Work Text:
Eğer zorlanarak aldığı kesik nefesler ve dişlerinin çıkardığı o acı verici gıcırtı sesleri olmasaydı, Kutay, cehennemi andıran o bodrum dolabının bir köşesine sinmiş olan Teoman’ın kanlanmış gözleriyle, kaskatı ve şok halindeki bir ceset olduğunu zannederdi. Saçları kuş yuvasına dönmüştü ve bu daracık alanı yansımalar halinde aydınlatıyordu; bu nadir haline bakılırsa, Teoman orada uzun bir süre kalmış olmalıydı.
Teoman’ın her oraya girişinde direndiği o belirli alana açılan kapı, dikdörtgen şeklindeki bir ışık hüzmesi halinde aralandı. Bir kurtarıcı, diye düşünmeye cüret etti Kutay. Alan geniş olduğundan çok uzundu—toz toplamış raflar ve hatıralar ışığa müdahale eden bedeninin üzerine tehditkarca kapanmaya hazır giblerdi. Işık hüzmeleri etrafında büküldü ve endişe dolu gözleri (endişesi neredeyse kör ediciydi) hedefine ulaştı.
Zaten duyduğu acıyı mislince anlayabilmek için illa şahit olması gerekmezdi; katatonik bir Teoman’ın düşüncesiyle bile parmakları görünmez bir hisle sızladı.
Kutay telaşla vakte dair bir şey aradı—saat üçtü. Eğer dışarıda değilse saat on civarı Teonman’ın odasına çekildiğini öğrenmişti annesinden. Bu tüketici vakti sadece “bir süredir” burada geçirmiyordu; saatlerdir buradaydı. Saatler süren delicesine bir tırmalama. Saatlerdir süren, sessiz sarsıntılar halinde çıkan kesik hıçkırıklar.
O halde neden bu kadar gecikmişti? Belki beş saatti gecikmesi—belki daha fazla. O ki, aşkını ikinci kez kollarının arasına zorla aldığında güvenli limanı olmaya yemin eden, neden hiçbir şeyi daha öncesinde farketmemişti? Koruyup kollamayı ve şımartmayı o kadar çok istediği kişiyi ihmal etmiş olduğu hissi, yerini suçluluk duygusuna bıraktı; midesine köklerini salan çürük bir elma—bir yalan— silsilesi ile gelen bir suçluluğa. Eğer Teoman’dan geldiğine yemin edebileceği o yakarışlar olmasaydı, Kutay gerçekten bayılabilirdi.
Teoman’a sanki küçük, ürkek, fakat hala o gözü dönmüş hayvanmış gibi gelişigüzel bir şekilde yaklaştı ve eğildi. Sarışının bakışlarının, tanıdık bir silüeti bulmalarıyla yavaş yavaş yumuşamalarına bakılırsa, Kutay Teoman’ın onun burada olduğunu tam da o ana kadar farketmediğini varsaydı—ki bu onun düşük omuzlarına ayrı bir ağırlık daha çökertti, midesindeki çürüme hissi boğazına pençelerini geçire geçire tırmandı.
Ne kadar da berbatçasına tuhaf bir sahne olmalıydı ki bu; Teoman sanki utançla kendi bedenine doğru kıvrılıyordu. Eğer onun o ihtişamına olan tezatı değilse bu içgüdüsel hareketine rahatsız edicilik katan, o zaman Kutay’ın, Teoman’ın ondan korktuğunu sanmasıydı. Teoman’ın, onun kurtuluşu olma, o kurtuluşa evrilme görevini ona çok görmesiydi. Eğer tatmin edici bir kaçış olamazsa, hiç kimsenin onu duyamayacak olmasıydı—ne Şebnem’in, ne Leyla’nın, ne de anne ve babasının.
(Üstelik, Kutay utanç verici bir şekilde hem kendi değeri varsaydığı şeyi kaybedecek olurdu, hem de hali hazırda düşük gelirli olan ailesini işten kovdurturdu.)
Başaramadım, diyen bozuk bir ses karıştı Kutay’ın düşüncelerine, Teoman’ın her zamanki küçümserliğiyle kendi endişesini harmanlayarak. Ve bunun bedelini de ödeyeceğim. Ben olmazsam, o terk edilmiş kadar yalnız kalır.
Yine de, ne kadar hızlı bir şekilde geri çekilmiş olsa da, Teoman neredeyse delirmiş gibi ileri atıldı ve Kutay’ın titreyen kollarına kendini attı, belki de kendini dengelemeye yönelik bir çabası olarak. İkisi yere tok bir sesle kapaklandı—betonun soğuğu Kutay’ın sırtını tırmalıyordu—ancak bir uyuşturucunun etkisine girmiş gibiydi. Teoman’ın tırnaklarının Kutay’ın derisini deşip geçecek gibi olmasının hissi kor gibi kızgındı—fakat sapkınca bir şekilde rahatlatıcıydı da.
Teoman başını kemikleri bile kıracak bir hızla Kutay’ın köprücük kemiğine attığı vakitle aynı anda tırnaklarını oğlanın kollarına geçirdi—kendini dengeleme çabası boşa gitmişti—onları kaldırdı, ve tekrar indirdi. Her can yakıcı çizik—ki bunlar herhangi bir sapkınlığın cezası olabilecek cehennem ateşinden bile yakıcıydı—Kutay’ın daha iyi nefes almasına yardımcı oluyordu.
Ancak minnet dolu nefesleri, nefeslerle ısınmış yakasından, giderek uyuşan bacaklarına yayılan kesik bir inlemenin titremesi onu sarstığında, yavaşça kesildi.
Kutay, güvende olduğunu zannettiği için acı vericek kadar naif olmalıydı. Bu kez, başını yerle çakışmaya zorlayan o itiş tüm gücüyle geldi, hem de bütün o aşağılayıcı bütünlüğüyle. Başının altındaki sıcaklığı hissedecek zamanı olmamıştı—daha doğrusu olamamıştı.
Teoman kendine gelmişti. Diyecek bir sözü vardı—ne zaman yoktu ki?
“Senin derdin ne?”
Ayağa kalkmak baş döndürücüydü—odaklanmak ise daha fazla. Yine de, Kutay usulca Teoman’ın azarlarına kulak astı, aynı oluğunu bildiği o öğrenci gibi.
Normalde, Teoman’ın şakamalarını süsleyen öfke, büyük bir ölçüde, sadece yüzeyseldi. Bir kirpinin dikenleri veya zehirli bir vadi zambağı gibi işliyordu. Zambak ona daha iyi uyar, diye düşündü Kutay bir tutkunluk ve pişmanlık halindeyken. Kutay kendini artık Teoman’ın tahrik ediciliğinin onun doğasında olduğuna inandırmıştı—küçük düşürücü çabalarına rağmen söküp atılamaz bir zehirdi bu.
Teoman, Kutay’ı düşüncelerinden çekip aldı dramatik bir tekrarla, “Sana— Cevap versene, sana senin derdin ne diye sordum?!”
Kutay duraksadı, şaşırmıştı ve ağzı acı verici bir konuşma çabasıyla ağırca aralanmıştı, taki Teoman, artık kendisiyle bir konuşmaya girmesi gerektiğine karar kılana kadar. Konuşmalarının kontrolünün onda olması Kutay’ın hiç de umurunda değildi—tümüyle ve tamamiyle onun hakkıydı nasılsa. Kutay’ın—layık olmadığından—tek bir kelime etmeye bile hakkı yoktu.
“Sana ihtiyacım olduğu ilk anda- ilk anda orada olacağına söz vermiştin. Bana söz vermiştin,” diye dürttü Teoman onu, sesi, bir çöküş ve bir azar arasındaki o ince çizgide dolanıyordu. “Eğer sen de sözlerini bozarsan, o halde,” Teoman’ın sesi iyice yükselmişti, sesi çatlıyordu, “yanımda olabilecek tek kişiye nasıl güvenebilirim?!”
Çürük hissi geçmemişti. Anlık olarak geri çekilmişti—ancak Kutay gardını henüz karşı koyabilecek kadar yükseltmemişken onu tekrardan sarsmıştı.
“Özür dilerim Teoman.” Bunlar, kusuyormuş gibi hissetmeden çıkarabildiği tek kelimelerdi.
Elleri yeri dolaşırken neredeyse düşecek gibi olmuştu, Teoman’ın ellerini bulabilmeyi umuyordu; kendi rahatlığını ararken en büyük yaralarından birini ihmal etmişti. Teoman’ın kavurucu—sıcak ve yaralı—parmaklarını hissettiğinde üzerinden bir titreme geçti. Teoman titrek bir nefes çekti; Kutay parmaklarını onun yüzüne çıkardı ve tutuşunu, korkusunun izin verdiği kadar gevşetti.
“Ne yapıyorsun,” diye bir soru duyuldu, fakat kulağa daha çok bir gözlem gibi geldi.
Teoman geri çekilmek için bir çaba sarfetmedi, bunun yerine bakışlarını yere indirgedi ve bunun ile aynı anda alt dudağını ısırdı. Kanatmıştı, yine de tek bir çıt çıkarmaya bile yeltenmedi. Belki Kutay’ın yeterince sarsıldığını farketmişti, belki de her zamanki gibi o kan donduran, savunmasızlıkla gelen utanç duygusunu hissettiğini.
Teoman’ı şaşırtarak—tiksindirerek değil—Kutay hissizleşmiş parmaklarından birini dudaklarına götürdü. Sonra diğerini. Onları yeniden mi canlandırıyordu? Oraya girmesinden bir saat sonra parmak uçlarını hissetmeyi bırakmıştı çünkü. Parmaklarının öpülüyor olması hissi (ki sessizce bunun bir düş olmasını diliyordu), artık bunun anlamı her neyse, tüm gidişatı değiştirdi.
Kutay bir nefes aldı, sanki çaresizmişçesine, Teoman’ın merhametine kalmışçasına, yalvarırcasına ve yenilmişçesine, “Teoman.”
İsmini daha önce hiç böylesi bir sıcaklıkla söyleyenini duymamıştı. Lakin donmuş bir adamı en ufak ocağın ateşi bile alev aldırabilirdi.
Teoman’ın parmakları titredi. “Ne yaptığını zannediyorsun?” diye fısıldadı, sesi Kutay’ın dualarından sadece bir tık yüksekti. Konuşurken sesi hafif çatladı, öyleki hemencecik susmuş olmasaydı bir inlemeye bile dönüşebilirdi.
Kutay acizce yukarı baktığında ademelması, eğer konuşmaya kalkarsa pes edecek ve bir feryat kaçıracakmış gibi zorla hareket ediyordu.
“Kutay, ne yapıyorsun?”
“Özür dilerim.” Kutay’ın sesindeki titreme, cesaretini yenilgiye uğrattı. Eğer Teoman’ın yasını ortaya çıkartmaya yeterse kendini binlerce kez küçük düşürebilirdi.
Kolları o kadar uyuşukça hareket ediyordu ki, sanırsın ki yarılmış başının acısı bütün vücudunu turlamıştı—deneyerek ve hata yaparak Teoman’ın yüzünü aramış, önce kulaklarını sıyırmış ve sonunda elleri onun yüzünü tüylü kanatlar gibi sarmalamıştı.
Teoman bununla ne yapacağını şaşırmıştı, tiksinti ve korku arasında savruluyor, dişlerini gıcırdatıyor, çenesini sıkıyordu—iki taraf da korkutucu bir şekilde yeni bir akıntının hissiyle etkisiz kalıyordu.
Eridi ve sanki olduğunu bildiği o iğrenç şey her neyse, onu sonsuza kadar sarıp sarmalamak isteyecek tek şey onlarmış gibi Kutay’ın ellerinin altında adeta bir çocukmuşçasına ağladı. Kutay, durdukları şekli birbirlerinin alınlarını diğerininkine yaslayacak şekilde değiştirdi ve düzensiz soluklar almalarına, Teoman’ın sırtına—rüzgarları fazlaca sert estiğinde ve samanı yeterince sıkı olmadığında tek dayanağı, demir attığı ve sığınağı olan o yere—yumruk atmasına alan tanıdı.
“Senden nefret ediyorum.”
Kutay buna ancak başparmakları ile Teoman’ın gözlerinin altını silerek cevap verebildi; görüşü, hem karanlık, hem de kendi gözlerinin dolu olmasından dolayı ortaya çıkan bulanıklıktan dolayı kısıtlıydı.
Teoman’ın dudaklarına kaçamak bir öpücük kondurdu—fark edilmek için fazla hafif, lakin kurumuş kanın tadını almaya da yeterdi.
Ancak şimdi gözlerinin yaşlarını akıtmalarına izin verebilirdi.
“Eğer olması gerekirse, senin için ölürüm.”
