Fadime bile karşındaki Fadime kadar bitik görünmemişti.
“Hazırlan. Furtuna’ya gidiyoruz.”
“Niye?”
Adil daha fazla kıyamazdı kardeşine. Ama dili varmıyordu ki o an gerçeği söylemeye.
“Konuşmamız gereken şeyler var. Bekliyorum.”
Kapıyı kapattı. Gözlerini yumdu.
Fadime ona benzerdi. Ama Adil ilk defa, Fadime’nin ona benzemesini istemedi.
Tam Oruç’un evinin önüne geldiklerinde, Fadime Iso’yu gördü.
Ama yalnız değildi.
Fadime’nin gözleri, Iso’nun omuzunda olan ince ele takıldı.
Bordo ojeli tırnaklar. Usulca kazağın üstünde omuzunu okşayan parmaklar.
“Dur.”
Abisi firene dokundu. Hem Iso, hem yanında ki kadın, aynı anda onlara dondu.
Fadime tam kapıyı açacaktı ki, abisi durdurdu.
“Fadime.”
“Ne?”
“Sakin.”
O an, önündeki manzaradan gözlerini zor bela ayırdı. Abisiyle göz göze geldiğinde, Adil Fadime’nin sinirini gördü.
Sinirli olması güzeldi. Sinirli olması, savaşır demekti.
“Sakin? Benden daha sakini yok şu an.”
Pikap’dan inip, soluğu kocasının önünde buldu. Ama gözleri Iso’nun yanında duranın üzerindeydi.
“Fadime.”
Fadime aldırmadı bile.
“Tanışıyor muyuz?”
“Ben Dıla. İsmail’in avukatıyım.”
Fadime gözlerini Iso’ya çevirdi.
“A-avukatın?”
“İçeri geçelim,” Iso’nun sesi yumuşaçıktı, canını yakmak istemiyormuş gibi.
Adil tam o an Fadime’nin yanında bitiverdi. Yanında Koçari’nin avukatı Rasim Bey vardı.
“Ula siz… siz hepiniz biliyor muydunuz?” Fadime’nin sesindeki keskinlik, kayalıklara vuran denizden bile sertti.
“Abim, gel içeride konuşalım.”
“Ne içerisi abi? Ne içerisi!” Fadime bir adım geri atacakken, Adil kolunu nazikçe tuttu.
Acıtmadı, ama Fadime’nin canı zaten yanıyordu. Daha fazla kim yakabilirdi ki?
“Siz içeri geçin. Sende, Rasim abi. Geliyoruz.”
Iso bir an, sanki bir şey diyicek gibi bir adım attı.
“Iso. Sende.”
Iso sol elini kaldırdı. Sonra kendi eline baktı. Boş parmağına baktı. Gerisin gerisin kapıya yürüdü.
Adil az eğildi. Fadime’nin sinirini bir kaç saniye izledi.
“Tattaram.”
Fadime gözlerini abisinin gözlerine dikti.
“Her şeyi biliyorum.”
Nutku tutuldu.
“N-neyi biliyorsun?”
“Iso bana anlattı. Dün gece, babamızın şahitliğinde.”
Fadime’nin elleri, abisine tutundu.
“Ne yaptı?”
“Sana olan sevdasını, hem bana, hem toprağa anlattı. Neden evlendiğinizi anlattı. Eyuphan’ın sana yaptıklarını anlattı.”
Fadime’nin sindirmesini bekledi.
“İkinci kez, önümde diz çöktü. Babasının katili önünde, düşman bilmesi gereken oğlunun önünde. Af dilemek yerine, kendi silahını bana uzattı, ceza mı kes dedi.”
Daha ne kadar yerin dibine batabilir bir insan? Tam burası dersin, ama o dibin karanlığı bir kere daha açılır, daha beter bir dibe sürükler seni.
Fadime’nin midesi kalktı bir an, genzi yandı.
“Fadime. Fadime, bana bak.”
Adil, Fadime’nin suratını avucunun içine aldı.
“Toprak dile gelmez. Toprak rıza vermez. Bu topraklar konuşsa, ancak kan kusar. Sen bana dedin ki, tertemiz rıza ile evlendim. Beklediğin o rıza, toprağın altındakinden gelmez. Sadece senden gelir. Rızan varsa, seviyorsan, sevebilirsen…”
Adil’in sağ eli, tam kalbinin üstüne yerleşti.
“O zaman, şimdi savaşma vakti. Sevdan için savaş. Benim bile yirmi yıl önce yapamadığımı, Iso yaptı. Şimdi sıra sende.”
Şimdi sıra sende.
Haftalardır biriktirdiği öfkesini, korkusunu, sinirini üstüne zırh gibi giydi o an. İçine sakladığı mutluluğu, heyecanı, masum gülüşleri kalbine işlemesine müsaade etti.
Adil kardeşinin yıkık omuzlarının yükseldiğini görünce, gülümsedi.
“Nedir kararın?”
“İçeri geçelim.”
Fadime kapıyı sertçe açtı.
Yemek masasına oturmuş Iso’ya baktı. Avukatı onun yanına kurulmuş, Rasim Bey karşılarındaydı. Fadime emin adımlarla Rasim Bey’in yanında durdu, ama oturmadı.
Adil masanın başına geçti, ellerini masanın üstünde birleştirdi.
“Eğer herkes hazırsa, İsmail’in boşanma talebini aile mahkemesine sunduğunu ve anlaşmalı olarak ilerlemesini istediğini söylemek-“
“İsmail’in kendi dili yok mu ki bunu söylesin?” Fadime, avukatın sözünü kesti.
Dıla kaşlarını çattı.
“Fadime hanım, ben sizinde boşanmak istediğinizi biliyorum-“
“Öyle bir niyetim yok.”
“Ne?”
Iso’nun şaşkınlığı o bir kelimenin içine sığdı.
“Boşanmıyorum ula. Zorla mı?”
Adil dudak altı gülümsedi.
“Fadime,” Iso ayağa kalktı, “Sen benim ile zorla evlenmedin mi? Hani dedin ya, amcam tehdit etti. Eyuphan seni benden kurtarmak için kaçırdı ya? Zorunlu bir evlilik ya, senin için?”
Fadime kollarını kavuşturdu, omuzunu silkti.
“Trabzon’a sorsan, hiçte zorla olan bir evlilik demezler. Bütün gece abisi ve kocasıyla horon tepen bir gelin derler. Mesala.”
“Mesala?” Iso gözlerini kıstı. Masanın üstüne doğru eğildi.
“Mesala. Rızasıyla evlenmiş, iki köyü birleştirmiş iki genç. Rızasıyla, abisine aile cüzdanını vermiş bir kız. Hiç zorunlu gelmiyor, bana göre.”
Iso hayretle karısına baka kaldı.
İçindeki o küçük kıvılcımı dinlemedi.
“Öyle mi?”
“Aynen öyle. Talebini çekeceksin.”
“Çekmezsem?”
Fadime’de masanın üstüne doğruldu. Ellerini tam Iso’nun ellerinin karşısına koydu.
Boyunundaki kolye, o an gömleğinin yakasından belirlendi.
Iso’nun gözleri zincire kaydı.
Tam o an, içindeki kıvılcım ateş aldı.
Alyansını gördü.
Etrafındaki her şey, o an geride kaldı. O evin içindeki insanlar, sesler, her şey sadece Fadime’de başladı, Fadime ile bitti.
“Çekeceksin. Yoksam fırtına nasıl eser, o zaman görürsün.”
Fadime kendi geri çekti.
“Rasim abi.”
“Efendim Fadime?”
“Taleb çekilmezse, çekişmeli bir davaya hazır ol.”
Gözlerini karşındaki kadına dikti.
“Dıla hanımdı, demi?”
“Evet.”
“Müvekkiline İsmail diye değil, İsmail Bey diye hitap edin bir daha.”
Dıla tam cevap vericekken, Iso konuştu.
“Dıla benim liseden arkadaşım olur.”
Fadime’nin sol eli, boynundaki kolyeye uzandı. Iso istese bile gözlerini alamadı.
“Bende senin karın olurum. Unutma.”
Iso sırıttı.
“Ben unutmam, Fadime Koçari.”
Adil elini masaya iki kere vurdu.
“Burada bence başka konuşulacak bir konu yok. Biz müsaademizi isteyelim. Hayde Fadime.”
“Ben niye Koçari’ye geliyorum?”
“Fadime,” Adil uyarılı bir ses ile başladı, “Sen benim ile geliyorsun.”
Fadime dudaklarını büktü.
“Hiç senin ile gelesim yok.”
“Burada ne edicen kızım?”
“Zorbalaya bileceğim bir kaç Furtunalılar var, onu edicem.”
“Allahın kırığı işte,” Iso mırıldandı.
Fadime alaylı bir ifadeyle Iso’ya çevirdi bakışlarını.
“Sıranın başında sen varsın, Furtunacuk.”
“Hiç şaşırmadım desem, Çeyrek Mafya?”
“Tamam ula,” Adil kardeşine doğru yöneldi, “Azmayın. Abim, sende birazdan depoya gel. Halletmemiz gereken bir kaç şey var.”
“Tamamdır abi. Ben iki saate orada olurum.”
“Abime gelince ikiletmiyorsun, bana gelince burnumdan getiriyorsun ha?” Fadime şaşkınlıkla ikisine baktı. Adil Fadime’yi kolunun altına alıp, kapıya doğru çekiştirmeye başladı.
“Abisini ikiletmez, demi kardeşim? Senin gibi değil.”
“Aynen öyle abi.”
“Ula ben evlendiğimde buna fazlalık demedin mi sen?”
“He, dedim oni. Sende bana demedin mi, o fazlalıkla kardeş kardeş geçineyim diye? Abi kardeş takılıyoruz biz, kıskanma şimdi.”
Fadime abisine karşı direnirken, bir anda durdu. Abisinin yüzündeki mutluluğa baktı. Az da olsa, göz ucuyla Iso’nun yüzünde oluşmuş o çocuksu utangaçlığı gördü.
“İyi madem. Öyle olsun. Beni o zaman Esme’nin yanına götür, abla kardeş takılırız.”
Iso’nun kahkahası bütün evin içine yayıldı.
Gezep mutfakta ikizi ile kuzenini izliyordu.
Ikiside iftar için yemek hazırlıyorlardı, Gezebide masaya yolamışlardı.
Fadime “ayak altında dolaşma” demişti.
Fadime’yi bir kaç dakika izledi.
Dün akşamı dağılmış kızdan eser yoktu. Ilve ile şakalaşıyordu, gözlerinin içi parlıyordu. Ocağın başında, çorba kopmasın diye dikkat ediyordu.
“İkizim, bir Adil’i arasana, nerede kaldı bir sor.”
“Gelirler birazdan, damatla işi vardı,” Gezep geçiştirdi. Fadime Gezep’e dondu, bir kaşı havada.
“Sen biliyor musun ne oluyor? Abim depoya gel dedi bu sabah, daha beraberler mi? İftara kalacak mı Iso?”
“Bana mı soruyorsun, dayi kızı? Damat olan senin kocan değil mi?” Gezep sırıttarak sordu.
Fadime başını birazda olsa eğdi, gözlerini Gezepten çekti.
“Bugün konuşmadık.”
Bir an için durgun bir sessizlik mutfağa düştü.
“Olan biten bir şey yok. Celal çakalın yaptıklarını konuşacaklardı. Geçen gün köprüde Iso hakkını istemedi ya, Adil o konuyu bir açığa getirmek istedi.”
“Konu açılmışken, ne oldi bitti tam olarak? Gecen akşam anlatmadınız,” İlve diyemediki Fadime’nin hali hepsini öyle bir şaşırtmıştı ki o an başka her şey unutulmuştu.
“Bizim damat kurt çıktı. Adil Iso ve İlyas’ı Celal’in peşine verdi, bizim İlyas şaştı. Ben Iso’nun verdiği konuma vardığımda bizimki bana dedi sen Celal’i hallet, gerisi bende.”
Fadime çorbanın altını kapattı, Gezebe dondu.
“Gerisi derken?”
“Yedi tane dangalak. Seninki niye silah taşımıyor anladım, el gücü silahdan beter. Biz seni deli bilirdik, bu senden deli çıktı.”
“Ula bizim damat silahsız yedi kişi mi devirdi?” İlve’nin sesindeki şaşkınlık Gezebi güldürdü.
“He valla. Fadime, abine yakışır bir damat demiştin ya adamın yüzüne, haberin yokmuş ki Adil’in kopyası çıkacağına.”
“Laf sokacam derken bizimkisi yanlışlıkla dua tutturmuş,” İlve’nin kıkırdaması Fadime’nin de gülmesini sebep oldu.
“Bunun için mi depoya gelmesini istedi bugün? Iso köprüde dedi ki ceza istemiyor-“
“Ne? Nasıl istemiyor?”
Gezep Fadime’nin suratındaki geçen anlık pişmanlığı gördü.
“Furtunacuk damat dedi ki, Koçari adaleti bana düşmez.”
“Hada bi şey demiş! Nasıl düşmezmiş? Belki kan olarak Furtuna olabilir, ama can olarak ailedendir. Koçari adaleti tek taraflı olmaz diyen siz değil misiniz?”
İlve’nin sesindeki sert çıkışma, Fadime’nin irkilmesine sebep oldu.
Gezep gözleriyle ikizini uyardı.
Ama İlve aldırmadı.
“Aranızda ne oldi bilmiyorum. Ama sadece kendi gördüklerimden, duyduklarımdan yorum yapabilirim. Hiç birimizin günahsız olduğunu söyleyemeyiz. Kin tutabiliriz, hak arayabiliriz, kendimizi doğru sanabiliriz. Ama biz adaleti sadece Furtunaya kesemeyiz. Ha dedik öyle… Iso hem Furtuna’dır, hem de Koçari’dir artık.”
Mutfakta oluşsan sessiklik buz gibiydi.
“Fadime,” İlve kuzenine dondu, “Ne dedin, ne ettin, neye göre Eyuphan’ı akladın bilmiyorum, ama sana tek diyeceğim bir şey var.”
Fadime mahcup gözlerle İlve’ye baktı.
“İftar yemeğine Iso geldiğinde, Eyuphan ona Eleni’nin arabasını sordu. Iso arabamı karıma verdim dediğinde, Eyuphan ne yaptığını bile bile sesini çıkarmadı.”
“Ne?”
“Masaya geri oturdu. Akşam Iso Adil’i arayınca, size bir şey olduğunu anladık. Hastane koridorlarında perişan olan Iso’du. Sana dua eden Iso’du. Yoğun bakım kapısında seni bekleyende Iso’du. Senin aile bildiğin, çocukluk arkadaşın olan Eyuphan değildi.”
Fadime’nin eli boynuna gitti. İnce zincire dokundu.
Gezep bozdu sessizliği.
“Iso’nun sana yaptığı hainliği biz söke söke ödettik. Şimdi de ona yapılan, sana yapılan hainliğe göz mü yumuyoruz? Bu mudur adalet, Fadime?”
Fadime ağızını açtı, ama kapıdan gelen ses ile bir şey diyemedi.
“Abi öyle olmaz, ben hallederim arabayı sen-“
“Yok öyle şey ula, zaten hediye diye vermek iste-“
“Sen niyet etme abi, valla bak demek istemiyordum ama biraz zevksizsin.”
Adil’in istemsizce gülmesi, Iso’nunda kahkaha atmasına sebep oldu.
Mutfağa girdiklerinde, Adil’in eli Iso’nun ensesindeydi.
“Hoş geldiniz dayıoğli ve junior Koçari,” Gezep sırıtarak söyledi.
Iso’nun odağı Fadime’nin ince parmaklarının gezindiği alyansdaydı.
“Biz bir üstümüzü değiştirelim, iftar vakti yaklaştı.”
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?” Iso İlve’ye doğru yöneldi.
“Yok damat,” İlve elini Iso’nun yanağına kondurdu, “Hadi siz geçin içeriye, burası bizde.”
On beş dakika sonra, hepsi mutfağın içinde bir işin ucundan tutmuştu. Iso buzdolabın üstünden yufka ekmeği indirirken, Fadime’de çorbaları servis ediyordu.
Adil normalde Fadime’nin yanına otururdu. Ama masanın başına koydukları yedek sandalyeye geçti.
“Iso, sen geç öbür tarafa,” Adil kafasıyla işaret etti.
“Abi, yerinden etmeyeyim seni-“
“Geç dedim.”
Iso, Fadime’nin yanında ki sandalyeye kuruldu.
Kendini tam duvarın yanına çekti. Aralarındaki mesafeyi daha da büyüttü.
Ezan okunduğunda, masada tanıdık bir sessizlik oluştu. Herkes şu bardağına uzandı, hurma tabağı elden ele verildi.
“Allah kabul etsin,” Adil kısık bir ses ile söyledi.
Herkes önündeki çorbaları içerken, Gezep Iso’ya göz kırptı.
“Söyle bakayım Furtunacuk damat, Adil sana bugün ne hediye etmeye çalıştı? Yeni pikapı beğenmedin mi?”
“Mavi olmasına kuruldu bu sefer,” Adil alaylı bir tonla masadakilerine baktı.
“Abi, ben ne edeyim mavi pikapı? Güzellim arabamı patlatmasaydınız ne olurdu yani?”
“E ne güzel işte,” İlve dudak altı güldü, “Adil gözlerine uysun istemiş.”
“Romantizm adamı işte bizim dayıoğli,” Gezep kahkaha atarak tabağana yemek koydu. Adil gözlerini devirdi, ama sonra Iso’ya bakarak gururla gülümsedi.
“Pikap’ı almadı, ama öbür hakkı olanı kabul etti. Zor bela, ama etti.”
“Neyi?” Fadime ikisinin arasındaki geçen bakışları kaçırmadı.
“Koçari çiftliğinin yüzde yirmi hisselerini Iso’ya devir ettim.”
Fadime’nin elinden kaşığı kaydı.
Çınlayan ses, mutfakta yankıladı.
Gezep ile İlve birbirine baktı. İkisinin yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
“N-nasıl?”
“Iso’ya yapılan kalleşliği kim isterse kabul etsin, ama ben etmem. Sadece Eyuphan’ın yaptığını değil, Celal’in yaptığı maskaralığı da kabullenmem. Gerekeni yaptım, lafımın üstüne de laf ettirmem.”
“Abi-“ Iso başladı, ama Gezep sözünü kesti.
“Bana uyar. İyi etmişsin, Adilim.”
“Valla bana da uyar. Çay prensini ettik mi keçi kovalayan?” İlve Iso’ya göz kırptı.
Adil, Fadime’nin masadaki eline uzandı.
“Gün geldiğinde, Koçari size emanet. Haktan ibaret, güvendiğim insanlara bırakmak isterim varlığımızı.”
Fadime abisinin eline sıkıca tutundu.
“Çok iyi etmişsin abi. Senin sözünün üstüne söz olmaz.”
Fadime o an, kafasını Iso’ya çevirdi.
Çok yakışıklıydı gaybana herif. Hele ki dayak yemiş hali… gözüne daha da güzel geliyordu. Bir insana böyle mi düşülürdü? Fadime çırpınan kalbine söz geçiremiyordu.
Niye direniyordu ki?
Fadime’nin yanındaydı. Her şeye rağmen, hala buradaydı. Dediklerine rağmen, Fadime’ye kalbini açmıştı. Yaptıklarına rağmen, Fadime’yi incitmemişti.
Kendi canını toprağa vericek kadar mert bir adamdı.
“Kılçuk kocam,” ağızından bal damlıyordu Fadime’nin, “Talebi geri çektin mi?”
Iso’nun lokması boğazında kaldı.
“Helal,” İlve su bardağını Iso’ya uzattı.
Iso suyu bir yudumda içti.
“Çekmedim.”
“Çekmedin?”
“Fadime…” Iso masadakilerine baktı, sonra bir kolunu sandalyeyin arkasına attı, “Ula ne zaman boşanırız diye ısrar eden sen değil miydin?”
“Ne boşanması?” Gezep ikisinin arasında baka kaldı.
Fadime ailesini umursamadı.
“Sende pek hevesli çıktın, Furtunacuk. Avukatın yedek kulübede saha ne zaman çıkacak diye bekliyormuş.”
“Hayırdır, niye bu kadar kuruldun arkadaşıma?”
“Sabah pek de arkadaşın gibi durmuyordu.”
Iso fark etmeden Fadime’ye biraz yaklaştı.
“Ne ima etmeye çalışıyorsun, Çeyrek Mafya?”
Fadime iyice sokuldu burnun dibine kadar.
“Rollenmeler filan… Yok ben öyle bir şey etmem-“
“Ne oldu, kıskandın mı?”
Fadime sinirle iç çekti.
“Ula, biz neye şahitlik ediyoruz?” Gezep fısıldadı.
“Bir fuşki anlamadım desem?” İlve alcak ses ile yanıtladı.
“Batum bileti bulsam, bundan iyidir.”
“Gören diyecekti sütlaç yeme götürdüm kızı.”
“Oha.”
“Çüş!”
“Sütlaç ne alaka?”
Üç kafadan gelen her bir ses, Iso ve Fadime’nin nerede olduklarını hatırlattı. Ikiside birbirinden çekildi, nereye bakacaklar diye kılıktan kılığa girdiler.
“Iso,” Adil ikisinin de ilgisini üstüne çekti, “Seni anlıyorum. Niye, neden yaptığını algılaya biliyorum. Bana belki düşmez, ama siz bunu doğru düzgün bir konuşsun, kararı beraber verin. Olmaz mı?”
Iso gözlerini sofraya indirdi.
“Olur abi.”
Fadime tam konuşacaktı ki, Adil kafasını salladı.
“Ben yarın Şirinum yanına gidicem. Biz bir konuşalım, ondan sonra size haber vericem.”
“Neyi?” Fadime sordu.
“Sizi iki köy arasında deli ettik ya, ayrı ev konusu konuşacağız.”
“Adil abi, biraz soluklansak? Bu acele ne?”
“Acele değil - itirazda istemem. Biz konuşalım, sonra sizi de elbet dinleriz.”
“Hada dinlersin,” Fadime Iso’nun mırıldanmasını duyup, elini dudaklarına götürdü. Abisi onun güldüğünü görse, daha da zorbalalardı onları.
“Hadi, herkes yemeğini yesin. Yeter bu kadar tantana,” Adil kız kardeşine bakarak göz kırptı.
O gece, Koçari konağana gecenin soğuğu hiç dokunmadı.
Bir hafta sonra, yayla evinde bir telaş vardı.
“Fadime, bu boksları nere indireyim?” Çakır kapının yanında içeriye seslendi.
“Onları oturma odasına getir!”
Fadime kucağındaki kediyi birkaç kez daha öptü, sonra yere indirdi. Çakır üst üste düzdüğü bokslarla odaya girdi.
“Kızım, sen ne ara bu kadar eşya biriktirdin, ne bitmez oldu.”
“Ula benimle ne alakası var? Bizimkilerin işleri,” Fadime oflaya oflaya Çakır’ın yanına geçti, boksları teker teker açmaya başladı.
“Fadime! Benim mutfakta işim bitti, başka ne var?” Akça kapının eşiğinde belirlendi.
“Ben burayı halledim, ondan sonra bitti gibi. Sende dinlen Akçam, sabahtan beri koşturuyorsun zaten,” Fadime yemek masasına indirdiği eşyalara baktı.
“Ben boş boksları getireyim, kendimizle geri götürürüz sonra.”
“Ya güzelim, geç otur sen, ben hallederim. Zaten dün akşamdan beri iyi hissetmiyorsun,” Çakır Akça’nin elini tutup koltuğa yöneldi.
“Ne oldu dün akşam? Doktorluk bir durum varsa, Eleni’ye gidelim,” Fadime boşalttığı boksları duvara doğru itti.
“Sen bunu dinleme, iyim ben. Halsiz düşmüşüm işte, olur öyle.”
“Söyleseydin kuzum, o kadar iş ettin içerde.”
“Yok iyim. Benim arkadaşım ayrı eve çıkacak, bende yardım etmiyecem? Olmaz öyle. Hem bu tarihi anı kaçıramazdım.”
“Nede büyük iş,” Fadime gözlerini devirdi.
“Değil mi? Bizim Fadime Koçari oldu tam bir ev hanımı, çekip çevirecek hanesi var artık,” Akça gülerek Çakır’a yaslandı.
“Ula bende öyle bir potansiyel var mış gibi mi duruyorum oradan?”
“Kocanı ellerinle beslerken baya baya vardı.”
“Oha,” Çakır Fadime’ye korkmuş bir ifade ile baktı.
“Akça…”
“Yalan mı? Ağzına vermedin mi?”
“Kim kimin ağzına vermiş?”
Iso oturma odasının kapısının aralığında şaşkın bir şekilde onlara bakıyordu.
“Senin ne işin var burda?!”
“Ula sen aklını mı yitirdin? Ev bizim ev?”
Akça kıkırdadı.
“Fadime’nin sana yufkayı vermesinden bahsediyorum.”
“Bu nasıl bir fantezi yahu,” Çakır mırıldandı.
“Ya öyle değil! Ula ben sana da bir parçasını verdim kızım!”
“Benim karım niye sizin azgın aranızdaydı?!” Çakır ayaklandı.
“Bir bok anladıysam ne olayım,” Iso ellerini havaya açtı, “Ula kimse kimseye bir şey vermiyor! Mübarek günde ettiğimiz konuşmaya bak!”
“Akça başlattı!” Fadime şikayet eden bir çocuk gibi parmağını Akça’ya uzattı.
“Ben sadece senin ev hanımlık dönemine girdiği dedim.”
“Fadime ve ev hanımı olmak?” Iso güldü, “Çift tabanca gezen bu deli, ev hanımı olacak?”
“Biri çift tabancalı, öbürü tecelli deli diye eline niye silah verilmediğini gösteriyor. Kapak yuvarlanmış, tenceresini bulmuş,” Çakır baş parmağını salladı.
Fadime’nin kaşları havada kaldı.
“Tecelli deli derken?”
“Çakır-“
“Sen bilmiyor musun?”
Fadime kafasını salladı.
“Senin bu kocan az manyak değil. Düğün günü Koçari’yi tek başına basmıştı. Umursamadan yol boyu kurşun sıkarak kendini anons etmişti.”
“Ne?”
“He valla. Geçen günde o kadar kalabalığa ‘üç beş çakal’ demişti. Silahla Eyuphan’ı güzel benzetti. Gerçi, silahada ihtiyacı yok bunun, el kuvveti baya iyi.”
Fadime şaşkın bir şekilde Iso’ya baktı.
Iso’nun eli boynuna gitmişti, parmakları bembeyaz tenine bastırıyordu.
Fadime’nin karnına düşen sıcaklık hiç beklenmedik ti.
Yutkundu.
Akça arkadaşının yavaşça kızaran yanaklarını gördü.
“Biz eve geçelim. Çakır, hadi şu boksları al, ayak altında kalmasın.”
“Daha yardım edile-“
“Çakır kalk hayde. Geç oldu.”
Akça duvarın yanındaki boksları Çakır’ın kollarına tutuşturdu, sonra kocasını ite ite evden çıkardı.
Evin içindeki sessizlik derinleşti.
“Ben… şey, eşyalarımı yerleştirim,” Iso ne olduğunu anlamadı, ama o gergin baskı genzine oturdu.
Yatak odasına ilerledi, kendi valizlerini açmaya başladı.
Aradan kaç dakika geçti bilmiyordu, ama Fadime’nin sesine ürperdi.
“Sen tek başına Kocari’yi bastın.”
Iso eğildi yerden, Fadime’ye baktı.
Yüzündeki ifadeyi tanıyamadı.
“Öyle değil-“
“Depoda onca adama kafa tuttun.”
“Fadime-“ Iso çöktüğü yerden kalktı.
“Silahla bile değil. Sadece sen olarak.”
“Ben-“
“Veriyorum.”
“Ne?”
“Sana o kadar çok değer veriyorum ki.”
Düşünmeden, hiç ama hiç düşünmeden, aralarındaki mesafeyi kapattı.
Kollarını Iso’nun boynuna doladı.
O an, bütün dünya durdu.
Iso ne yapacağını bilemedi. Fadime kendini sıkıca Iso’ya sardı, sanki ciğerlerindeki nefesi sarar gibi.
“Özür dilerim.”
O küçük fısıltı, Iso’yu bitirdi.
Titreyen ellerini Fadime’nin ince beline doladı. Parmak uçlarını üstündeki kazağa geçirdi, kendini oraya işlemek istermiş gibi.
Fadime’nin eli, ensesindeki kısa saçlara uzandı. Tırnakları tenine bastırdı.
Iso yanağını Fadime’nin kafasına tam yaslayacaktı ki, kendini durdurdu.
Sakın saçlarıma dokunma.
Kafasını istemsizce öbür yana doğru çevirdi.
Fadime bunu hissettince, kafasını gomduğu yerden kaldırdı.
“Yanlış mı ettim?”
Iso gözlerinini Fadime’nin gözleriyle buluşturdu.
Öyle güzel bakıyordu ki. Öyle masum, öyle sevgi dolu, bir an kendi ismini bile unuttu. Göz bebekleri büyümüş, uzun kirpiklerinin ucunda bir ıslaklık vardı. Bir insan, nasıl bu gözlere aşık olmaz?
“Yanlış değil… sadece, saçların… değmek istemedim.”
Fadime’nin kalbi titredi.
Kendi parmakları, Iso’nun yumuşacık saçlarında kilitli kalmıştı. Ama Iso… Fadime’nin ona kestiği bu cezayı öyle bir içlendirmiş ki. Dokunamıyordu, değiştiremiyordu yaptığını, bedeli her gün ona bakarak ödüyordu.
Fadime ona her gün bu cezayı yaşatıyordu.
Iso’ya ‘sen beni anlamıyorsun’ demişti. Ama kendisi de Iso’yu hiç anlamaya çalışmamıştı.
Sol eli arkasına gitti. Iso’nun elini tuttu.
O eli, yavaşça saçlarına goturdu.
Iso’nun gözlerindeki şaşkınlık, titreyen alt dudağı, düzensiz nefesi Fadime’yi daha da güçlendirdi.
“Bundan sonra, saçlarıma dokunmazsan, o zaman keserim.”
Iso’nun parmakları, o yumuşacık saçların arasına girdi.
Fadime yüzünü Iso’nun boynuna geri goturdu. Derin bir nefes çekti, içini Iso’nun kokusuyla doldurdu.
Koçari dağlarını evi bilmişti. Abisinin yanını ev bilmişti. Konaklarını tek bileceği ev sanmıştı.
Ama tam o an, o yayla evinde, Iso’nun teninde, saçını okşayan ellerinde, evindeymiş gibi hissetti.
Fadime, önündeki mezar taşına baktı.
Mehmet Furtuna.
Elindeki su kovasını sımsıkı tutuyordu.
Bayram gelip geçmişti. Bugün Furtuna’ya gelmişlerdi ki Iso şirketteki yapılacak devrimi halletsin.
Fadime Eleni’nin yanına uğramıştı, ondan sonra niyeti şirkete gitmekti.
Arabayı ne ara mezara giden yola sürmüştü, bilmiyordu. Ama şimdi, buradaydı.
Fatih’nin, Oruç’un, Iso’nun babası. Unutmak yok.
“Biz bu acıları unutmayız. Unutamayız,” Fadime ölüm tarihine kitlenmiş, sesi daha taşmamış göz yaşlarının acısıyla titriyordu, “Ama bu acıları da bir daha yaşatmayız.”
Elindeki kovayı yere indirdi.
“Af dilemem. Bir daha da diletmem. Ama sadece bir söz verebilirim.”
Fadime bir adım attı.
“Severim. İsmail’i çok severim. Denize karşı, dağa karşı. Bu toprağa, bu kana karşı severim.”
Su kovasını yine kaldırdı. Furtuna ailesinin mezarının obur tarafına geçti.
Yavaşça, o toprağa suyu döktü.
Toprağın kararmasını izledi. Suyu nasıl çektiğini. Kabarışını.
Kovayı yere indirdi. Ellerini önünde birleştirdi.
Dua edemezdi. Bugün değil. Belki bir gün, ama bugün değil.
“O gün demiştim ki, bir gün bu topraklar dile gelirse, rıza verirse, o zaman bana ne demek istiyorsan de. Ama ne sizin toprağınız, nede sizden kalan bana cevap verebilir. Rıza gidenden değil, kalandan alınırmış, onu öğrendim.”
Elinin tersiyle gözünden akan yaşı sildi.
“Oğlun benim babamın önünde, beni sevdiğini söyledi. Bende senin önünde, onu sevdiğimi söylemek istedim. Bu kanı biz bitireceğiz demişti bana. İnanmamıştım. Ama Iso… öyle biri ki, sadece beni inandırmadı.”
Fadime gözlerini topraktan kaldırdı.
Iso’yu gördü.
Arkasında güneş, gözlerinde deniz.
“Fadimem.”
Aralarında toprak.
Iso sol elini uzattı.
Alyansı parlıyordu.
Fadime hızlı adımlarla, avuçlarını kavuşturdu.
“Canum karım.”
Toprak dile gelmezdi. Gelmesinde.
“Kılçuk kocam.”
Bu sefer, o mezarlıktan el ele çıktılar.
