Chapter Text
Author's Notes:
1. Dalton bir ıslah okuludur. Yatılı olduğu için Kurt ve Blaine oda arkadaşları.
2. Bölümlerin başında yazan cümleler bana aitler, alıntı yaptığım zamanlar hikayenin sonunda ilerleyen zamanlarda bunu belirteceğim.
3. Hikaye üç bölümden oluşacak.
Ne kadar yıldız çalarsak çalalım gökyüzünden
Senle ben
Karanlığız.
Hadi. Dayan. Birkaç adım daha ve odandasın. Siktir, düşüyorum galiba. Düşersem kalkamam. Dayan!
Sendeleyerek attığım birkaç adımdan sonra kendimi sürükleyerek yurt odasından içeri atıyorum. Atıyorum derken, resmen kendimi yere atıp görevli biri görmeden ayağımla kapıyı tekmeliyorum. Odada bir farklılık var, gözlerimi açamıyorum ama bunun farkındayım. Geriliyorum.
Burada mı bekliyorlar yoksa? Tanrım ölmek için çok gencim, çok gencim, çok çok çok…
Ama hiç kimse hareket etmiyor. Sonra birinin bana yaklaştığını hissediyorum. Son darbe için bekliyorum ama öyle bir şey olmuyor. Biri bana doğru eğiliyor.
“Hey, hey! Sakın bayılma. Hassiktir, kendine gel.”
Kim bu? Sesi oldukça hoşa benziyor. Beni öldüresiye dövmek için yeniden gelmediler demek ki. Canım çok yanıyor. Dudağımdaki kan tadını alabiliyorum. Kasıklarıma yediğim tekmeler yüzünden hareket dahi edemiyorum. Tanrım ya biri beni öldürsün ya da şu acı geçsin azıcık.
Her tarafım kesik içinde. Yarın bunu nasıl açıklayacağım hiçbir fikrim yok. Aniden bir acı dalgası hissediyorum. Sanki biri kemiklerimi kırıyor. Acaba hoş sesli çocuk cidden onlardan biri mi?
Bu sefer kesin ölüyorum. Anne…
Hareketsiz bedenimin etrafına dolanan kollar var. Beni taşıyorlar. Sonrası; karanlık.
**
Sabah gözlerimi açmamla beraber kapamam bir oluyor. Gün ışığı gün ışığı değil de sanki lazer. Başımla beraber tüm vücudum zonklamaya başlıyor. Dudaklarımı yalamayı deniyorum, acıyla yumruklarımı sıkıyorum. Yataktan kalkmayı denemenin benim için hiç iyi olmayacağını fark ediyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, hatırlamayı deniyorum. Her şey parça parça geliyor, tokat gibi.
“Hey, sen!”
“Ne var Karofsky?”
“Bu saatte tek başına burada ne yapıyorsun Hummel, başına bir şey gelir maazallah.”
“Burada senden büyük orospu çocuğu olmadığını varsayarsak, sen de şu an burada ‘tek başınasın’. Bir şey olacağını sanmam.”
“Ah, sana haddini bildirmemizin vakti geldi anlaşılan.”
Birden bire duş kabinlerinden çocuklar çıkmaya başlamıştı. Bazıları ellerini yumruk yapmış hazır bir şekilde bekliyordu. Kurt’ün gözü elinde çakı bulunan çocuğa iliştiğinde içini hafif bir korku kapladı.
“Bu aptal cesareti de ibneliğinden mi kaynaklanıyor? İbnelik insanları salaklaştırıyor diye duymuştum.”
“O halde sen benden daha ibne olmalısın tatlım.”
Bunu söylememesi gerektiğini biliyordu. Cidden, ama hakim olamamıştı. Kendini birden yerde 4 kişi tarafından tekmelenirken bulmak hiç sürpriz olmamıştı.
“Belki o küçük pipini kesersek azıcık adam olursun. Ne dersin?”
Elinde çakı olan çocuk ona yaklaştığında korkuyla gözleri büyüdü. Yapabileceği tek şeyi yapıp çocuğu tekmeledi. Yine de çakı karnında ve bacağında birkaç yeri kesti.
“Bu kadar yeter çocuklar, sik emiciyi yalnız bırakalım biraz da düşünsün.”
İnleyerek hafif dik konuma gelmeye çalıştı. Acıyla kıvranarak geri yatar pozisyona geçtiğinde gözünü açma cesaretini gösterdi.
Karşısında dünyanın en saçma derecede tatlı çocuğu ona aptal aptal bakıyordu. Kıvırcık gür saçları, hafif bronzlaşmış yüzünü çevreliyordu. Büyük ela gözlerinin etrafındaki garip kirpikler ise sadece ona yakışabilir gibi gözüküyordu. Çocuk gülümsedi.
“Resmen ebeni sikmişler.”
“Ciddi misin?”
“Aynaya bakmamanı öneririm.”
Kurt karşısındaki çocuğa dik dik baktı. Gözlerinin altında hafif mor torbalar vardı. Ela gözleri içinden ışık çekilmişçesine sönüktü. Çocuk ne kadar gülümserse gülümsesin hiçbir zaman gözlerine ulaşmıyordu. O olaydan sonra Kurt’ün geldiği hale benziyordu.
Sen varken aynaya bakmama gerek yok.
“Sen nerden çıktın?”
“En yeni mahkum benim.”
“Burası hapishane değil.”
“Sizin için değil.”
Çocuğun sözleri Kurt’ün dikkatini çekti. Ne demeye çalışıyor ki? Yine de şansını ilk defadan zorlamamaya karar verdi.
“Saat kaç?”
“Üç buçuk. On beş saate yakındır uyuyorsun.”
“Neden derslerde olmadığımı sormaya kimse gelmedi mi?”
“Kızıl, kabarık saçlı, deliye benzeyen bir bayan geldi. Akşam yurt odasına gelip beni görünce bir an için korkup düştüğünü, dudağını da masanın kenarına çarptığını söyledim.”
“Ah ne hoş şimdi bir suçludan ziyade aptal olduğum dedikodusuyla uğraşacağım. Çok teşekkürler…”
“Blaine.”
“Blaine.”
Bir an için gözleri birbirine kitlendi. Bu garip his de ne? Çocuk eşcinsele benzemiyor. Yine de hafif bir titreşim alıyorum. Siktir çok acıktım, acaba yemekhaneye acıdan ağlamadan gidebilir miyim?
“Sana yemek getirmiştim yemekhaneden.” Aklımı mı okuyor bu çocuk?
“Sağol.”
Yemeği yedikten sonra Blaine’in yaralarıma pansuman yapmasını izledim. Bu malzemeleri nereden buldu acaba? Daha yeni tanıştığı birine neden yardım ediyordu ki?
Blaine onun yaralarını yeniden sardıktan sonra Kurt iPod’unu alarak yeniden gözlerini kapattı. Blaine de kitap okumak için yatağına uzandı.
**
Odasına gelip yerleştiğinde, karşılaştığı ilk manzaranın kapıdan içeri kanlar içinde giren biri olması ne büyük tesadüftü. Bir an için hala eski okulunda olduğunu sandı. Giren çocuk acı içinde kıvranarak yere attı kendini. Bir yandan koşup yardım etmek istese de olduğu yerde donup kalmıştı.
Çocuğa yaklaşarak yaralarını inceledi. Revire gidip gitmemeleri gerektiğini düşünüyordu. Bu yaralar durduk yere olmuş olamaz. Daha ilk geldiğim günden birinin başını belaya sokarsam sikseler beni rahat bırakmazlar. Çocuk kendinden geçmek üzereymiş gibi duruyordu.
“Hey, hey! Sakın bayılma. Hassiktir, kendine gel.”
Bir yerinin kırık olmadığına karar verip onu yatağına taşıdım. Yatırdığımda çoktan bayılmış gibi duruyordu. Üstündeki kıyafetlerin parçalandığını ve yarın büyük ihtimalle onu kontrol etmeye geleceklerini düşünürsek önce güzel bir yalan bulmalı sonra da onu temizlemeliydim.
Banyodan sünger ve su alıp odaya döndüm. Kıyafetlerini çıkardım.
Tanrım! Ne olmuş bu çocuğa böyle? Normalde teninin soluk olduğu belliydi ama hemen hemen her yeri morluk içerisindeydi. Bu haldeyken bile çok güzeldi. Gözleri kapalıydı, uzun kirpikleri elmacık kemiklerine değiyordu. Alt dudağı patlamış olsa bile bir meleğin güzelliğine sahipti.
Vücudundaki bütün kanı temizledikten sonra iç çamaşırlarına dokunmadan üstüne bir çift eşofman geçirmeye karar verdim.
Kıyafetlerini banyoda küvetin içine atıp son kez onu kontrol ettikten sonra, yatağıma gittim.
Ertesi sabah, ondan önce uyanıp başucuna gittiğimde rengi biraz daha yerine gelmiş gibi görünüyordu. Bir saat kadar sonra gözlerini açtı. Ama anında kapadığında acı çektiğini anladım. Yine de gülümsüyorum;
Gerçekten bir melekle aynı odaya düştüm.
**
Pazartesi ders vakti geldiğinde Kurt’ün yaralarının çoğu biraz daha iyiydi. Perşembe gecesi olanlardan sonra Cuma günü derslere girmemişti ve araya hafta sonunun girmesi ona oldukça vakit kazandırmıştı. Hafta sonu boyunca, Blaine ona yemek getirmiş, bandajlarını değiştirmişti. Adam gibi konuşmamışlardı ama yine de birlikte olduklarında odada değişik bir atmosfer oluyordu.
Bazen gözlerini birbirlerinden ayırmadan sadece bakışıyorlardı. Ne biri konuşuyordu ne de öteki rahatsız olup kafasını çeviriyordu.
Hep bir sessizlik vardı; ama rahat bir sessizlikti. İçinden kelimeleri seçebileceğiniz bir sessizlik. Hafta sonu boyunca aralarında geçen tek diyalog geldi aklına.
“Neden yardım ediyorsun?”
“Neden etmeyeyim?”
“Neden ediyorsun ama?”
“Ediyorum işte.”
Bu kadardı. Sadece iki cümle söyleyebilmişti ve cevap dahi alamamıştı. Bu yüzden neden burada olduğunu dahi sormamaya karar verdi. Cevap alamayacağını biliyordu. Bunun haricinde çocuk ona tek bir soru dahi sormamıştı. O gece neden öyle geldiğini, neden bok gibi olduğunu... Belki de bana baktığında anlamıştır.
Öğle yemeğine indiğinde Puck ve Sam’in oturduğu masaya doğru ilerledi. Onların yanına oturup yeniden Blaine’le ilgili hayallere dalmıştı ki yemekhane kapısından Blaine’in içeri girip etrafa göz gezdirdiğini gördü. Neden olduğunu bilmese de, elini havaya kaldırarak çocuğun dikkatini çekti.
Blaine’in üzerinde siyah kapüşonlu, altında ise eşofman altı vardı. Onlara doğru yürürken yemekhanedeki kafalar ona çevriliyordu. Kurt’lerin olduğu masaya oturduğunda herkes aniden kafasını önüne eğdi.
“Yeni oda arkadaşım.”
“Blaine.”
“Ben Sam, bu iğrenç saçlı mahlûkat ise Puck.”
“Hey bu acıttı!”
“Pucki Pucki ağlama Pucki Pucki.”
“Bana bir kez daha Pucki dersen çatalı gözüne saplarım.”
Puck ve Sam sataşma içindeyken Blaine ve Kurt yeniden birbirlerinin gözlerinde kayboldular. Kimsenin adlandıramayacağı bir iletişime sahiptiler adeta. İkisinin de gözlerinde ışık yoktu. Kurt yaşam sevincini kaybedeli çok olmuştu ama yine de Blaine’i bu duruma getiren şeyin ne olduğunu merak etmekten kendini alıkoyamadı.
Adeta yaşayan iki ölülerdi.
Yemeklerini aynı şekilde bitirip sınıflara dağıldılar. Kurt her zamanki gibi, sınıf yerine arkadaşlarıyla beraber sigara içmeye çıktı.
“Neler olduğunu anlatacak mısın?”
“Karofsky ve piçleri.”
“Ne zaman oldu?”
“Perşembe akşamı, duşların orda, saat on bir civarı.”
“Nasıl bu kadar çabuk kendine gelebildin?”
“Blaine.”
“Neyin nesi bu çocuk? Onlardan biri olmadığına emin misin?”
“Eminim. Sanırım.”
“Sanırım ne demek Kurt! İşin ucunda hayatlarımız var.”
“Tamam, kapa çeneni. Onlardan biri değil.”
“Olmasa iyi olur. Kendi iyiliği için.”
**
Kurt yurt odasına girdiğinde Blaine’i yatakta uzanmış kitap okurken buldu. Her zamanki gibi.
“Yine ne okuyorsun?”
“Suç ve ceza.”
…sessizlik…
“Neden buradasın Kurt?”
“Seni ilgilendirmez.”
…sessizlik…
“Neden odaya kanlar içinde geldin?”
“Seni ilgilendirmez.”
…sessizlik…
“Favori rengin ne?”
Beklemediği bu aptal soru karşısında şaşıran Kurt, bir anlığına kekeledi. “M-mavi.”
“Cevap verme kabiliyetin varmış demek.”
…sessizlik…
“Kollarındaki izler ne?”
“Her zaman cevap vermeyen taraf sen olacaksın diye bir şey yok Prenses.”
“Bana Prenses deme.”
“Pekala.”
“Senin en sevdiğin renk ne?”
“Siyah.”
Aynı ruhlarımız gibi.
Gözleri kitlenmiş bir şekilde oturmaya devam ettiler. Blaine birden bire oturduğu yerden kalkarak Kurt’e doğru yürüdü. Eğilip dudaklarına bir öpücük kondurdu.
“Bu ne içindi?”
“İstediğim için.”
“İnanılmazsın.”
“Biliyorum, hep öyle söylerler.”
“Aynı zamanda ukalasın da.”
“Ben ukalayım. Sense güzelsin.”
Yaşayan her canlıyı utandıracak kadar güzelsin.
O gece Kurt zihninde aynı kelimeler yankılanırken uykuya daldı. “Sense güzelsin.”
Rüyasında kendini bir arabanın içinde buldu. Kafasını soluna çevirdiğinde annesinin güler yüzüyle karşılaştı. Cam gibi mavi gözler ona bakıyordu. Radyoda birden en sevdikleri şarkılardan biri çalmaya başladı.
“Bekleyen yabancılar bulvarın sağında solunda
Gecenin içinde gölgelerini arayan
Amaçsız insanlar gecenin içinde bir yerlere saklanmış
Duygularını bulmak için yaşarlar…”
Rüyanın içinde haykırıyordu adeta. “Söyleme! Sus!”
Ama hiçbir yararı yoktu. 17 yaşındaki Kurt Hummel şarkı söylemeye devam ederken uğursuz son gittikçe yaklaşıyordu. Hiçbir şey görmemek için gözlerini kapatıp çığlık atmayı, kendini uyandırmayı denedi.
“Şşşhhh, tamam geçti. Güvendesin.”
Blaine Kurt’ün bağırma sesleriyle uyanıp korkuyla onun yanına gittiğinde hala uykuda olduğunu gördü. Uyumasına rağmen yatakta debeleniyor, “Hayır, yapma!” diye bağırıyordu.
Son kez “Anne!” diye haykırdıktan sonra ağlamaya başladı. Blaine ne yapacağını bilemeden onu uyandırmaya çalıştı. Kurt gözlerini açtığında korkuyla bakıyordu.
Blaine de onun yanına uzanıp sarılmaya karar verdi. Kurt’ün hıçkırıkları zamanla dinip tekrar uykuya dalana kadar bekledi. Daha sonra kollarında dünyanın en güzel adamıyla uykuya daldı.
En güzel… Bir o kadar da parçalanmış.
**
Kurt sabah uyandığında Blaine’in kollarını etrafına sarılmış bir şekilde bulunca bir an için ne olduğunu kavrayamadı. Daha sonra gördüğü o korkunç rüya geldi aklına, ürperdi.
Yanındaki çocuğu uyandırmadan yavaşça ona doğru döndü ve incelemeye koyuldu. Sakalları hafif hafif çıkmaya başlamıştı gene. Göz altlarındaki halkalar hiçbir zaman kaybolmuyordu, uyurken bile belirgindiler. Dudakları ise dünyanın en öpülesi dudakları olmaya adaylardı, cidden. Ama anlayamadığı, bir insanın kirpikleri NASIL BU KADAR UZUN OLABİLİRDİ Kİ? Çok şapşal duruyordu. Uyurken üstüne giydiği pijamanın kolları hafif yukarı sıyrılmıştı ve bu sefer Kurt kolundaki izleri net olarak görebildi. İğne izleri. Küçük, geçmeye başlamış iğne izleri. Gözleri önce korkuyla büyüdü daha sonra korku yerini üzüntüye bıraktı. Yanındaki adam uyanmadan önce yüzünün her noktasını hafızasına kazımaya çalıştı. Parmaklarını yavaşça yanaklarına dokundurdu oradan dudaklarına geldiğinde Blaine hafifçe kımıldandı.
Düşmüş bir meleğin güzelliğine sahipsin.
Kurt kendini tutamayarak öne eğildi. Dudakları Blaine’inkilere bir santim ötede durdu. NAPIYORUM BEN? GERİ ÇEKİL. GERİ ÇEKİL KURT! SAPIK MISIN İNSANLARI UYKUSUNDA ÖPÜYORSUN!?
Aklından geçen onca düşünceye rağmen aradaki küçük boşluğu da kapadı. Hassiktir, Blaine karşılık veriyordu. Rüya mı görüyor acaba diye merakla gözlerini açtığında ela gözlerin ona odaklandığını fark etti ve geri çekilmek için hamle yaptığında Blaine’in belindeki eli uzaklaşmasına izin vermedi.
Blaine’in dili dudaklarına çarparak giriş izni istediğinde tereddütle dudaklarını araladı. Hayatındaki en tutkulu öpüşmeyi yaşadığı insanın bir haftalık oda arkadaşı olması inanılır gibi değildi. Kurt’ün elleri Blaine’in boynunu buldu ve kıvırcık saçlarıyla oynamaya başladı.
Blaine’in diliyle yaptıkları yüzünden kendini kaybetti. Bir inleme duyuldu. Siktir, bu benden mi çıktı? Tanrım ben napıyorum ya, it hemen it şu çocuğu, it! Bu sefer vücudu beyninin isteklerini dinliyormuş gibi gözüküyordu. Blaine’den uzaklaştığında yataktan kalkarak banyoya yöneldi. Tam kapıyı kapamak üzereydi ki Blaine’in sesini duydu.
“Neden kaçıyorsun?”
“Kaçmıyorum.”
“O halde neyden korkuyorsun?”
“Kaybedecek bir şeyimin olmasından.”
Kaybedecek bir şeyimin olmasından. Kaybedecek bir şeyimin olmasından. Kaybedecek bir şeyimin olmasından.
Kelimeler Blaine’in zihninde yankılanmaya devam ediyordu. Kurt’ün kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir şeyi. Bir insan bu kadar yalnız olamazdı. Yaşayamazdı, değil mi? O düşüncelerine daldığında Kurt çoktan sessizliğini fırsat bilip banyoda kaybolmuştu.
**
Yine buluşma noktaları belliydi: Öğle yemeği. Ne kadar tüm dersleri ortak olursa olsun Kurt hemen hemen hiçbirine girmiyordu, ya da girse bile arka sıralardan birinde sigara içip kendini sınıftan attırıyordu.
Blaine yemekhane kapısından girdiğinde gözleri direk Kurt’ü aramaya başladı. Güzellik abidesi, porselen tenli meleği gördüğünde ona doğru yürüdü, direk karşısına oturdu. Blaine’in oturmasıyla beraber Kurt’ün kafası arkadaşlarından ona döndü ve gözleri birbirine kitlendi.
“Her zaman bunu yapıyorlar Sam, bir çeşit sevişme yöntemi falan mı bu?”
“Hiçbir fikrim yok ama yanımda gay seks istemiyorum. Cidden dostum karşı olduğumdan değil, sadece benim girişler kapalı, açık olanlara da şahit olmak istemiyorum.”
“Benim girişler kapalı? İğrençsin Sam.”
“Bunu sen söylüyorsan cidden kötü haldeyim demektir. Tanrım!”
Sam’in yüksek tondaki sesiyle Blaine ve Kurt dünyaya döndüler. Kurt kendine gelir gelmez Puck ve Sam’e dönerek muhabbete kaldıkları yerden devam etti.
“Müdür değişmiş mi diyordun Sam?”
“Ne neden? Yeni gelen de diğeri gibi sadist bir piç mi?” diye sızlandı Puck.
“Müdür değil müdüre. Adı Kate Anderson mu ne öyle bir şeyler.”
Yanımızda oturan Blaine’in yüzü sinirle kızardı. Ne olduğunu anlayamadım ve bir kez daha düşüncelerini okuyabilmeyi diledim. Bir şey demedim ama yalnızken sormak için bunu aklımın bir köşesine not aldım.
Yemek olduğu gibi devam ediyordu. Taa ki Karofsky masamıza yaklaşana kadar.
End Notes:
Burdan önce genelde fanfictioncevirileri tumblrında güncelliyorum. Oradan da takip edebilirsiniz.
