Actions

Work Header

crying during sex

Summary:

Delilah'ım, saçlarımı keserken ellerin hiç titremedi mi?

Babasının günahlarını sırtında taşıyan Jeongguk'un en büyük korkusu, sevdiği adamın bir gün soyadını öğrenmesiydi.

200726

Chapter 1: Dudakları arasına sıkışmış hayat

Notes:

Bu kurgunun orijinali Wattpad’de yayımlanmıştır. Burada yeniden paylaşılmaktadır. ♡
wattpad: adensgrave

Chapter Text

09 AUGUST 2024, 01:01 AM
NOCTURNE — Williamsburg, NY

༒

Hayat çok garip, değil mi?

Sen parmaklarına yapışıp kalan o iğrenç motor yağı kokusunu, tırnaklarının arasına inatla doluşmuş siyah kiri ne kadar sabunla ovalarsan ovala bir türlü çıkaramazken, yanı başında duran; baştan ayağa pahalı marka kıyafetlerle, parmaklarında ışığı yakalayan yüzüklerle, bileğinde muhtemelen senin yıllarca çalışsan bile alamayacağin bir saat taşıyan zengin bir piçin çocuğu, dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi sigarasından ağır ağır bir nefes çekiyor. Üstelik yüzündeki o kayıtsız ifadeyle, üzerine sinen pahalı parfüm kokusunu sigara dumanına karıştırıp tavana doğru üflerken, sen hâlâ avuçlarının içine işlemiş yağ lekelerini söküp atmaya çalışıyorsun.

Aynı lavabonun önünde duruyorsunuz. Aynı aynaya bakıyorsunuz. Aynı geceyi, aynı dakikayı paylaşıyorsunuz. Ama ikinizin yaşadığı hayat birbirinden o kadar farklı ki, aynı dünyanın insanları olduğunu söylemek bile güç.

Elimi son kez soğuk suyun altına tutup parmaklarımın arasından süzülüşünü izledim, ardından musluğu yavaşça kapattım. Avuçlarımın üzerinden kayıp giden son damlalar beyaz lavabonun içine düşerken, kenarda duran kâğıt havlulardan birini çekip ellerimi kurulamak istedim.

Tuvaletin içerisine yeniden ağır bir sessizlik çökmüştü. Musluktan hâlâ belli aralıklarla düşen su damlalarının tok sesi, birkaç adım ötemde duvara yaslanmış hâlde sigarasını keyifle içen adamın parmaklarının arasında usulca tükenen tütünün cılız çıtırtısıyla birbirine karışıyordu.

Parmak uçlarımı birbirine sürttüm. O kadar sabunlamama, tırnaklarımın arasını neredeyse canımı acıtacak kadar sert ovalamama rağmen avuçlarıma sinmiş o yağlı his bir türlü kaybolmamıştı. Elimi burnuma yaklaştırdığımda o tanıdık, ağır metal ve yağ kokusu hâlâ yerindeydi.

İçimden küfrederek buruşturduğum kâğıt havluyu çöp kutusuna attım. Daha fazla dayanamayınca yeniden musluğu açtım. Soğuk su avuçlarıma çarpar çarpmaz sabun pompasına uzandım ve bu kez her zamankinden daha fazla sabunu avuçlarımın arasına sıkıp ellerimi bir kez daha yıkamaya başladım. Parmaklarımı, tırnak diplerimi, eklem aralarını inatla daha sert ovalıyordum.

Parmaklarının arasındaki sigaradan bir nefes daha çekti. Dumanı yavaşça tavana doğru üfledikten sonra, birkaç saniye boyunca sessizce beni izledi.

"İster misin?"

Ne dediğini anlamayıp başımı kaldırdığımda elindeki sigara paketini bana doğru uzattığını gördüm.

"Sigara."

Ses tonu şaşırtıcı derecede sakindi. Ne küçümseyiciydi ne de yapmacık bir kibarlık taşıyordu.

"Motor yağıyla nikotin pek iyi bir ikili olmaz," dedim. Bakışlarımı kısa bir anlığına onunkilerle buluşturdum. Parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigaradan yükselen duman ağır ağır yüzünün önünden geçerken, dudaklarımın kenarı kıvrıldı. "Önce şu kiri çıkarayım, sonra ciğerlerimi mahvederim."

Sözlerim karşısında dudaklarının kenarında silik bir tebessüm belirdi. Sigarasından yavaşça bir nefes daha çekip dumanı başını hafifçe geriye yaslayarak yeniden tavana doğru üfledi. Ardından bakışları tekrar bana döndü. Ama bu kez yüzüme değil, sabunu neredeyse derimi soyacak kadar sert ovaladığım ellerime takıldı gözleri.

"O kimyasallarla cildin zaten yeterince mahvoluyor," dedi sakin ama garip bir ciddiyetle. "Bir de bu kadar sert ovalayıp kendin mahvetme. Ellerin tahriş olacak."

Ellerime baktım. Parmak eklemlerim çoktan kızarmış, tırnak diplerimse sabunun etkisiyle bembeyaz olmuştu. Parmak uçlarımı son kez birbirine sürttükten sonra artık daha fazla uğraşmanın hiçbir işe yaramayacağını kabullenip derin bir nefes verdim. Gün boyu çalışmanın üzerime bıraktığı izler, birkaç dakika suyun altında beklemekle kaybolacak kadar kolay değildi zaten.

"Alıştım artık." Omuz silkip musluğu kapattım. Elimi kuruladıktan sonra kâğıt havluyu buruşturup çöp kutusuna attım, ardından avuçlarımı birbirine sürttüm. "Bir şey olmaz."

Lavabonun soğuk mermerine hafifçe yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Parmaklarımın arasına hâlâ inatla sinmiş o yağ kokusu burnuma gelmeye devam ederken, bıkkınlıkla derin bir iç çektim. Göz ucuyla yeniden ona baktığım anda bakışlarımız bir kez daha kesişti.

Gözlerini hiç kaçırmadı, yakalanmış gibi davranmadı, utanmadı ya da bakıyormuş gibi görünmemek için aceleyle başka bir yere çevirmedi. Hiç çekinmeden, en başından beri yaptığı gibi, gözlerini üzerimde tutmaya devam etti.

Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Belki birkaç saniyeydi, belki de bana öyle geliyordu. Ama tuvaletin içine çöken sessizlik uzadıkça ortam da aynı oranda tuhaflaşmaya başlamıştı. Ne o konuşuyordu ne de ben.

Daha fazla orada dikilmenin gereksiz olduğunu düşünüp doğruldum. Çıkıp gitmek için arkamı döneceğim sırada, sessizliği yeniden onun tok sesi böldü.

"Sigara içmeyecek miydin?"

Attığım adım yarıda kaldı. Başımı hafifçe çevirip ona baktığımda, elinde tuttuğu siyah renkli sigara paketini tekrardan bana doğru uzattığını gördüm. Ne reddedersem alınacak gibi duruyordu ne de kabul etmemi özellikle bekliyordu.

Aynı lavabonun önünde birkaç dakikadır sessizce duran iki yabancı arasında konuşmayı devam ettirebilecek en sıradan soruyu sormuştu.

Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatarak yanına doğru yürüdüm ve sonunda tam karşısında durdum. Tırnaklarımın arasına inatla yerleşmiş kirleri, parmaklarıma sinen yağ kokusunu ya da birazdan o tertemiz paketin üzerine bırakacağım o iğrenç kokuyu umursamadan elimi uzattım. Kutunun içinden tek bir dal sigara çekip aldım, ardından siyah dalı parmaklarımın arasına sıkıştırıp birkaç saniye boyunca sessizce inceledim.

Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı. New York'ta bunu bulabilmek bile başlı başına bir mucizeydi. Öyle her markette satılan sıradan sigaralardan değildi. Ya yurt dışından özel olarak getirtilmişti ya da ulaşması pek de kolay olmayan insanlara satılıyordu.

Zengin piç.

Düşünce zihnimden öyle hızlı geçti ki yüzüme de yansımış olmalıydı. Çünkü başımı kaldırıp ona baktığım anda, aklımdan geçenleri tek tek okumuş gibi dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı ve gözlerini üzerimden ayırmadan, sigarasından bir nefes daha çekti.

Çakmağımı çıkarmak için alışkanlıkla elimi pantolonumun cebine attım. Parmaklarım boş kumaştan başka bir şeye değmeyince kaşlarım çatıldı. Diğer cebimi de yokladım sonra ceketimin iç cebini.

"Lanet..."

Tamirhanedeki çalışma tezgâhının üzerine bıraktığım çakmak o an aklıma geldi. Akşam aceleyle çıkarken cebime koymayı tamamen unutmuştum. Elimdeki sigaraya birkaç saniye baktıktan sonra başımı kaldırıp ona çevirdim.

"Çakmağın var mı?"

Başını iki yana salladı sonra dudaklarının arasındaki sigarayı iki parmağının arasına aldı.

"Yok, biri cepledi biraz önce. Bunu da tuvalete giren amcaların birinden çakmak isteyip yaktım."

"Hay böyle işi." Elimdeki sigaraya bakıp sinirle güldüm. Bugün şans gerçekten de benden yana değildi. Tam geri koymayı düşünüyordum ki sesi yeniden duyuldu.

"Gel, bitmeden benim sigaramla yak."

Başımı kaldırdım ve dudakları arasındaki sigarayla göz göze geldim. Bir an tereddüt ettim. Ama nedense geri çevirmek de istemedim.

Sigaranın altın renkli filtresini dudaklarımın arasına yerleştirip ona doğru hafifçe eğildim. O da başını çok az kaldırarak sigarasını benimkine yaklaştırdı. İki sigaranın uçları birbirine değecek kadar yakınlaştığında derin bir nefes çektim. Köz, önce onun sigarasından benimkine usulca yayıldı. O küçücük turuncu ışık, birkaç saniye içinde benim sigaramın ucunu da alevlendirdi.

Tam geri çekilecekken bakışlarımı kaldırdım. Sigaradan yükselen ince duman ikimizin arasına karışırken göz göze geldik. Aramızdaki mesafe, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar azalmıştı. Yüzü, birkaç saniye önce olduğundan çok daha yakındı.

Bu kez yine bakışlarını kaçırmadı. Az önce olduğu gibi, hiçbir şey söylemeden, en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermeden sessizce bana bakmaya devam etti.

Gözlerimi bir an bile olsun onunkilerden ayıramadım. Koyu kahverengi irislerine bu kez yalnızca birkaç saniyeliğine bakıp geçemedim. İçine çekiliyormuşum gibi, gözlerimi onlardan ayırmayı aklımdan bile geçirmeden uzun uzun baktım. Loş ışık altında kocaman gözbebekleri siyaha çalıyordu ve olduklarından daha belirgin görünüyorlardı.

Daha birkaç dakika önce adını bile bilmediğim bir yabancının gözlerinin içinde kaybolacakmışım gibi hissetmek saçmalıktı. Ama o an hissettiklerimi mantıkla açıklayabilecek durumda değildim.

Sessizlik uzadıkça göğsümün içinde bir huzursuzluk dolaşmaya başladı. Bunun sebebinin ona bu kadar yakın durmam mı, yoksa gözlerimi ondan bir an olsun ayıramamam mı olduğunu bilmiyordum.

Bir adım geri attım. Bedenimi ondan uzaklaştırmayı başarmıştım ama gözlerim hâlâ onunkilere tutunmuş gibiydi. Aramızdaki mesafe yeniden açılmış olmasına rağmen bakışlarımız kopmuyordu.

Dudaklarımın arasına hapsettiğim, yarıda kalmış nefesi sonunda derince içime çektim. Sigaranın ucundaki köz kısa bir anlığına parladı. Duman ciğerlerimi doldururken, onu yavaşça dudaklarımın arasından çekip aldım ve ağır ağır havaya üfledim. Beyaz duman ikimizin arasına ince bir perde gibi yayılırken, bakışlarımı sonunda onunkilerden ayırabildim.

"Bunu nereden buldun? New York'ta bunu bulmak neredeyse imkânsız," dedim, parmaklarımın arasında çevirdiğim siyah sigaradan gözlerimi ayırmadan. Dudaklarımın arasından çıkan soru, birkaç saniye önce üzerimize çöken o garip sessizliği dağıtmak için bulabildiğim ilk bahaneydi.

Sesimi duyunca başını hafifçe tekrardan bana çevirdi. Sanki az önce birbirimizin gözlerinin içine dakikalarca bakmamışız gibi, yüzündeki ifade yine aynı sakinliğe bürünmüştü. En ufak bir utangaçlık ya da yaşanan o tuhaf ana dair bir iz taşımıyordu.

"Bunun için mağaza mağaza gezecek hâlim yok. Yurt dışından getirtiyorum."

Şaşırmamıştım. Tam da tahmin ettiğim gibi.

"Beğendin mi?" diye sordu çok geçmeden, sessizliğin yeniden uzamasına fırsat vermedi.

"Fena değil."

Cümlem biter bitmez dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Kahkaha sayılmayacak kadar kısa, ama gülümseme denmeyecek kadar belirgin, kısık bir ses döküldü dudaklarının arasından.

Bakışlarımı elimdeki sigaradan çekip yeniden ona çevirdim. Parmaklarının arasında neredeyse filtresine kadar tükenmiş sigarayı mermerin kenarına bastırarak söndürdü. Köz son kez cılız bir şekilde parladıktan sonra tamamen karardı. Ardından izmariti hiç düşünmeden, umursamaz bir hareketle lavabonun içine fırlattı.

"Böyle yerlere pek sık gelmiyorsun sanırım."

"Yok, gelirim. Ne alaka?" diye sordu, kaşlarından birini hafifçe kaldırdı.

Verdiği cevap o kadar kendinden emindi ki, baştan aşağı onu süzdüm. Üzerindeki siyah transparan bluz, loş ışığın altında tenini, göğüslerinin ucundaki ve göbeğindeki piercinglerin metal parıltısını ortaya çıkarıyordu, sağ kolunu bileğinden başlayıp göğsüne kadar saran dövmeler ise sanki kıyafetinin bir parçasıymış gibi üzerinde duruyordu. Beline taktığı iri taşlarla kaplı kemer, ütüsü bile bozulmamış kumaş pantolonun üzerinde gereğinden fazla gösterişli dururken, ayağındaki pahalı olduğu ilk bakışta anlaşılan ayakkabılar da bu görüntüyü tamamlıyordu.

Üzerine sinmiş ağır ama rahatsız etmeyen parfüm kokusu, taktığı yüzükler, küpeler, bileğindeki saat... Bunların hiçbiri Nocturne'a yabancı değildi belki ama hepsi bir araya geldiğinde, onun bu dünyanın insanı olmaktan çok, bu dünyayı uzaktan seyreden biri olduğunu düşündürüyordu.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden ona bakmaya devam ettim. Sanırım ne demek istediğimi anlamıştı. Çünkü o an bakışları kendi üzerinden geçti. Önce bluzuna, ardından pantolonuna ve ayakkabılarına baktı. Sonra gözlerini hafifçe devirdi ve başını iki yana sallayıp yeniden bana döndü.

"Dress code olmayan her yere istediğim gibi giyinirim," dedi, ardından kollarını göğsünde birleştirip omzunu belli belirsiz kaldırdı. "Ve benim tarzım bu."

Cümlesini öyle sıradan bir şekilde kurmuştu ki, başkalarının ne düşündüğüyle ilgilenmediğini söylemenin en kısa yolunu seçmişti adeta.

"Tarzına laf ettiğimi söylemedim." Dudaklarımın kenarındaki gülümsemeyle başımı hafifçe yana eğip onu bir kez daha süzdüm. "Sadece senin gibi tipler pek buraya uğramaz ve bu kulüpteki insanların çoğu, üzerindekilerin toplam fiyatıyla ikinci el bir araba alınabileceğini düşünerek giyinmiyor."

"Senin gibi tipler mi?" Kaşları yavaşça çatılırken yüzündeki o sakin ifade ilk kez tamamen kaybolmuştu. Az önce sigarasını içerken yüzüne yerleşen kayıtsızlık gitmiş, yerini rahatsız olduğu her hâlinden belli olan ciddi bir ifadeye bırakmıştı.

"Daha beni tanımıyorsun bile. Üzerimde iki pahalı kıyafet gördün diye kafanda beni çoktan bir yere koydun. Zengin bir piçin şımarık çocuğu olduğuma karar verdin ve bütün cümlelerini bunun üzerinden kurmaya başladın."

"Sana öyle bir şey demedim." Omuzlarımı hafifçe silktim ve elimdeki sigaradan yavaşça bir nefes çektim. Onun aksine sesimde en ufak bir gerginlik yoktu.

"Ben basit bir tamirci adamım. Siz zenginler hep aynı gözüktüğünüz için genel konuştum. Kusura bakma, kendi aranızda kategorilere ayrıldığınızı bilmiyordum."

Cümlemin sonuna hafif alaycı bir ton karışmıştı. Bununla birlikte gözlerinin içindeki ifade bir anda daha da sertleşti. Çenesini sıktığını, yanağındaki kasın seğirmesinden anlayabiliyordum.

"Eğer senin kafanda kurduğun o insanlardan biri olsaydım, şu an buraya birlikte geldiğim o gerçek zengin piçlerin şımarık çocuklarının yanında olurdum," dedi, bu kez sesi öncekinden biraz daha tok çıkıyordu. Kısa bir an durdu. Gözleri birkaç saniyeliğine tuvaletin kirli fayanslarında dolaştı.

"Onların masasından kaçıp nefes almaya çalıştığım bu iğrenç tuvalette senin gibi daha adını bile bilmediğim, üstelik beni gördüğü ilk beş dakikada yargılamayı başaran kafası boş bir tamirciyle çenemi yoruyor olmazdım."

Son cümlesiyle birlikte gözlerimi yeniden gözlerine diktim. Dudaklarımın kenarı ne kadar engel olmaya çalışsam da yukarı kıvrıldı. Ne söylediğine alınmış değildim. Daha çok sinirleniş biçimi hoşuma gitmişti.

"Çeneni yormanı isteyen ben değildim. Sinirlenen de, kendini daha beş dakika önce tanıştığı bir yabancıya açıklamaya çalışan da sensin."

Sözlerim havada asılı kalırken tuvaletin içine yeniden ağır bir sessizlik çöktü. Bu kez ne o konuşuyordu ne de ben. Sadece birbirimize bakıyorduk.

O kadar sinirlenmişti ki, aramızda birkaç adımlık mesafe olmasına rağmen burnundan verdiği hızlı nefesleri rahatlıkla duyabiliyordum. Göğsü her nefesinde hafifçe inip kalkıyor, çenesini sıktıkça yüz hatları daha da keskinleşiyordu. Az önce yüzüne yerleşen o rahat, umursamaz ifade tamamen silinmiş, yerini bastırmaya çalıştığı ama her hareketinden belli olan öfkeye bırakmıştı.

Açıkçası onu neyin bu kadar sinirlendirdiğini gerçekten merak ediyordum. İnsanların ne düşündüğünü umursamayacak kadar rahat görünen biri gibi davranıyordu. Ama konu, benim onu diğer zenginlerle aynı kefeye koymama gelince bir anda değişmişti.

"Anladığım kadarıyla insanların senin hakkındaki düşüncelerini pek umursayan biri değilsin. O zaman neden şimdi söylediğim iki cümle seni bu kadar rahatsız etti? Neden durup dururken kendini bana açıklama gereği duydun?" diye sordum merakıma yenik düşerek.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden öylece baktı bana. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.

Bir adım attı. Ardından bir tane daha.

Aramızdaki mesafeyi ağır ağır kapatırken gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmıyordu. Ayak sesleri mermer zeminde tok bir şekilde yankılanırken ben olduğum yerde kalmaya devam ettim. Geri çekilmeyi aklımdan bile geçirmedim.

Birkaç saniye sonra tam önümde durdu. Aramızda neredeyse nefeslerimizin birbirine karışacağı kadar az bir mesafe kalmıştı.

"Sesini kesip oturman için ağzına atılan üç beş kuruş para yüzünden inan sen de onlarla aynı isimde anılmak istemezsin." Sesi bu kez önceki kadar yüksek değildi ama her kelimesi dişlerinin arasından çıkar gibi sertti. Gözlerini gözlerimden ayırmıyor, söylediği her cümlenin gerçekten yerine ulaşmasını istiyordu.

Dudaklarımı araladım. Bir şey söylemek istedim. Ne diyeceğimi tam bilmiyordum, özür dileyecek değildim ama az önce söylediklerinin altında yatan öfkenin sebebini daha çok merak etmeye başlamıştım. Yine de tek kelime edemeden kaldım.

O ise birkaç saniye daha bana baktı. Başını hafifçe iki yana salladı. Benden daha fazla bir şey duymaya ne sabrı kalmıştı ne de isteği. Sonra arkasını döndü ve adımlarını hızlandırarak kapıya doğru yürümeye başladı. Topuklarının mermer zeminde çıkardığı tok sesler, kulüpten gelen boğuk müziğin arasına karışıyordu ve her adımıyla aramızdaki mesafeyi biraz daha açıyordu. Kapının koluna uzandı, hiç duraksamadan kapıyı itti ve dışarı çıktı.

Ben ise olduğum yerde kalakaldım.

Parmaklarımın arasındaki sigara usul usul yanmaya devam ederken yükselen ince duman yüzümün önünde dağılıp gidiyordu. Birkaç dakika önce adını bile bilmediğim bir yabancıyla neden bu kadar gereksiz bir tartışmanın içine girdiğimi sorgularken, zihnim onun son söylediği cümleye takılıp kalmıştı.

Elimde yarısına kadar tükenmiş sigaraya birkaç saniye sessizce baktım. Dilimin ucuna kadar gelen küfrü sonunda içimden savurup başımı iki yana salladım ve çıkışa doğru ilerledim. Daha adını bile bilmediğim, hayatıma muhtemelen bir daha hiç girmeyecek bir yabancının söylediklerini bu kadar kafama takıyor olmam başlı başına saçmalıktı. Sonuçta o da beni tanımıyordu, ben de onu. Birkaç dakika süren gereksiz bir tartışmanın ardından herkes kendi yoluna gidecek, büyük ihtimalle birbirimizi bir daha hiç görmeyecektik.

Kendimi bu düşünceye inandırmaya çalışarak kulübün ağır kapısını itip dışarı çıktım. Parmaklarımın arasındaki sigaradan son bir nefes daha çekip yere fırlattım. Dumanı ciğerlerimden dışarı bırakırken otoparka doğru yürümeye başladım.

Nocturne'un önündeki otopark, kulübün içinden farklı sayılmazdı. Yan yana dizilmiş milyon dolarlık otomobiller ve birkaç metre ötede kahkahalar atarak arabalarına yönelen insanlar, içeride bıraktıkları gösterişli hayatı dışarıya da taşımaya devam ediyorlardı. Böyle manzaralara yabancı değildim. Bu semtte çalışan biri olunca, cebinde ömrüm boyunca kazanamayacağım kadar parayı taşıyan insanları görmek zamanla sıradanlaşıyordu.

Motorumu park ettiğim köşeye doğru yürüyüp cebimden anahtarımı çıkardım. Kaskımı takıp tam üzerine oturacak, bu geceyi geride bırakıp eve dönecektim ki birkaç metre ötede duran siyah, üstü açık bir otomobil dikkatimi çekti.

Kaputu açıktı. İlk başta umursamadım. "Parası varsa çektirir çekiciyi," diye geçirdim içimden. Böyle arabaların sahipleri genellikle ellerini kaputun altına sokmak yerine tek telefonla birilerini çağırmaya alışkındı.

Anahtarı kontağa takacakken göz ucuyla arabaya bir kez daha baktım. Bu kez sadece otomobili değil, kaputun yanında duran kişiyi de seçebildim. Siyah transparan bluzu, sağ kolundan göğsüne kadar uzanan dövmeleri ve karanlıkta bile fark edilen o gösterişli takıları... Birkaç dakika önce tuvalette tartışıp arkamda bıraktığımı sandığım yabancıyı tanımam uzun sürmedi.

İçimden söylenirken gözlerim ondan ayrılmadı. Bir eli cebindeydi, diğer eliyle telefonu kulağına götürmüş cevap beklerken kaputun altına anlamsızca bakışlar atarak olduğu yerde öylece duruyordu.

Fark etmeden olduğum yerde birkaç saniye daha dikildim. Gidebilirdim, motoruma binip hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşabilirdim. Ama tamirci olmanın en kötü yanı buydu sanırım. Açık bir kaput gördüğünde gözlerini başka tarafa çevirmek, insanın elinden pek gelmiyordu.

Ya da bu sadece kendimi kandırmak için uydurduğum bir bahaneydi.

Az önce üzerine oturduğum motordan yeniden kalkıp ağır adımlarla ona doğru yürümeye başladım. Hâlâ telefonunu kulağına dayamış birilerinin açmasını bekliyordu. Sabırsızca ayağını yere vuruyor, boşta kalan eliyle arada yüzüne düşen saçlarını geriye itiyordu. Birkaç saniye sonra telefonun diğer ucundan yine cevap gelmeyince gözlerini sıkıca yumdu. Dişlerinin arasından küfrederek telefonu kulağından çekti. Ekrana öfkeyle birkaç saniye baktıktan sonra, bütün sinirinin sebebi o telefonmuş gibi sertçe cebine sıkıştırdı.

Tam o sırada başını kaldırdı ve göz göze geldik. Beni karşısında görünce yüzündeki ifade saniyesinde değişti. Gözlerini öyle bir devirdi ki, gülüşümü tutamadım.

"Bir sen eksiktin."

Sözlerini söyler söylemez bakışlarını benden çekip yeniden açık duran kaputun altına çevirdi. Motor kısmına bakıyordu ama neye baktığını kendisinin de bilmedi o kadar belliydi ki. Dudaklarımın kenarı biraz daha yukarı kıvrıldı.

"Bir bakayım mı?" diye sordum. Sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışıyordum. Az önceki tartışmayı sürdürmek gibi bir niyetim yoktu.

"İstemiyorum, git başımdan," dedi hiç düşünmeden. Sesindeki öfke hâlâ dinmemişti.

"Peki eve nasıl gideceksin?"

Cevap vermedi. Sadece çenesini sıkıp açık duran kaputa bakmaya devam etti. Telefonunu aradığı kişi belli ki açmamıştı. Çekici çağıracak kimse yoktu ya da vardı da ulaşamıyordu. Her neyse, tek başına burada saatlerce beklemeye niyetli görünüyordu.

İç çekerek birkaç adım daha yaklaştım. "İnat etmeyi bırak da izin ver bir bakayım. Belki düşündüğün kadar büyük bir sorun değildir," dedim bu kez daha sakin bir ses tonuyla.

Başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki öfke hâlâ ilk hâli kadar keskindi.

"Kendim halledebilirim, git başımdan dedim," dedi kelimelerin üzerine basa basa.

"Daha kaputu açıp kapatmayı bile bilmiyorsun. Neyi nasıl halledeceksin?" dedim, dudaklarımın kenarında oluşan hafif gülümsemeyi gizlemeye çalışmadan.

Cümlem biter bitmez yanına kadar yürüdüm. Arabanın önünde onunla omuz omuza durup kaputun altına eğildim.

O ise birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı. Büyük ihtimalle hâlâ beni kovmayı düşünüyordu. Ama ben çoktan motorun içine göz gezdirmeye başlamıştım.

Kaputun altına biraz daha eğilip arabanın içini dikkatlice incelemeye başladım. Gözlerim kabloların üzerinden yavaşça dolaşırken sorunun ne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Beklediğim gibi ortada büyük, saatler sürecek ya da çekici gerektirecek bir arıza yoktu. Daha ilk bakışta gevşemiş kutup başını görünce başımı iki yana salladım.

"Akü kutup başı gevşemiş," diye kendi kendime, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle mırıldandım.

"O ne?"

Soru o kadar hızlı gelmişti ki başımı çevirip ona baktım. Bir eli cebindeydi, diğer eliyle kaputun kenarına tutunmuş bana bakıyordu.

"Anlatsam anlayacak mısın?"

Kaşlarını çattı ve cevap vermedi. Kısa bir nefes verip doğruldum. Ellerimi pantolonuma silerken bir an etrafıma göz gezdirdim. Başımı motoruma doğru çevirirken ona kısa bir bakış attım.

"Bekle, hemen geliyorum."

Cevabını beklemeden arkamı dönüp hızlı adımlarla motoruma doğru yürüdüm. Cebimdeki anahtarla küçük arka bagajı açtım ve sürekli yanımda taşıdığım küçük takım çantasının içinden uygun anahtarı bulup elime aldım. İşimi görecek olan buydu.

Bagajı yeniden kapatıp vakit kaybetmeden geri onun yanına döndüm. Bıraktığım yerde hâlâ arabanın başında bekliyordu.

Yanına vardığımda elimdeki anahtarı dikkatlice kaputun kenarına bıraktım. Ardından üzerimdeki ince kot ceketi omuzlarımdan sıyırarak çıkardım. Kollarımı rahatça hareket ettirebilmek için bunu yapmam gerekiyordu, dar gelen kumaşın içinde çalışmak hem sinir bozucuydu hem de alışık olduğum bir şey değildi.

Ceketi iki elimle düzelttikten sonra ona doğru uzattım.

"Bir dakika şunu tutar mısın? Çok uzun sürmez."

Hiç itiraz etmedi. Bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadan uzattığım ceketi eline aldı.

Ceketin artık onda olduğundan emin olunca yeniden kaputa döndüm. Az önce kaputun üzerine bıraktığım anahtarı elime aldım, derin bir nefes verip yeniden motorun üzerine eğildim. Parmaklarım gevşemiş kutup başına uzanırken bütün dikkatimi yaptığım işe verdim.

Ben arabayla uğraşırken onun bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Tek kelime dahi etmeden, yaptığım her hareketi dikkatle takip ediyordu. Sanki ilk kez kaputun altında neler olduğunu görüyormuş gibi sessizce izliyordu, araya girip soru bile sormuyordu.

Birkaç dakikalık uğraşın ardından avuç içlerime tanıdık metal kokusu yeniden sinmişti. Son kez bağlantıyı kontrol edip anahtarı elimden bıraktım. Beklediğimden de basit çıkmıştı. Derin bir nefes vererek doğruldum, kaputu iki elimle kavrayıp yavaşça aşağı indirdim.

Üzerime sinen tozu elimle silkeleyip ona döndüm. Hâlâ birkaç dakika önce uzattığım kot ceketimi kollarının arasında tutuyordu.

"Arabayı bir daha çalıştırır mısın?" dedim, nefesimi toparlarken.

"Bitti mi işin?"

"Eğer araba çalışırsa, evet."

Cevap vermeden başını hafifçe salladı. Elindeki ceketim hâlâ kolları arasındayken hızlı adımlarla sürücü koltuğuna geçti. Arabanın içine otururken bir an bana baktı, sonra anahtarı kontağa yerleştirip çevirdi. Ardından motor tek seferde pürüzsüz bir homurtuyla çalıştı.

Başını hızla kaldırdı ve sonuna kadar açtığı kocaman gözleriyle "Çalıştı!" diye bağırdı sesini duyabilmem adına.

"Sana demiştim," dedim yüzümdeki tebessümle.

Motorun çalıştığından iyice emin olmak ister gibi birkaç saniye daha direksiyonun başında bekledi. Sonra kontağı çevirip motoru durdurdu. Otoparka yeniden sessizlik çökerken kapıyı açıp arabadan indi.

Üzerimdeki tozları tamamen silkeledikten sonra kullandığım anahtarı arka cebime koydum. Adımlarının tam önümde durmasıyla başımı kaldırdım.

"Borcum ne kadar?"

"Borcun yok."

Cümlem biter bitmez kaşları çatıldı.

"Olmaz öyle şey. Söyle işte."

"Verdiğin sigaraya sayarsın," dedim gülümseyerek.

Yüzüme birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden baktı. Ardından burnundan kısa bir nefes verdi.

"Sen bir dal sigaraya çalışıyorsan ne yiyorsun o zaman?"

Dudaklarımın kenarı biraz daha yukarı kıvrıldı.

"Merak etme. Sadece sana özel böyle bir ödeme yöntemi uyguladım. Başkalarından hakkım olan parayı alıyorum."

Bıkkınlıkla uzun bir nefes verdikten sonra elini pantolonunun cebine attı. Siyah deri cüzdanını çıkarıp açtı. İçini birkaç saniye karıştırdıktan sonra katlanmamış tertemiz yüz dolarlık bir banknot çıkarıp hiç düşünmeden bana doğru uzattı.

"Al şunu."

Elinde tuttuğu paraya baktım sonra yeniden ona.

"Bu çok fazla, alamam."

"Üstümde sadece bu kadar nakit var. Uzatma ve al artık şunu."

Sözlerini bitirirken parayı biraz daha bana doğru uzattı. Ben ise başımı bu kez daha kararlı bir şekilde iki yana salladım.

"Yok, almıyorum." Paraya bakmayı bile reddederek bir adım geri çekildim. Birkaç dakika boyunca öylece inatlaştık. Ne o elini indiriyordu ne de ben uzatıyordum.

"Hadi, bin arabana ve eve git. Saat geç oluyor."

Bir adım atıp yanına yaklaştım ve kolundan hafifçe tuttum. Koluna yaptığım hafif baskıyla onu geldiği yöne, sürücü kapısına doğru çevirmeye çalıştım.

Burnundan bıkkın bir nefes daha verip sonunda pes etmiş gibi kolunu yavaşça aşağı indirdi. Parmaklarının arasındaki yüz doları avucunun içine aldı.

"İnatçısın."

"Bana diyene bak."

Başını hafifçe iki yana salladı sonra arkasını dönüp benim yönlendirmemle arabasına doğru yürüdü ve kapıyı açıp yeniden sürücü koltuğuna oturdu.

"Al."

Başımı çevirdiğimde birkaç dakika önce ona emanet ettiğim kot ceketimi bana doğru uzattığını gördüm.

"İstersen sende kalabilir, üşüyorsun sanırım," dedim hafiften titreyen ellerini kastederek. "Gerçi biraz motor yağı kokuyor ama."

"Hayır, gerek yok. Üşümüyorum. Bir de sonra bunu sana geri vermekle uğraşamam."

Elimi uzatıp ceketimi aldım. Kumaş hâlâ onun avuçlarının sıcaklığını taşıyordu. Ceketi omzuma geçirirken yeniden göz göze geldik. Ama bu sefer bakışlarını hızla kaçırdı. Kontağı çevirmek üzere olan eli durmuştu. Gözleri birkaç saniye direksiyonda gezindikten sonra yeniden bana döndü.

"Bu arada numaranı ver bana."

"Ne yapacaksın?" Kaşlarım havaya kalktı.

"Tamirci gerektiren böyle acil durumlar sık sık oluyor."

"Bu kadar pahalı bir arabayı tanımadığın yabancı bir tamirciye mi emanet edeceksin yani?"

"Evet, bana geceleri bile ulaşabileceğim birisi lazım."

Cevabı düşündüğümden daha hızlı gelmişti. Cebinden telefonunu çıkardı ve ekran kilidini açıp bana doğru uzattı.

"Yaz."

Telefonu elinden alırken parmaklarımız bir anlığına birbirine değdi. Parmaklarım numaramı yazarken adımın yazılması gereken satıra birkaç saniye baktım. Sonra yalnızca ismimi yazdım.

Taehyung.

Telefonu yeniden ona uzattım. Hiç kontrol etmeden elimden aldı ve tek eliyle orta konsola bırakırken diğer eli çoktan kontağa uzanmıştı. Anahtarı çevirdiği anda motor yeniden derinden homurdandı. Arabanın farları önümüzdeki asfaltı aydınlatırken başını tekrardan bana doğru çevirdi.

"Teşekkürler," Kısa bir an duraksadı. Dudaklarının kenarında yine o belli belirsiz gülümseme vardı. "Tamirci çocuk."

Ağzımı açıp bir şey söylememi bile beklemedi. Gaz pedalına bastı ve siyah otomobil hiç ses çıkarmadan bulunduğu yerden akıp gitmeye başladı.

Arkasında bıraktığı motor sesi otoparkın çıkışına doğru uzaklaştıkça gecenin sessizliği yeniden etrafımı sarmaya başladı. Birkaç saniye boyunca gözlerim hâlâ gittiği yolda kaldı. Siyah arabanın arka stop lambaları virajı dönüp tamamen kaybolana kadar bakışlarımı ondan ayıramadım.

"Tamirci çocuk, ha?"

Kendi kendime mırıldanırken istemsizce başımı iki yana salladım. Dudaklarımın kenarındaki belli belirsiz gülümseme, ne kadar istesem de hâlâ kaybolmamıştı. Daha yarım saat önce adını bile bilmediğim biriyle önce tartışmış, sonra arabasını tamir etmiş, şimdi ise arkasından öylece bakakalakalmıştım.

Gerçekten tuhaf bir geceydi.

Bir süre daha olduğum yerde dikildikten sonra ellerimi ceketimin ceplerine sokup motoruma doğru yürümeye başladım. Serin gece havası ince tişörtümün içinden tenime işlerken başımı hafifçe eğmiş, bir an önce eve gidip üzerimdeki motor yağı kokusundan kurtulmayı düşünüyordum.

Tam ilk adımımı atmıştım ki cebimin içinde parmaklarıma çarpan bir şey hissettim. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Yürümeyi bırakıp elimi cebimin biraz daha derinine soktum. Parmaklarım katlanmış bir kâğıda dokundu.

Şaşkınlıkla çıkarıp avucumun içinde açtım. Gözlerim yeşil banknota takıldığı anda güldüm.

Yüz dolar.

Parayı iki parmağımın arasında tutup birkaç saniye öylece baktım. Demek bana fark ettirmeden parayı cebime sıkıştırmıştı. Başımı yavaşça iki yana salladım. Ne kadar "almam" desem de kendi bildiğini yapmıştı.

Dudaklarımın kenarındaki gülümseme biraz daha büyüdü. Demek ceketimi almamasının sebebi de buymuş. Paraya son bir kez daha baktım. Sonra dikkatlice katlayıp yeniden ceketimin cebine yerleştirdim.

Motorumun yanına gelip kaskımı taktığım gibi yerime oturdum. Kontağı çevirdim ve hiç beklemeden motoru çalıştırıp evimin yolunu tuttum.

Bu kısacık yol boyunca sadece bu gece yaşananları düşündüm.

Kafamın içinde onun hakkında kurduğum "şımarık zengin çocuk" tablosuna uymayan her yeni hareketi, istemeden de olsa merakımı biraz daha artırıyordu. Kim olduğunu hâlâ bilmiyordum ama düşündüğüm kadar kolay çözülebilecek biri olmadığı kesindi.