Chapter Text
A
Baltayı her savurduğunda göğsü, ikiye ayrılacakmış gibi yanıyordu.
Umursamadı. Oracıkta kan kaybından ölüp gidecek olsa dahi gözü o dolabı parçalamaktan başka bir şey görmüyordu. Elindeki baltayı bir kez daha indirdi; metalin ahşaba saplanırken çıkardığı tok ses, odanın duvarlarında yankılandı. Kimse kardeşinin çığlıklarını duymamıştı, ne o ne bir başkası... En azından onu yıllardır içinde bulunduğu hapishaneden özgür bırakırken herkes buna şahit olmalıydı. Bu kadarını Demir'e borçluydu.
Yarası müsaade etseydi dolabı kalabalığın tam ortasına kadar sürükler, partideki insanların gözü önünde öfkesini kusardı. Ancak tek başına bırak üst kata taşımayı, yerinden bir santim bile oynatamamıştı. Kilitli kaldığı dakikalar boyunca kapağı zorlamaktan sızlayan sol omzu, en ufak bir harekette kendini hatırlatıyordu zaten. O yüzden garajdan baltayı kaptığı gibi geri dönmüştü.
Kardeşi, anlık bir öfkeyle Aras'ı dolaba kapatmış olsa da çok geçmeden fikrini değiştirmiş, daha fazla dayanamayıp kilidi açmıştı.
Demir'i ise o karanlıktan çekip alacak hiç kimse olmamıştı.
Ufacıktı. Gözü gibi bakarlardı ona, evlerinin biriciğiydi. Ağaca tırmanırken avuçlarını yaralasa, bisiklet sürerken düşüp dizlerini sıyırsa, sabahları kıvırcık saçları düğüm düğüm olduğu için taranırken huysuzlansa bile içleri giderdi. Çakıl taşları batmış dizlerini bir güzel temizleyip yara bandı yapıştırırlardı; sarı buklelerini narin narin tarar, düğümlerini canını acıtmadan açarlardı. Demir; tüm nazıyla, sessizliği ve utangaçlığıyla, gülüşleri ve ağlayışlarıyla onların el üstünde tuttukları bir tanecik bebeğiydi. Yanağından süzülecek tek bir damla gözyaşı için dünyayı yakacak kadar çok severlerdi onu.
Bir keresinde bahçelerindeki en yaşlı ağaca tırmanmışlardı; dalları ikisini de taşıyabilecek kadar sağlamdı. Onlar orada otururken az ilerideki dala bir karga konmuştu. Demir bu ya işte, kargalara bayılırdı; dayanamamış, okşamak için elini uzatmıştı. Kuşun aniden kanat çırpıp havalanmasından ürküp dengesini kaybettiğinde, Aras uzanıp elini kavrasa da ikisinin ağırlığını çok uzun süre taşıyamadı. Birlikte yere çakılmış, haftalarca eşleşen alçılarla gezinmişlerdi. Her ikisi de baskın kolunu kırmıştı: Aras'ın sol, Demir'in sağ... Terslerine geldiği için birbirlerinin alçılarına çizdikleri resimler daha çok karalamaya benziyordu ama Demir, onları çok sevdiğini söyleyip durmuştu. Anne babaları daha dikkatli olmalarını tembihleyip önlemler almış, Aras’ı hiç suçlamamışlardı; ancak o, kendini uzun süre affedememişti. Kendi kolunun acısından ziyade, Demir’i tutamamış, onun düşmesini engelleyememiş oluşuna ağlamıştı. Abisiydi onun; kardeşinin yaralanmasına müsaade etmemeliydi.
Kardeşinin koruyucusu olmalı, onun öylece kaybolup gitmesine izin vermemeliydi. Küçücük yaşına rağmen, sanki olacakları hissetmiş gibi, “Kaybolursam beni bul, tamam mı abi?” diye ondan söz istemişti. Düşündükçe gözleri doluyordu.
Demir'i yüzüstü bırakmıştı. Abi sözü vermişti, abi sözü bozulmazdı ki! Kardeşine nasıl yapabilmişti bunu? Nasıl, nasıl, nasıl...
Çok geç kalmış, yetişememişti.
Hiç durmadan vurdu, vurdu ve vurdu. Nefessizce indirdi darbelerini. Keskin metal ahşaba her saplandığında, hıçkırıkları bu gürültüye karıştı; her vuruşta için için ağladı.
Hakan ve Şebnem Akkaya’yı bu baltanın altında hayal etti. Demir'in yalvarışlarına, çığlıklarına kör ve sağır kalan canavarlara yapmak istediklerinin haddi hesabı yoktu. Bu defa onların feryatları evin duvarları arasında kaybolacaktı. İkisini de kendi elleriyle öldürse bile öfkesinin asla dinmeyeceğini biliyordu.
Kardeşinin unutmamak için belki de parmak uçları kanayana kadar, o küçücük tırnaklarıyla abisini, ailesini kazıdığı dolap kapağı paramparça olana kadar durmadı.
Resimde ikisini çizmişti. Madalyonları boyunlarında, evlerinin önünde el ele tutuşuyorlardı. Sırtında en sevdiği çantasıyla yollara düşmüştü; içinde, küçükken çizgi film izlerken süte batırarak yemeye bayıldıkları, babalarının aldığı o bisküvilerden vardı.
“Beş yaşındaki çocuk, ‘abime gideceğim’ diyerek çantasını alıp evden kaçtı.”
“Sorulan her soruya ‘abime gideceğim’ diye cevap veren çocuğun gözyaşları yürekleri parçalarken…”
Evden kaçmıştı. Abisini bulamadığında, ona ulaşması engellendiğinde de hapsolduğu yeni evini ateşe vermişti. Kardeşi karanlıklara kapatılıyorken Aras, belki de hâlâ komadaydı; kendisi, aylar süren uykusundan uyanana kadar kardeşi çoktan gölgelerin arasında kaybolmuştu. Benliğini, kimliğini, onu her şeyden ve herkesten çok seven abisini, annesini, babasını… Her şeyini, hayatını ona zorla unutturmuşlardı.
Aras yetişememiş, kardeşini yapayalnız bırakmıştı. Bundan daha büyük bir günah işleyemezdi. Yılları gitmişti, Demir onu asla affetmese bile hakkıydı.
Yaptıklarını affettirmeye mi çalışıyorsun? Affetmedim.
Demir'in ağzından bu kelimeleri duymak, göğsüne saplanan kurşundan daha çok canını yakmıştı. Onu suçladığından değil, kardeşi sonuna kadar haklıydı. Aras da zaten kendini affedemiyordu, ancak telafi etmek için elinden gelenin fazlasını yapacaktı. İlk sırada bu dolabı ortadan kaldırmak geliyordu. Korkunç anılardan başlayarak kardeşini özgür bırakacak, etrafına örülen o kafesi parçalayacaktı. Sonrası Demir'in kararıydı. Aras gerekirse kapısında yatar, kendini kanıtlamak için bir otuz yılını daha feda ederdi.
Dolabın işe yaramaz hale geldiğinden emin olduğunda, baltayı kavrayan eli bitkinlikle yanına düştü. Asla yeterli olmayacaktı. Ateşe verip kül olduğunu görmeden içindeki o yangın sönmezdi ancak en azından bu şekilde, bir daha kullanılabilmesini imkânsız kılmıştı.
Hıncını alamamış gibi dolaptan geriye kalanlara son bir tekme savurdu. Göğsü hızla inip kalkarken, elindeki baltanın ağırlığıyla öylece kalakaldı. Ciğerleri daralıyor, aldığı her soluk canını yakıyordu; göğsünü yarıp onu geri dikmelerinin üzerinden altı hafta geçmişti. Aslında kendini yavaş yavaş toparlıyordu ama sol elini kaldırmayı bırak bir yana, parmaklarını yumruk yapmak bile hâlâ işkence gibiydi. Haftalar süren bütün ilerlemeyi çöpe atmadığından emin olmak ve kendine ciddi bir zarar verip vermediğini kontrol ettirmek için hastaneye gitmesi gerekiyordu. Başındaki onca belanın arasında bir de kalıcı bir sakatlıkla uğraşamazdı. Fizyoterapisti kendini bu kadar zorladığını öğrenince onu bir güzel azarlayacaktı zaten, bir sonraki seans için de hiç heyecan duymuyordu.
Yerdeki tahta yığınına boş gözlerle baktı. İçindeki o yoğun öfke, yerini aniden derin bir uyuşukluğa bırakmıştı. Şimdi ne yapacağını bilemez haldeyken, arkasından gelen ani bir nefes sesiyle hızla geriye döndü.
Demir buradaydı.
Kardeşi kapı pervazına omzunu dayamış, gözlerini ayırmadan onu izliyordu. Hemen arkasında beliren Şebnem ve Hakan dehşet içinde taş kesilmişti; Demir'in yanındaki Leyla’nın bakışları ise bir Aras, bir de elindeki balta arasında gidip geliyordu.
Gözü Demir'den başkasını görmedi. Kardeşinin yüzündeki ifadeyi tam olarak çözemiyordu; ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerini dikmiş, dudaklarını birbirine bastırarak öylece susuyordu. Kafasından neler geçtiğini bilmeyi her şeyden çok isterdi ama soramıyordu. Kendi yanakları da tıpkı kardeşininkiler gibi sırılsıklamdı.
Sarsak bir adımla ileriye atıldı. Bir şeyler söylemek için debelendi ama kelimeler boğazına takılıp kalmıştı. İkisi de tek söz söylemeden birbirine baktı. Aralarındaki o ağır sessizliğe titrek bir nefes bırakmaktan başka bir şey beceremedi.
Hakan duruma anında müdahale etti. Şokundan sıyrıldığı gibi Demir'le Leyla'nın arasından sızıp içeri daldı; Aras'ı yaralı omzundan yakalayıp hemen yan tarafa, Serhat'ın odasına fırlattı. Şebnem de peşlerindeydi. Leyla'nın arkalarından yükselen çığlıklarına kulak tıkayıp kapıyı üstlerine kilitlediler.
Sarsıntıyla birlikte göğsüne saplanan keskin acı yüzünden boğukça inledi. Bedenini Hakan'ın kavrayışından kurtarmaya çalışırken parmakları baltanın sapına sıkı sıkıya kenetlendi. Tek istediği onu adamın boynuna geçirmekti ama kendini hareketsiz kalmaya zorladı. Şakağından bir ter damlası süzüldü. Bir anlık hırsla gözü dönse olacakları o kadar gerçekçi hayal edebiliyordu ki... Adamın patlayan damarlarından fışkıracak sıcak kanı neredeyse teninde hissediyordu.
“Ne yapıyorsun sen gündüz vakti ulu orta? Herkes evde!”
Hakan, onun üzerine atılmamak için kendini güçlükle dizginliyor gibiydi. Ne güzel, hisleri tamamen karşılıklıydı.
Başını dik tutarak, “Yapmam gerekeni yapıyorum,” diye karşılık verdi.
“İnsanlar duyacak. Kendine gel.”
“Duysunlar! Benim kardeşimi oraya kapattınız. Onu o karanlığa hapsettiniz!” Sesi, ağzından çıkan her bir kelimeyle birlikte gittikçe yükseliyordu.
“Anne? Baba? Açın şu kapıyı, ne oluyor?”
Kapı ardı ardına yumruklandı, kol hırsla aşağı yukarı zorlandı ama nafile, açamayacaklardı.
Şebnem, “Sus... Allah aşkına sus,” derken bakışları, kapıyla Aras'ın yüzü arasında korkuyla gidip geliyordu.
“Niye? Duymalarından mı korkuyorsunuz? Yaparken hiç utanmadınız, şimdi mi utanıyorsunuz?”
Gözleri buğulanarak, “Biz kötü bir şey yapmadık; hepimizin iyiliği için, bir aile olabilmemiz için yapmamız gerekeni yaptık,” diye fısıldadı.
Yalancı.
Hâlâ yaptıklarına bahaneler buluyor, inkâr ediyorlardı. Kendi yalanlarına o kadar inanmışlardı ki, her şeye kendi gözleriyle şahit olmasa, onu bile gerçeğin bu olduğuna ikna edeceklerdi.
“Siz onu oraya hapsettiniz! İçerideki çizimleri gördüm. O buradayken bile beni beklemiş, bu karanlığın içindeyken bile beni beklemiş. Niye yaptınız lan? Nasıl yaptınız böyle bir şey? İnsan mısınız siz, nasıl kıydınız?”
“Bunların hepsini konuştuk. Bunlar geçmişte kaldı.”
Dişlerini sıktı. “Hiçbir şey geçmişte kalmadı. Hâlâ devam ediyor.”
Kardeşine sözde babalık yapması gereken adam, kimseler bakmıyorken Demir'in kafasını klozete bastırıyordu. Onu küçüklüğünden beri dolaba kapatıyorlardı, ağlayışları bir üst kattan duyulsa da kimse kılını bile kıpırdatmıyordu. Hakan orada dikilmiş, Aras'ın gözlerinin içine bakarak hiç utanmadan kardeşine tokat atmıştı. Demir, tek bir darbeyle sert betona çakılmıştı. Birlikte geçirdikleri o ikinci araba kazasından sonra hastaneye götürülmek yerine yaka paça dışarı sürüklenmiş, gün boyu bir konteynere tıkılmıştı. Yemek ve su verip vermedikleri, kardeşini o ücra yerde daha ne kadar tutacakları meçhuldü; Leyla'yla birlikte kurtarmaya gitmeselerdi çocuk hâlâ kilit altında kalacaktı.
Demir olur olmadık anlarda bayılıp kalıyordu, Aras defalarca buna şahit olmuştu. Burnu sürekli kanıyordu. Şebnem, sanki bu son derece sıradan bir durummuş gibi "Yine mi?" diye sormuştu. Son zamanlarda hiç kendinde değildi; geçen gün Mernuş'un karşısına geçmiş, boş bakışlarla köpeğin çıkardığı sesleri taklit etmeye, onun gibi homurdanmaya başlamıştı. Kapalı alanlarda kalamıyordu; aklını oynatmış gibi histerik kahkahalar atıyor, canının yanmasını zerre umursamadan kafasını art arda demir parmaklıklara vuruyordu.
Daha iki gün önce uçurumdan denize atlamıştı. Karşısında ağlamış, ondan bu kadar nefret ettiğini iddia etmesine rağmen Aras'tan yardım isterken yalvarmıştı resmen. İntihara ve kendine zarar vermeye ne kadar meyilli olduğunu artık net bir şekilde görebiliyordu.
Kardeşini ailesi olacak canavarlardan mı, bizzat kendisinden mi, Serhat'ın katilinden mi, kimden koruması gerektiğini kestiremiyordu. Ne yapacağını, kimden medet umup kime döneceğini, nereye, hangi birine yetişeceğini şaşırmıştı artık. Aklını kaçırmak üzereydi.
Aylardır Demir'e uyguladıkları türlü türlü şiddete şahit olmuştu. Üstelik tüm bunlar, yalnızca gözü önünde yaşananlardı. Kapalı kapıların ardında neler döndüğünü kesin olarak söyleyemezdi. Her şeyi daha yeni yeni çözüyordu, bilmediği tonla pislik olduğuna adı gibi emindi. Sanıyorlardı ki hepsini unutacaktı. Onu sadece Akkayalar’ın oğlu zannederken bile içini kemiren o istismar, kardeş olduklarını öğrendiği an onu cinnetin eşiğine sürüklemişti. Birilerini öldürmeyi hayatında hiç bu kadar çok istememişti.
“Sizi ne zaman onun yanında görsem kardeşimi ya dövüyorsunuz ya bir yerlere kapatıyorsunuz. Bir olup kardeşimi delirtmişsiniz, bir de utanmadan hâlâ iyiliği için olduğunu iddia edip duruyorsunuz!”
Şebnem başını iki yana sallayıp ağlamaklı bir sesle yalvardı: “Biz kimseyi delirtmedik... Sus dedim artık, yalvarırım sus. Teoman duyacak.”
“Onun adı Demir-”
Hakan ani bir refleksle atılıp Aras’ın ağzını kapatmaya çalıştı. Aras adamı tek hamlede geri itmek istedi ancak dikişleri öyle bir zorlandı ki nefes almak bile bir anlığına imkânsızlaştı. Gözleri acıdan yaşardı; kesik bir sesle, “Bırak... Çek elini,” diye soludu.
Hakan kulağına doğru, “Bağırmayı keseceksin, yoksa bırakmam,” diye tehditkâr bir tonla fısıldadı. Gözlerindeki çiğ nefret apaçık okunuyordu.
Aras, çok daha kötüsüyle karşılık verdi adamın bakışlarına. Yanaklarından süzülen gözyaşları öfkesinin etkisini hafifletmiş olabilirdi ancak içinde utanacak en ufak bir güç bile bulamıyordu. Gençliğini, arkasında destek çıkabilecek kimsesi olmayışını fırsat bilip ona ve kardeşine her şeyi yapabileceklerini sanıyorlardı. Şimdiye kadar polise gitmediyse tek sebebi, şikâyet tutanağı gerekli makamlara ulaşmadan herkesi öyle ya da böyle susturacaklarını çok iyi bilmesiydi. Ama bu; Akkayalar’ın her şartına itaat edeceği, ağzını kapatıp sessiz kalacağı anlamına gelmiyordu. Çok yanılıyorlardı.
“Bırak dedim sana.” Baltanın keskin ucunu Hakan'ın diz kapağına bastırdı. Adamın gözleri şokla sonuna kadar açıldı; Aras'ın bu kadar cüretkâr olabileceğine ihtimal vermiyordu sanki. Onu gerçekten de hafife alıyorlardı. “Şununla seni de parçalamamı istemiyorsan bırak beni.”
“Aras!” Şebnem çığlığını avuçlarının içine gömdü, Aras, kadının bu dehşetini bakışlarının köşesinden görebiliyordu. “Bırak şu elindekini, kendine gel! Hakan, bırak sen de.”
Hakan karısının dediğini yapmadan önce birkaç saniye daha bekledi ve sonra Aras'ı tam da yaralı omzundan geriye sertçe itti. Kör edici bir sızı, bir anlığına bilincini sarstı; gözleri karardı. Dengesini kaybedip sendeledi, neredeyse yere çakılacaktı. Şebnem'in o esnada söylediklerini zorlukla yakalayabilmişti.
“Ona hatırlamak istemediği şeyleri hatırlatacaksın. Yapma.”
“Hatırlamak istemeyen o mu, siz misiniz?” Acısını onlara belli edip ellerine koz vermeme çabasıyla kesik kesik nefes aldı. “Pisliklerinizi öyle derine gömmüşsünüz ki siz bile gerçekle yüzleşmek istemiyorsunuz.”
Leyla, bu kez daha sert vurdu kapıya. “Aras? Baba! Anne! Baba, açın şu kapıyı ne oluyor? Teoman, git bir anahtar bir şey getir. Teoman, beni duyuyor musun?”
Hakan kasılı çenesiyle, sert bir sesle konuştu: “Dur artık. Kızım kapıda, kendine gel.”
Aras geri adım atmadı. Atamazdı, atmayacaktı. Madem buradalardı ve yüzleşiyorlardı, hiçbir şeyi geri tutmayacaktı. Aksine, bakışlarını ikisi arasında gezdirdi, sesini tehlikeli bir fısıltıya düşürdü. “Leyla, kardeşime neler yaptığınızı biliyor mu? Serhat'a ne olduğunu? Bilse size yine aynı gözle bakar mıydı?”
Her şey bir saniye içinde, göz açıp kapayıncaya kadar oldu. Başı arkasındaki duvara şiddetle çarptığında, dakikalardır elinden bırakmadığı balta sert bir çınlamayla yere düştü. Boğazına sarılan parmaklardan kurtulmaya çalışırken gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyümüştü.
“Hakan!”
“Leyla'ya hiçbir şey söylemeyeceksin! Duydun mu beni?” Hakan'ın sık nefesleri yüzüne çarpıyordu, gözleri kan çanağına dönmüştü. “Gebertirim seni, cesedini bile bulamazlar.”
Yutkunmaya çalışırken adem elması, adamın parmaklarına takıldı. İçinde kalan son solukla dudakları alayla kıvrıldı: “S-Serhat… gibi?”
“Serhat gibi.” Kavrayışı yeterince sert değilmiş gibi boynundaki baskı iyice ağırlaştı. “Neler olduğunu gördün, neler yapabileceğimi biliyorsun. Kendine çeki düzen ver.”
Nefes almaya çalışırken çırpındı, bırakmasını bekledi ancak saniyeler geçmesine rağmen adam ellerini geri çekmedi. Bir süre sonra odağı kaymaya, görüşü kenarlardan başlayarak kararmaya başladı. Ölecekti. Burada, kardeşiyle arasında yalnızca birkaç metre varken, ona daha abisi olduğunu bile söyleyemeden ölüp gidecekti. Tıpkı Serhat gibi... Bu oda ikisine de mezar olacaktı.
Hakan Akkaya'nın ellerinde ölecekti.
Kurtulmak için debelendi ama nafile. Boğazından boğuk sesler gelmeye başladığı sırada Şebnem, kocasının kollarına yapıştı; onu uzaklaştırmaya çalıştı.
“Hakan, bırak artık! Ölecek, başımıza kalacak, görmüyor musun? Çocuklar kapıda, bırak!”
Sersemliğin yavaş yavaş zihnini ele geçirdiğini hissettiği anda boynundaki baskı aniden yok oldu. Ciğerlerine muhtaç olduğu havayı çekebilmek için çabalarken daha fazla ayakta duramadı, sırtı duvar boyunca kaydı ve yere çöktü. Bir eli yarasına, diğeri sızlayan boğazına gitti. Her öksürükte beyninde amansız bir acı patlıyordu.
“O duygusallıklara kapılmayacaktın. Bunu yaptığında ona ve Leyla'ya zarar verebileceğini hiç düşünmüyor musun?”
Nefes almaya çalışırken, gözlerine dolan yaşlara inat saf bir nefretle bakışlarını Hakan Akkaya'ya dikti.
“B-Ben kardeşimi sizin elinizden kurtaracağım... Onun bütün hapishanelerini paramparça edeceğim ben.”
“Kardeşinin hayatıyla oynarsın. Unutma.”
“Yeter!” Şebnem, Aras'ın kollarına yapışıp onu doğrultmaya çalıştı. “Kalk artık, kalk. Defol git!”
Kadının ellerinden bir çırpıda kurtulup sırtını duvara yasladı, ona dokunmalarına tahammül edemiyordu. Hakan kapının kilidini açarken Aras, üstünü başını düzeltmeye çalıştı. Demir ve Leyla'nın onu bu darmadağın halde görmesini istemiyordu, burada olup bitenleri onlara nasıl açıklayacağını şu an düşünebilecek durumda değildi. Hâlâ ciğerlerine düzgün bir şekilde hava sokabilmenin derdindeydi.
Kapı aralandığı gibi ikisi de içeri daldı. Tedirgin bakışları odanın içinde ve üzerlerinde geziniyor, neler olup bittiğini çözmeye çalışıyorlardı.
“Ne oluyor burada? Anne? Baba? Aras, ne konuşuyorsunuz kaç dakikadır?”
Şebnem de onlarla birlikte odaya baktığında, yerde bambaşka bir şey görüyormuş gibi irkildi. Şaşırtıcı değildi, Serhat’ın cansız bedeni onun da zihnini terk etmiyordu.
“Leyla, girmeyin buraya. Çıkalım kızım, hadi.”
“Neden, ne oluyor size ya?”
Hakan, sahte bir gülümsemeyle sesini yumuşattı. “Bir şey yok kızım. Konuştuk, hallettik.”
“Neyi konuşup hallettiniz?” Leyla hemen ona dönüp hesap sormaya başladı. “Aras, sen neden böyle bir şey yaptın?”
Demir, içeri adım attığından beri hiçbir şey söylememişti, keskin bakışlarını üçü arasında şüpheyle gezdiriyordu. Aras; sızlayan boğazına gitmek için can atan elini cebine gizledi, orayı ovuşturup dikkatleri çekmemek için kendine güçlükle engel oldu.
Kardeşi sonunda sessizliğini bozdu: “Aras'ı dolaba kapattım. O da sinirlendi, parçaladı.”
“Dolaba mı kapattın?” Leyla, gözlerini iri iri açarak Demir'e döndü. “Sen kafayı mı yedin? Nasıl yaparsın ya? Bir de bunu normal bir şeymiş gibi söylüyorsun!” Sesi sinirden titriyordu.
Kardeşi, “O kadar da anormal bir şey değil,” derken üstü kapalı bir şekilde anne babasına laf çarpıyordu. Sesinde büyük bir kırgınlık vardı.
Aras yeniden ağlayacakmış gibi hissetti. Kendini kardeşinin kollarına atmak; onu herkesten, her şeyden korumak; buradan, bu evden, bu şehirden alıp götürmek istiyordu. Herkes evdeyken, güpegündüz gözü dönüp onu bile boğmaya kalkan adam, kapalı kapılar ardında kim bilir Demir'e neler yapmıştı.
Çok az kalmıştı ama. İşleri düzeltmenin bir yolunu er ya da geç bulacak, kardeşine sahip çıkacaktı. Hakan Akkaya'yı parmaklıklar ardında görmeden, Demir'i onların pençesinden söküp almadan ona huzur yoktu.
Odadaki gerginliği dağıtmak için boğazını temizleyip bakışları kendi üzerine çekti.
“T-Tamam Leyla, tamam. Benim hatam…” Sesi çok boğuk çıkıyordu, durumu toparlamak için sertçe yutkundu. “Özeline karışmamam gerekiyordu. Ben kendime hâkim olamadım. Kusura bakmayın.”
Leyla onu süzdü ve bakışları, Aras'ın boynuna kilitlendi.
“Boynuna ne oldu senin? Sesin neden bu kadar kısık?”
Yanına gelmek ister gibi birkaç adım atmıştı ancak çok ilerleyemeden Şebnem, kızının koluna yapışıp daha fazla yaklaşmasını engelledi.
Hakan'ın tehditkâr bakışlarını üzerinde hissedebiliyordu, gözünü Leyla'dan ayırmadan yanıtladı: “Bir şey yok. İyiyim, ne olacak?”
“Her yeri kızarmış ama. Emin misin?”
“Babam yapmış,” dedi Demir, umursamaz bir ses tonuyla.
“Teoman!” diye haykırdı Şebnem.
Leyla şaşkınlıkla, “Ne? Ne saçmalıyorsun sen? Babam niye böyle bir şey yapsın?” diye çıkıştı kardeşine.
Demir, omuz silkip başını çevirmekten başka bir şey yapmadı. Bakışları pencereye, Mernuş'un haftalardır yukarıdan havlayıp durduğu yere sabitlendi.
“Baba?”
Leyla kendisine seslenene kadar tek kelime etmeyen Hakan, bir anda toparlandı. “Babacığım, ben canavar mıyım, niye öyle bir şey yapayım?” dedi o sahte yumuşaklıkla. “Teoman yine ne dediğini bilmiyor, kardeşini tanımıyor musun sanki?”
Demir'in boğazından alaycı bir nida koptu: “Hah!”
“O zaman neden, ne oldu-”
Merdivenlerden alelacele inen ayak seslerini duyunca Leyla'nın sözü yarıda kaldı, odadaki herkes aynı noktaya kilitlendi.
Ayhan abi nefes nefese, “Hakan Bey, Hakan Bey, Hakan Bey!” diye haykırdı. “Villayı polisler bastı!” dedi tek bir solukta.
Hakan ve Şebnem dehşet içinde birbirlerine baktılar, apar topar bahçeye doğru koşturdular. Leyla da hemen anne babasının peşinden gitti.
Demir, onları takip etmeden önce birkaç uzun saniye boyunca bakışlarını Aras'ın boynuna sabitledi. Kardeşi neler olup bittiğini çözmüş gibiydi, bu yüzden başka ne söyleyebileceğini bilemedi. Sızlayan yeri ovalayıp bakışlarını kaçırdı.
Demir önde, kendisi arkada, merdivenlerden bahçeye doğru hızlı adımlarla yöneldiler.
Hakan Akkaya, kardeşini ıslahevine göndereceği tehdidini gerçekleştirmiş olamazdı. İkisi bir anlaşmaya varmıştı, adam öylece sözünden dönemezdi. Hayır, polisler Demir için gelmemişti. İmkânsızdı bir kere. Hiç kimse bir şey bilmiyordu, Demir bile o geceyi hatırlamıyordu. Akkayalar da bu baskına tamamen hazırlıksız yakalanmış görünüyordu zaten.
Lütfen kardeşi için gelmiş olmasınlar. Lütfen... Başka bir şey istemiyordu.
