Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Fandom:
Relationships:
Characters:
Additional Tags:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2026-08-18
Updated:
2026-09-04
Words:
7,144
Chapters:
3/?
Comments:
12
Kudos:
71
Bookmarks:
8
Hits:
1,266

büyük ev | daha 17

Summary:

"biz büyüyünce daha büyük bir evimiz olsun. çünkü o zaman sığamayız."

Teoman, üniversiteye başlayacağı yaz kendisiyle ilgili bildiği her şeyin koca bir yalandan ibaret olduğunu öğrenir. Yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler, onu hem öz ailesinin başına gelenlerle hem de kendisine yaşatılanlarla yüzleşmek zorunda bırakacaktır. Bu kez hikayede roller değişir: Karşımızda kardeşini arayan Aras değil; unuttuğu geçmişini hatırlamak, köklerini bulmak ve abisine kavuşmak için yola çıkan Demir vardır.

Bu kurgu Aras'ın kardeşinin öldüğüne ikna edilip İstanbul'a döndüğü bir evrende, diziden iki yıl kadar sonrası bir zamanda geçmektedir.

Chapter Text

"Şebnem Hanım! Çocuklar! Açıklanmış!"

Bodrum'da kavurucu bir yaz gününde, hele de önceki gece geç saatlere kadar dışardaysan yapılacak en iyi şey akşama kadar uyumaktı. En azından Teoman böyle düşünüyordu. Fakat bu sabah evdeki alışılmadık gürültü onu derin uykusundan uyandıracak kadar yüksekti.
Tam sinirle üzerindeki örtüyü başına kadar çekiyordu ki odasının kapısı hızla açıldı.

"Teo çabuk uyan! Sonuçlar açıklanmış!"

Leyla kafasını kapıdan içeri uzatıp konuştuktan sonra geldiği gibi telaşla ayrıldı. Hemen arkasından annesinin yaklaşan topuk sesleri duyuldu.

Şebnem odaya girer girmez söylendi. "Off içerisi çok havasız..." dedi bodrum katındaki odanın küçük camını açarken.

Oğlunun hala yataktan çıkmadığını gören kadın "Teoman! Duymadın mı kardeşini, hadi kalk." diye seslendi.

Teoman bıkkın bir nefesle doğruldu. Belli ki daha fazla uyuması imkansızdı.
"Ne var anne kalktım, ne derdiniz var sabah sabah!"

"Üniversite sınav sonuçları açıklandı." Kadının sesi Teoman'ın umursamazlığına hayret eder gibiydi.
"Hadi çabuk üstünü değiştirip yukarı çık da şu sonuçlara bakalım."

Erken uyanmak bile gününün berbat geçmesi için yeterli bir sebepken bir de bu sınav sonucu işi çıkmıştı. Söylenerek hazırlanıp yukarı çıktı.

Leyla önünde laptopla yemek masasında başköşeye oturmuş, annesiyle babası da heyecanla kızlarının iki yanına dizilmişti.
"Günaydın."
Babası başını bile kaldırmadan ters bir bakışla "Günaydın," diye mırıldandı.
Şebnem ise gergin bir gülümsemeyle oğluna döndü.
"Günaydın oğlum. Gel, biz de tam Leyla'nın sonucuna bakıyorduk."

Teoman masanın kenarına yanaşırken Leyla'nın titreyen parmakları ekranı yeniledi. Birkaç saniyelik sessizliği Şebnem'in coşkulu çığlığı böldü:

"İnanmıyorum! İnanmıyorum Leyla, harikasın!"
Hakan'ın yüzünde Leyla'ya özel olan o sevgi dolu bakışa gurur eklendi. Kızının saçından öptü.
"Tebrik ederim babacığım! İşte benim kızım!"

Leyla rahat bir nefes alıp gülümsedi ama
Teoman'ın yüzü düşmüştü. Kardeşinin mutluluğuna üzülecek değildi ama içini kaplayan o soğuk kıskançlık dalgasına engel olamadı. Huzursuzluğunu saklamak için umursamaz bir tavır takındı.

"Ee, harika," dedi Teoman düz bir sesle.
"Sıra bende o zaman. Aradan çıksın da rahatlayın."

Şebnem'in yüzündeki o coşkulu ifade bir anda yerini sessiz, dikkatli bir bekleyişe bıraktı. Hakan ise bakışlarını oğluna dikip kollarını bağladı.
Leyla çabucak ekrandan kendi sayfasını kapatıp bilgisayarı kardeşine uzattı. Teoman bilgilerini girdi. Sayfa yüklendiğinde masaya bir anlığına ağır bir sessizlik çöktü.

Teoman bu sonucun ailesini tatmin edecek bir görüntü olmadığını biliyordu. Özellikle de az önce Leyla'nın çizdiği gurur tablosundan sonra bu sonucun yaratacağı etkiyi az çok tahmin ediyordu.
Yine de sırıtmaya çalışarak sessizliği bozdu.

"Ee, fena değil. Barajı falan geçmişiz en azından."

Hakan, onun bu ciddiyetsiz tavrına tahammül edemezmiş gibi öfkeyle, "Fena değil mi?" diye çıkıştı.

"Biz de burada seni adam yerine koymuş sonuç bekliyoruz! Biz sana o kadar özel hocayı, o kadar imkânı barajı geç diye mi sağladık lan? Döktüğümüz paralara yazık!"

Hakan'ın yüzünde gördüğü şey kesinlikle bir hayal kırıklığı değildi. Başarısızlığına karşı hayal kırıklığı duyabilmek için önce başaracağına dair bir inancı olmalıydı. Babası hiçbir zaman Teoman'a inanmamış, inanacak kadar değer vermemişti. Ama yüzündeki ifade sırf öfke de değildi. Belli etmemeye çalışsa da haklı çıkmaktan duyduğu memnuniyet kendini gösteriyordu. Teoman bu ikiyüzlülüğün midesini bulandırdığını hissetti.

Hakan "Bizi rezil etmekte üstüne yok ne de olsa!" diye söylenmeye devam ederken Leyla, "Ya baba ne alakası var şimdi, kötü bir sıralama değil ki..." diye kardeşini korumak için araya girdi.
Teoman kızın acıyan desteğine katlanamayarak huzursuzca kımıldandı.

Ne yaparsa yapsın Hakan Akkaya'nın gözünde hep alt edilmesi gereken bir düşman, hatta bazen ezilmesi gereken bir böcek olacağını kabulleneli çok olmuştu. Ama annesini hayal kırıklığına uğratmak istemezdi. O yüzden bakışlarını Şebnem'e çevirirken temkinliydi.
Şebnem ifadesizce bilgisayarın ekranına bakıyordu. Yine de sesini yumuşatarak, "Daha iyisini yapabilirdin oğlum..." dedi usulca.
Hakan, elindeki imkanları oğlunun geleceği için seferber eden bir babadan ziyade, karısını teselli etmeye çalışan bir eş gibiydi. "Neyse," dedi kestirip atarak. "Zaten İngiltere'de okumasına karar vermiştik."

Teoman, annesinin bu fikre hiçbir zaman sıcak bakmadığını biliyordu; ancak Şebnem'in itiraz etmek yerine adama sahte bir gülümsemeyle karşılık vermesini izledi. Kendi hayatı hakkında bir kez olsun söz sahibi yapılmaması ve babasının nefret dolu sözleri karşısında annesinin takındığı bu kayıtsız tavır, Teoman'ı çileden çıkarmaya yetmişti. Hışımla masadan kalkıp sert adımlarla odasına dönerken kimse sesini çıkarmadı.

—

"Abla! Batman'li tişörtümü bulamıyorum."

Ali üstü yarı çıplak, koşarak bahçede çamaşır asan ablasının yanına geldi.

Deniz söz konusu tişörtü elinde salladı. "Yeni yıkadım ablacığım, ıslak daha. Başka bir şey giy."

Ali ablası dibinde dikilmiyormuş gibi tekrar seslendi. "Abla!"

Deniz bu kez daha bıkkınca "Efendim ablacığım." dedi.

"Şey... Bir de sınav sonuçları açıklanmış galiba."

"Üniversite sınav sonuçları mı?" Genç kız çabucak elindeki gömleği çamaşır sepetine geri bırakıp cebinden telefonunu çıkardı. Sabahtan beri ev işleriyle uğraşmaktan sistemi kontrol etme fırsatı olmamıştı ki!

"Televizyonda öyle söylüyordu."

Bahçedeki banka otururken telefondan sınav sonucunu açtı.
TYT netleri, AYT netleri, sıralamalar...
Dudakları neşeyle kıvrıldı. Hukuk tutuyordu.

"Kazanmış mısın abla?"

Deniz gülerek başını salladı.

Ali heyecanla ablasına sarılıp sevincine ortak oldu.
Sonra birden aklına gelmiş gibi "Yani gidecek misin üniversiteye?" diye sordu.

"Bu sene mi gideceksin?"

Kardeşinin masum sorusuyla Deniz'in bir anlığına heyecana kapılıp kaçtığı gerçeklik yüzüne vurmuştu. Gerçek şuydu ki bu yıl eğitim masraflarına harcayacak tek kuruşu yoktu. Akkaya'lar babasını işten kovduktan sonra Bodrum'da kaptan olarak iş bulamayacağından da emin olmuşlardı. Sonunda babası da birilerinin gazına gelip iş kurmaya heveslenmiş, ardından işi de kuramayıp elindeki yoktan var ettiği sermayeyi dolandırıcılara kaptırmıştı. Evlerine haciz gelmiş, borçlar çığ gibi büyümüştü. Bu süreçte annesinin sinir krizlerini ve evden her akşam eksik olmayan kavgaları dinlerken bir an önce üniversiteyi kazanıp evden kurtulma hayalleri kurardı. Şimdi ise kazanmıştı ama...

Deniz bir an ne diyeceğini bilemeyip sessiz kalınca Ali ablasının gideceği korkusuyla gözlerini kaçırıp fısıldadı: "Ben seni çok özlerim ki..."

Kardeşine sarılıp yanağına sulu bir öpücük kondurdu. "Oy ben seni yerim..."

—

Leyla sınavda ondan beklendiği gibi iyi bir sıralama yapmıştı. Önceden kararlaştırıldığı gibi tıp fakültesinde okumasının önünde hiçbir engel yoktu.
Leyla'nın sinema hayali dışında... Yıllardır yönetmen olmayı hayal ediyordu. Yüzlerce film izlemiş, izlediği her film içindeki üretme arzusunu körüklemişti.
Fakat biliyordu ki şimdi bu hayali dile getirmek bile kıyameti koparırdı. Hele ki annesinin canı Teoman'ın sınav sonucu yüzünden bu kadar sıkkınken...

Sonuçların açıklanmasının ertesi günü uyandığında aklında beliren ilk düşünce buydu.

Neyse, yönetmen olmak için illa sinema okumak zorunda değildi ki! Sonradan da eğitimini alabilirdi. Ezgi hep "Nuri Bilge Ceylan bile önce mühendislik okumuş zaten." derdi. Hem belki İstanbul'da okursa aile baskısından uzakta istediği kadar film festivaline, workshopa katılıp istediği alanda kendini geliştirirdi.

İstanbul deyince... Acaba o ne yapmıştı? Kesin derece yapmıştır diye düşünüp gülümsedi.
Yataktan kalkmadan komidindeki telefonuna uzandı, hemen Instagram'a girdi. Son aramalarındaki aras_ozturkk'e tıkladı. Leyla aylardır takip isteği atma düşüncesiyle hesaba girse de her seferinde onunla son görüşmeleri aklına geliyor ve hiçbir şey yapmadan çıkıyordu. Uzun zamandır üç tane olan post sayısı aynıydı. Keşke görebilseydi... Takipçi sayısı ve takip ettiklerinin sayısı da değişmemişti. İki ortak takipçileri vardı: baris.taser ve soysaldeniz.
İçini kaplayan kıskançlık benzeri hissiyatı kendine bile itiraf etmekten utanarak mırıldandı: "Benim dışımda herkesle arkadaş kalabildi..."
Tercihler açıklandıktan sonra biyografisine okulunun adını yazar mıydı acaba? Ne okumak istediğini bile bilmiyordu.
Görmeyeli neredeyse iki yıl olacaktı. Zaten buradayken de gelmesiyle gitmesi bir olmuştu. Onun hakkında o kadar az şey biliyordu ki... Yine de hala nasıl aklında bu kadar yer edebildiğine hayret ediyordu. Ondan hoşlanmadığını, arkadaşlığına bile değer vermediğini açıkça belirten birini hala bu kadar önemsiyor olmayı gururuna yediremiyordu.
Yurdun önüne gittiğinde ona söyledikleri hala kulaklarındaydı.

"Hiçbir şeyin mi kıymeti yok? Hiç kimsenin?"
"Hiçbir şeyin de, hiç kimsenin de bir kıymeti yok."

Üzerinden yıl geçmiş bir konu için düşüncelerde boğulduğunu fark edince ayağa kalkıp silkelendi. Sonunda sınav stresini üzerinden atmış ve hayallerine bu kadar yaklaşmışken gereksiz meselelerle canını sıkmayacaktı. Bugün yeni bir gündü.
—

"Hakan Bey! Şebnem Hanım!" Meryem koşturarak Akkayaların kahvaltı sofrasına yaklaştığında Leyla ve Teoman da masaya oturmak üzereydi.

Şebnem kahve fincanını yavaşça masaya bıraktı. "Ne oldu Meryem, ne bu heyecan?" dedi gülerek.

"Otelden aradılar. Hakan Bey'e ulaşamamışlar. Serhat Bey uyanmış onu haber verdiler!"

Meryem'in getirdiği haberle birlikte masadaki o sıradan kahvaltı havası yerini tatlı bir şaşkınlığa bıraktı. Serhat komaya gireli bir buçuk yılı aştığı için artık hiçbiri böyle bir haber beklemiyordu.
Şebnem rahat bir nefes aldı, Leyla "Çok şükür, Serhat Abi'm ya!" diyerek neşeyle gülümsedi.
Teoman "Vay Serhat Abi'm be kefeni yırttı he!" dedi.

Hakan elindeki bıçağı tabağa düşürdü. Bir anda sanki yüzündeki bütün kan çekilmişti. Başı döner gibi hissetti. Bu nasıl olurdu? Zihni kahvaltı sofrasından uzağa, Serhat'ı sapasağlam bir şekilde son gördüğü ana gitti.

Serhat elinde malvarlığı devir sözleşmesiyle onu köşeye sıkıştırıp Aras'ı öne sürdüğünde hızlı hareket etmezse sahip olduğu her şeyi kaybedeceğini anlamıştı.
"Sahip olduklarının yarısını istiyorum." demişti adam. Aras'ın kardeşinin Teoman olduğunu öğrenmesini istemiyorsa o sözleşmeyi imzalamak zorundaydı.
Tam da o baş belası çocuğu kardeşinin öldüğüne ikna etmişti... Şimdi onu İstanbul'a geri göndermeyi başaramazsa, Serhat koz olarak kullanmak için Aras'ı her daim elinin altında tutacaktı. Elini sağlama almalıydı, riske giremezdi.

Serhat kendinden emin adımlarla arabasına doğru yürürken Hakan saniyeler içinde kararını verdi. Siyah VIP minibüsün yanında bekleyen takım elbiseli adamlarından birini yanına çağırdı.
"Çevre yoluna çıkmadan halledin, kaza desinler."

"Zaten daha hemen Türkiye'ye dönemez." Şebnem onay bekler gibi kocasına döndü.

"Hakan?"
Hakan adının telaffuz edilmesiyle zihninin kaybolduğu köşelerinden irkilerek sıyrıldı.
"Efendim?"

Şebnem sorusunu tekrarladı. "Serhat hemen dönmez değil mi, diyorum."

"Bilmem, durumu nasılmış bir öğrenelim de... Otele geçince kardeşini ararım."

Hakan için en kötüsü de Serhat'ı göz önünde tutamamak olmuştu. Serhat'ın kardeşi abisinin komada olduğunu öğrenince onu İsviçre'de bir kliniğe naklettirmişti. Yakın çevresine durumundan haberdar edecek adam yerleştirmişti ama bu haberi böyle kahvaltı sofrasında hizmetçiden aldığına göre istihbaratları çok da hızlı olmasa gerekti. Keyfi iyice kaçmıştı.

"Valla gelse de ben anlamam. Mernuş artık benimdir." dedi Teoman.

"Oğlum sen zaten üniversiteye gideceksin köpeği de götürecek halin yok herhalde. Ben de burada köpekle falan uğraşamam."

"Yoo götürürüm ki..."

Şebnem cevap veremeden Leyla atıldı.
"Belki İstanbul'a gidersek," dedi. Sonra sesini alçaltıp tereddütle devam etti.

"Teoman'la oradaki evde kalırız. Hem ben de Kedi'yi götürürüm." dedi.
"Tabi Teoman ne düşünür bilmiyorum ama-"

"Teoman İstanbul'a gidemez." Masaya oturduklarından beri sohbete katılmayan Hakan'ın sesindeki kesinlik üçünü de şaşırtmıştı. Şebnem kocasını şüpheyle süzdü.

Teoman hayretle karışık bir gülüşle "Ne oldu baba?" diye sordu. "Eğitim hayatımla fazla bi' ilgilisin?"

Hakan bakışlarını oğluna dikti. "Sen bu zamana kadar yeterince ilgilenmiş olsan benim uğraşmama gerek kalmazdı." dedi sertçe.

Teoman'ın yüzündeki alaycı ifade silinmişti. Açıkça bozulmuş olsa da umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak "N'apayım kızım ben üniversitede de mi seninle yaşayacağım? İngiltere'ye gideceğim ben." diye söylendi.

Hakan sandalyesini gürültüyle iterek masadan kalktı. Yüzünde dalgın bir ifadeyle göz ucuyla Şebnem'e bakıp, "Ben otele geçiyorum. Size afiyet olsun." dedi.

Hakan yukarı çıkarken Şebnem ortamdaki gerilimi yumuşatmak için "Babanız da ben de sadece sizin iyiliğinizi düşünüyoruz." dedi sakince.

Teoman masadan kalkmak için hamle yaparken "Ya tabi öyledir..." diye homurdandı.

"Aa bak baban arabanın anahtarını burada unutmuş. Bugün şoför izinli kendi gidecekti." dedi Şebnem.
"Teoman hazır kalkmışken şunu da babana götürüver oğlum."

Teoman "Ben niye götürüyorum ya!" diye şiddetle itiraz etmeye girişmişti ki Şebnem sertçe araya girdi. "İkiletme Teoman! Babana karşı hiç çaba göstermiyorsun."

Teoman hışımla anahtarı annesinin elinden alıp Hakan'ın arkasından bahçeden yola çıkan merdivenlere yöneldi. "Ben çabalamıyormuşum!" diye söylendi.
Annesi kör müydü, anlamak mı istemiyordu? Babası o yeter ki gözüne gözükmesin diye yurtdışında okutmak için tonlarca para dökmeye hazırdı.

Babasının ona karşı nefretini hiç anlamasa da kabullenmişti ama annesi onu her aksine ikna etmeye çalıştığında, her umutlandırdığında yere çakılışı daha sert oluyordu.

Merdivenlerin sonunda Hakan'ı arabanın yanında sırtı dönük dikilirken gördü. Tam seslenecekti ki telefonla konuştuğunu fark edip bekledi. Arkası dönükken bile gergin görünüyordu. Teoman adamın kahvaltıdaki sıra dışı bir şekilde sessiz tavrını hatırlayınca kulak kabarttı.

"Ben anlamam! Bir şekilde o hastaneye gireceksiniz. Aldığı nefesten bile haberim olacak. Kimler gelip gidiyor, kimlerle iletişime geçiyor hepsini bilmek istiyorum."

"Ha bir de daha önceden de takip ettiğiniz bir genç vardı. Aras. Aras Öztürk. Onu yeniden sıkı takibe alın. Serhat asla onunla iletişime geçmemeli."

Aras mı demişti o?

Daha iyi duyabilmek için bir adım yaklaşırken "Ne alaka lan?" diye fısıldadı.

"Haber bekliyorum. Gözünüzü kulağınızı iyi açın." Teoman şaşırmaya fırsat bulamadan Hakan telefonu kapatmıştı.

Teoman panikle merdivenlerden indi. Sanki yeni geliyormuş gibi sesini ayarlayıp toparlandı ve adımlarını hızlandırdı:

"Baba!"

Hakan hızla sesin geldiği yöne döndü. Yüzündeki o tedirgin gölgeyi gizlemek istercesine ters bir ifadeyle "Ne var?" dedi.

"Anahtarını almamışsın." Teoman karşısındaki adamın zihnini okumak ister gibi sakin bir ifadeyle babasını incelerken elindekini uzattı.

Hakan "Sağ ol." derken gözleri hala oğlunun üzerindeydi.

Teoman gerilimin dozunu arttırıp nabız ölçmek istedi.
"Baba diyorum ki... Serhat Abi'yi arasam mı? Aramız iyiydi bizim. Bir geçmiş olsun demezsem ayıp olur."

Hakan'ın gözleri bir anlığına irileşti. Birkaç saniye oğlunun yüzüne dik dik baktı. Ardından içinde bastırmaya çalıştığı panik, hızla öfkeye dönüştü. Teoman'a doğru tehditkar bir adım attı. Teoman, babasının yine yakasına yapışacağını ya da vuracağını sanarak refleksle irkildi. Ancak babası her ne yapacaksa son anda vazgeçmiş gibi duraksayıp geri çekildi. Yine de sesindeki o zehirli tonu eksik etmeyerek çıkıştı:
"Adam yeni uyanmış, canının derdinde! Senin aramanı, geçmiş olsun demeni mi bekleyecek? Sen kendi işine bak, bilmediğin anlamadığın işlere burnunu sokma!"

Hakan daha fazla bir şey söylenmesine fırsat vermeden hırsla arabaya binip kapıyı gürültüyle çarptı. Hızla gaza basıp sanki kaçar gibi gözden kayboldu.

Teoman arabanın arkasından yükselen toz bulutuna bakarken fısıldadı:
"Yine neler karıştırıyorsun Hakan Akkaya?"