Chapter Text
"Ben anasının lafıyla kızlara musallat olan adamı abime damat diye getirmem."
Fadime’nin dudaklarından dökülen o cümle, saatlerdir beynimin içinde bir kurşun gibi sekiyor, her çarptığı yeri yakıp yıkıyordu. Hak etmiş miydim? Hem de sonuna kadar.Kızı kaçırıp canını yaktım mı yaktım ama yediğim haltın bedelini ruhumun her zerresiyle, uykusuz gecelerimle ödemiştim ama yetmiyordu.
Niye bu kadar acımasızdı? Neden kalbinin kapılarını bir nebze olsun aralamıyordu?Bir o mu bana düşman? Ben ona düşman değil miyim? Ben niye onun kadar acımasız olamıyorum? Orada o kadar laf ederken niye ağzımı açıp tek bir laf edemedim?Aptal İso.
Ulan kaç yıl geçti, kız beni öylece ortada bıraktı gitti hâlâ mı?Unutmak onun için bu kadar kolayken ben ne diye unutamadım anlayamıyorum.Susmak bilmeyen beynimin oyunlarıyla duvarlar üstüme üstüme geliyor, beni ezen keçiler sanki şimdi de kafamın içinde tepinip duruyordu.
Ceketimi alıp evden ayrıldım. Dışarı çıktığım gibi derin bir nefes aldım. Temiz hava almak bir nebze olsun iyi gelmişti.
Koçari Konağı'na gidip Fadime ile konuşabilmeyi şu an o kadar çok istiyordum ki... Ama yemiyordu işte. Göz göze geldiğimiz o ilk saniyede, ezberlediğim bütün cümleler intihar ediyordu.
Beş koca yıl... Dile kolay, beş yıl boyunca bir dron ekranından, birkaç dakikalık görüntüsüne muhtaç kaldığım o kızı, anamın iki dudağının arasından çıkan lafla alıkoymak... Kendime yakıştıramadığım bu kara leke, şimdi boynumda bir yafta gibi asılıydı. Ben ona dokundum diye o güzelim saçlarını bir hışımla kesen kız, benim kuru bir özrümle buzlarını eritir miydi hiç?
Arabama bindim. Elim otomatik olarak torpidodaki yedek telefona gitti. Rehberde kayıtlı olan tek numaraya, parmaklarım titreyerek o mesajı gönderdim. Arkama yaslanıp gözlerimi kapattım. Saat ikiyi çoktan geçmişti.
"Nah döner." diye mırıldandım karanlığa. "Kim bilir kaçıncı uykusundadır şimdi."
Ama daha bir dakika bile geçmeden, telefonun titremesi, kalbimin atışını kulağımda hissettirdi.
*******
İki saattir yatakta bir sağa bir sola devrilip duruyordum. Uyku, sanki bu gece bana uğramayı yasaklamış gibiydi. İçimde ne olduğunu bilmediğim, adını koyamadığım bir huzursuzluk dalga dalga kabarıyordu. Sanki yıllar önce kapanmış, izi bile silinmiş bir yaranın kabukları tek tek sökülmüş de o yara saatlerdir ruhuma kanıyordu. Göğsümün üzerinde bir ağırlık, boğazımda düğüm düğüm olan bir hıçkırık vardı.
Yatakta hışımla doğrulup komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Belki boş ekrana bakmak beynimin içindeki bu uğultuyu susturur sandım. Sosyal medyanın o gürültülü boşluğunda gezinirken ekranın üstünde beliren bildirimle kalbim tekledi. Bilinmeyen bir numara.
"Köprüde seni bekliyorum. Konuşmamız lazım."
Gecenin ikisinde hangi manyak benimle, üstelik köprüde ne konuşabilirdi?
"Ula kimsin sen?" diye yazdım, öfkem korkumu bastırırken.
Cevap, ekran daha kararmadan düştü. "Gelince görürsün."
Gecenin bu kör vaktinde huzurumu kaçıran bu manyak kimdi? Kalkıp gitmek, bu karanlığa bulaşmak ne kadar akıl kârı gelmese de merak denilen o illet duygu zehrini damarlarıma salmıştı bir kere. Bir hışımla yataktan kalkıp üzerime montumu geçirdim. Çekmecenin dibinde duran silahıma uzandım. Onu belime yerleştirirken hissettiğim o buz gibi temas, sanki içimdeki ateşi biraz olsun dindirdi.
Odadan bir gölge gibi süzüldüm. Konak sessizdi. Kimseyi uyandırmadan, bu sessizliği bozmadan kaçmalıydım. Botlarımı elime alıp merdivenlerden sessizce inmeye başladım. Tam son basamağa adımımı atıp özgürlüğe uzanacakken bir karaltı önüme set çekti. Kalbim ağzımda attı, irkilerek geri çekildim. Eyüphan.
Karanlığın içinde parlayan gözleri doğrudan benimkileri hapsetmişti. Sesindeki o sorgulayıcı ton, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti.
"Bu saatte nereye Fadime? Niye uyumadın?"
"Uyku tutmadı." dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Biraz hava alacağım."
Eyüphan’ın gözleri şüpheyle kısıldı, bir adım daha yaklaştı. "Kızım saat gecenin ikisi. Git odanın camından al havanı. Geç içeri hadi."
"Sana ne ula!" diye çıkıştım, sabrımın son kırıntılarını tüketerek. "Çekil önümden."
"Ben de geliyorum o zaman." dedi, bir gölge gibi peşime takılmaya niyetlenerek.
"Çocuk muyum ben Eyüphan? Git zıbar hadi, rahat bırak beni!"
Hızla aşağı inip arabanın kapısına elimi attım, tam kendimi arabanın içine atmışken Eyüphan’ın sert eli koluma dolandı. Beni çevirip arabanın soğuk metaline yasladı. O an, sırtımdaki soğuklukla onun bakışlarındaki o yakıcı hırs arasında sıkışıp kaldım.
"Ne haltlar karıştırıyorsun Fadime? Gecenin bu köründe kiminle buluşacaksın?"
"Kimseyle buluşmayacağım! Hava alacağım dedim ya, bıraksana kolumu!"
"Yoksa o şerefsiz İso’ya mı gidiyorsun?" diye bağırdı birden. "İstemeye gelmiş bugün seni!"
"Geldiyse ne olmuş?! Lafını yedi, boyunun ölçüsünü aldı da gitti! Hem sana ne oluyor ya? Ne hakla karışıyorsun benim hayatıma bu kadar?!"
Eyüphan üzerime biraz daha eğildi. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki nefesi yüzümü bir kırbaç gibi dövüyordu. Kendimi geri çekmeye, o boğucu yakınlıktan kaçmaya çalıştıkça o daha çok üzerime geliyordu. Bakışlarında, tanımadığım, yabancı bir adamın karanlığı vardı.
"Bilmiyorsun sanki..." diye fısıldadı, sesi zehir gibiydi.
Sinirden zangır zangır titreyen ellerimle göğsüne asıldım, onu var gücümle ittim. "Biraz daha hayatıma burnunu sokup beni rahatsız edersen yemin olsun seni abime söylerim Eyüphan! Yetti artık ula, yetti! Şimdiye kadar babanın hatrına, çocukluğumuzun hatrına sustum ama o hatır da bir yere kadar!"
"Abinin arkasına mı saklanıyorsun Fadime?" diye bağırdı, sesi karanlıkta yankılandı. "Söyle ula! Korkmuyorum kimseden!"
Onu daha fazla dinlememek için kendimi arabanın içine attım. Sinirlendiğimde o lanet olası gözyaşlarım hep yanaklarıma sızardı, yine öyle oldu. Görüşüm bulanıklaşırken derin nefesler alıp kalbimin atışını düzene sokmaya çalıştım. Motoru çalıştırıp tekerlekleri hırsla döndürürken dikiz aynasından ona baktım. Eyüphan, konağın kapısında, bıraktığım o karanlık noktada öylece kalakalmıştı.
Eyüphan... Biz onunla aynı toprağın tozuyla büyümüştük. Benden dört yaş büyüktü; benim için sığınılacak bir liman, bir abiden farksızdı. Hep yanımdaydı, beni korur, kollar sanırdım. Ama meğer onun kalbindeki niyet çok başkaymış. Son birkaç yıldır o tanıdığım çocuk gitmiş, yerine bakışları huzurumu kaçıran, her hareketiyle beni daraltan bir yabancı gelmişti. Geçen sene bana o malum itirafı yaptığında, çocukluğumun en güzel hatıraları bir anda kirlenmişti. Meğer bana aşıkmış...
Özellikle son birkaç aydır beni iyice rahatsız ediyor, birkaç kere sırf onu kırmamak için kabul ettiğim asla ümit verme amacımın olmadığı buluşmaları insanlara farklı şekilde anlatıp ikimizin adını köyde çıkarmış ki o İso malı bile duyduğuna göre bu söylentiler karşı köye bile sıçramıştı.Neyse ki abimin bu söylentilerden haberi yoktu. Henüz...
Köprüye vardığımda zifiri karanlık her yeri sarmalamıştı. Karadeniz’in o nemli, ağır havası göğsüme oturmuş, nefes almamı zorlaştırıyordu. Arabanın farlarını söndürmedim, o iki parlak ışık huzmesi karanlığı bir bıçak gibi yararken ben elimde soğuk metali sıkarak dışarı çıktım. Sessizliğin içinde yaklaşan ayak seslerini duymak için kulak kesildim. Görünürde kimse yoktu ama birinin nefesini ensemde hissediyor gibiydim.
Silahımı sesin geldiği o koyu karanlığa doğru doğrulttum. Parmaklarım tetikte, sesim bu ıssızlığın ortasında çınladı.
"Kimsen çık ortaya! Sabrımı taşırma ula!"
"Ula benim Çeyrek Mafya... Sakin ol, Furtunacuk."
İso, ışık hüzmesinin içine bir hayalet gibi süzüldüğünde, arabanın farları doğrudan yüzüne vurdu. O deniz mavisi gözleri, gecenin karanlığında çakmak çakmak parlıyordu. Bakışlarında her zamanki o alaycı ifade vardı.
"Öğlen ettiğin o ağır laflar yetmedi mi?" dedi, sesi köprünün altından akan suyun sesine karışırken. "Şimdi de silahla mı vuracaksın beni?"
Emniyeti kapatıp silahımı indirdim ama içimdeki o hırçın dalgalar durulmadı. Derin bir nefes aldım. Gecenin bu kör saatinde, Eyüphan’la birbirimize girmemize sebep olan bu bela, karşımda hiçbir şey olmamış gibi dikiliyordu.
"Ne oldu Furtunacuk?"dedim, sesime iğneleyici bir ton katarak."Ettiğim lafları sindiremediğinden hazımsızlık mı çekiyorsun? Karın ağrından uyuyamayıp gecenin bu saatinde ondan mı beni rahatsız ettin? "
"He." dedi, sesi her zamankinden daha kısık, daha derinden geliyordu. "Tam da ondan."
"Sana diyecek tek bir kelimem bile kalmadı artık. Gidiyorum ben. Bir daha da sakın beni rahatsız etme. Engelledim yetmedi, başka numaralardan yazıyorsun... Ne yüzsüz bir adamsın sen ya!"
Arkamı dönüp kendimi arabanın güvenli sığınağına atmak istedim. Kapıyı açıp içine bindim ama tam kapatacakken İso'nun güçlü eli kapının kenarına yapıştı. Eğilip yüzüme öyle bir baktı ki aramızdaki o gerilimi elle tutulur sanırdım.
"Senin diyeceklerin bittiyse bitti Fadime. Hep sen konuştun, ben sustum. Şimdi... Şimdi sadece beni dinleyeceksin."
Kararlılığı, o her zamanki gevşek tavrının yerini almıştı. Doğrulup kenara çekildiğinde, istemeye istemeye arabadan indim. Köprünün ortasında, iki düşman ailenin çocukları olarak yeniden karşı karşıya dikildik.
"Ne diyeceksen de hadi, bitirelim şu işi." dedim kollarımı göğsümde bağlayarak.
"Öğlen söylediğin o sözler için... Hiç mi pişman değilsin Fadime?"
"Niye pişman olayım ula?Yanlış hiçbir şey söylemedim."
"Fazla değil miydi sence de?" dedi, bir adım yaklaşarak. Sesi bu sefer sitem doluydu."O kadar insanın içinde beni öyle rezil etmek hiç mi rahatsız etmedi seni? Beni nasıl bir duruma düşürdüğünün farkında mısın?"
"Ben seni niye düşüneyim ya? Orada ağzını açıp tek kelime laf edemedin. Şimdi gecenin bir yarısı beni çağırıp hesap mı soruyorsun? Ben de essahtan bir şey diyeceksin sandım."
Sıkıntıyla arkamı dönüp tekrar kapıya yöneldim. Tam kapıyı açacakken İso'nun bir hamleyle kapıyı kapatmasıyla olduğum yerde çakılı kaldım. Arkamdan o kadar yaklaşmıştı ki sıcak nefesi ensemdeki küçük saçları ürperterek tenime değdi. Kalbim bir kuş kanadı gibi göğüs kafesime çarpmaya başladığında dünya bir anlığına durdu.
"Çok acımasızsın Fadime Koçari." diye fısıldadı tam kulağımın dibinde."Bir hata ettim cezasını da çektim.Kaç seferdir size yardım ediyorum. Bunların hiçbirini görmüyorsun. Sadece yaptığım hatayı görüyorsun. Sen hiç hata yapmadın mı sanki?"
Sözlerindeki o çıplak sitem canımı yaktı. Birden arkamı dönmemle burun buruna geldik. Karanlıkta birbirine karışan nefeslerimiz, yüzümde sıcak bir esinti gibi dolaşıyordu. Bakışları, gözlerimin en derinindeki öfkeye kilitlenmişken yavaşça ve sanki iradesi dışında aşağıya, dudaklarıma kaydı. O an göğsünden kopan o derin iç çekişle dünyam sarsıldı, istemsizce gözlerimi kapattım. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak ister gibi öyle hızlı çarpıyordu ki ciğerlerime çektiğim hava yetmiyordu. İso’nun aniden, sanki ateşe değmiş gibi kendini geri çekmesiyle gözlerimi açtım ve titreyen bir nefes bıraktım havaya.
"Senin saçmalıklarını daha fazla dinlemek istemiyorum." dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak.
"Eleni yarın akşam mı gidiyor?"
Sorduğu bu alakasız soru, az önceki o yoğun havayı bir anda dağıttı. Afallamıştım. "E-evet." diye kekeledim. "Yarın gidiyor."
"Öylece gitmesine izin mi vereceksin?" diye sordu, sesi bu sefer buz gibi bir ciddiyete bürünmüştü.
"Onun hayatına ne hakla karışabilirim İso? Kendi tercihi."
"Yeğeninin gitmesine izin verme Fadime."
Yeğenim mi? İso Furtuna yine beni afallatmıştı. Acı bir gülüş oturdu yüzüme, gözlerinin içine alayla baktım. "Ne saçmalıyorsun yine sen ya? Kafayı mı yedin?"
"Saçmalamıyorum." dedi, her kelimenin üzerine basa basa. "Sen Eleni’nin halasısın Fadime. O kız senin yeğenin."
"Hicran Eleni’nin anası! Bize her şeyi en başından anlattı. Üstelik test de yaptık İso, bizimle bir kan bağı yok, anlıyor musun? Yok!"
"Oyun ettiler yine size. Kandırdılar hepinizi."
Sinirlerim tepeme fırladı, bir hışımla üstüne yürüdüm. "Ula testi yapan İlve! Kendi gözlerimizle gördük sonucu. Oyun falan yok işte! Ne diye kafamı bulandırıyorsun gecenin bu saati? Niye inanayım sana?!"
İso, geri adım atmadı. Aksine, bakışlarını daha da keskinleştirdi. "Abimin ve anamın üstüne yemin ederim ki doğru söylüyorum. Nasıl bir tezgah kurdular, o sonucu nasıl değiştirdiler bilmiyorum ama o test koca bir yalan. Eleni, yengemle abinin kızı. Sen de onun öz be öz halasısın."
Duyduklarım zihnimde şimşekler çaktırdı; beynim uğuldamaya, etrafımdaki dünya dönmeye başladı. Gerçeklik algım sarsılıyordu. Geri geri yürüyerek arabanın soğuk kaportasına yaslandım. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Yüzümü ellerimin arasına alıp öylece kaldım. Birkaç dakika boyunca ikimizden de çıt çıkmadı. Ortalık o kadar sessizdi ki gecenin ıssızlığında onun sıklaşan nefes alışverişlerini, kalbinin o hırçın temposunu duyabiliyordum. Yalan mıydı? Bunca zaman söylenen o sözler, o test sonucu... Hepsi koca bir yalan mıydı? Eğer doğruysa... Eğer Eleni gerçekten abimin kızıysa, bu gece sadece bizim değil, bütün Karadeniz’in kaderi değişecekti.
"Daha fazla bunu saklayamazdım. Şimdi bu bilgiyle ne yapıyorsan yap. Ama anamla abime bir şey etmenize izin veremem. Ben sana gerçeği söyledim sen de anamla abimin zarar görmesine engel olacaksın."
Sinirlerim o kadar bozulmuştu ki dudaklarımdan hıçkırıkla karışık bir kahkaha firar etti. İstemsizce gülüyordum ama gözlerimden boşalan yaşlar yanaklarımı yakıp geçiyordu.
"Ben abimden de Eleni'den de bunu saklamam, saklayamam!" diye bağırdım karanlığa doğru. Sesim köprünün altındaki hırçın suda yankılandı. "Abim öğrenince ne olacağını en iyi sen biliyorsun İso. Sizin ailenizden kimseyi yaşatmaz!"
"Kardeşi değil misin ula?! Engel olacaksın!" diye gürledi, bir adım üzerime gelerek.
"Ulan adamın öz kızını alıp satmışsınız!" diye haykırdım, hıçkırıklarımın arasından. "Yirmi koca yıl... Yirmi yıl boyunca bir babayı evladından, bir kızı köklerinden koparmışsınız. Şimdi benden neyin merhametini bekliyorsun?!"
"Abin katil olup dört duvar arasında çürüsün mü istiyorsun Fadime? Amcama ne yapıyorsanız yapın ama abimle anama dokunulmasına izin veremezsin."
"Kızın anası için pazarlık yapıp üstüne bir de bin tane yalan dizen o Oruç pisliğine zerre acımıyorum!" dedim sesim titriyordu. "Anan olacak o kadın da ondan beter! Siz nasıl insanlarsınız ya? Şeytan sizin yaptıklarınızı görse diz çöker tövbe eder be!"
Daha fazla dayanamadım. Gözyaşlarım artık bir sel gibi akıyor, görüşümü tamamen kapatıyordu. Onun karşısında, bu zayıf ve darmadağın halimle durmak canımı her şeyden çok yakıyordu. Hızla arabama geçip kendimi içeri attım. Farları bir çırpıda söndürdüm, dünya zifiri bir karanlığa gömüldü. Arabanın o daracık alanında ne kadar kalıp ağladım, ne kadar zamanı tükettim bilmiyorum. Gözlerim şişmiş, göz pınarlarım yanmaya başlamıştı.
Beynimin içinde tek bir ihtimal dönüp duruyordu: Abim öğrenecekti ve öğrendiğinde kan dökülmesin diye verdiği o sessiz savaşı tek bir kurşunla bitirecekti. Koçari ve Furtuna... Aradaki uçurum artık kapanmayacak kadar derindi. Barış mı? Bu topraklarda barış ancak imkansızın içinden doğardı. Aklıma bir fikir düştü; delice, geri dönüşü olmayan, bütün köprüleri yakan bir fikir...
Arabadan indim. Ayaklarım yere daha sağlam basıyordu artık. Orada olduğunu, o karanlığın içinde beni beklediğini biliyordum.
"Buradayım Çeyrek Mafya."
Sesine doğru yürüdüm. Tam önünde, o mavi gözlerin karanlıktaki parıltısına bakarak durdum. Bu teklif, ne bir aşk itirafıydı ne de bir mutluluk vaadi. Bu, iki aileyi birbirine bağlayacak, abimin elini kana bulamasını engelleyecek tek çıkış yoluydu.
"Benimle evlenir misin İso Furtuna?"
Gecenin sessizliğini bozan bu soru, ikimizin de kaderini o an o köprüde sonsuza dek mühürledi.
