Chapter Text
Kral Orion, oğlunu eline aldığında doktorların neden onun yüzüne bakamadığını almıştı. Veliaht prensi, onlardan biriydi. Ellerini her hareket ettirişinde mavi mavi kıvılcımlar saçıyor, yeni doğan bebeklerin aksine gülüyordu.
Bir büyücü dünyaya getirmişti karısı, peki şimdi ne olacaktı? Çocuk, doğumda ölmüş gibi mi davranmalıydı? Ama çocuğu olmaması demek, kardeşine yönetimde hak izni vermek demekti. Hayır, bu olmayacaktı.
Yanındaki muhafızlara baktı. Bileklerine takılmış demir bilekliklerle büyü güçleri kısıtlanmış kölelerdi onlar. Birine elini uzattığında ne yapması gerektiğini hemen anlamıştı. Bileğindeki demiri hemen kralına uzattı.
Kral, oldukça narince çocuğunun bileğine geçirdi bu bilekliği. Kollarını oğluna sıkı sıkı sarmıştı.
"Başka herhangi bir belirtisi var mı bu şeyin?"
"Hayır efendim, sadece büyüleri."
"Bu odadakiler böyle bir şeyi ne gördü, ne duydu. Eğer emrime uymazsanız, güzel eşlerinizi bir daha asla göremezsiniz."
Oğlunun yanağını öpüp onu göğsüne bastırdı. Küçük prensi şimdiden çok sevmişti. Şüphesiz mükemmel bir kral olacaktı.
"Senin adın Sirius olacak. Ellerinden parlayan kıvılcımlar gibi, sen de bu dünyadaki en parlak yıldız olacaksın."
"Prens Sirius çok yaşa!" Muhafızların hepsi aynı anda konuşup yere diz vurmuştu.
Büyücülerin erişebileceği en fazla yaşam hakkı buydu. Kralın huzurunda çalışır, söylemeye eğitildikleri sözleri söyler, daha fazlasını yapamazlardı.
Bu kişiler doğdukları andan itibaren birer köle sayılırdı. Tamamen şans üzerine hangi işte çalışacakları seçilirdi. Bazıları 17'lerine geldiğinde satılmak üzere köle olarak yetiştirilirdi, bazılarıysa aynı yaşa geldiğinde muhafız veya asker olarak çalışmak için eğitilirdi.
Sirius asla bu kadere sahip kölelerden biri olduğunu öğrenmeyecekti. Tahta geçecek kadar olgun olduğunda babası bunu ona söylecekti. Büyüleriyle gelmiş geçmiş en güçlü prens olacaktı.
********
Veliaht Prensi Sirius, henüz dört yaşındaydı. Şimdiden çok akıllı ve çok güçlü bir çocuktu. Kralın öğrettiği her şeyi anında kavrıyor, oyuncak kılıçları alıp gerçek bir savaştaymış gibi hayal ederek onlarla oynuyordu.
Herkes onu çok seviyordu, o da bir an önce tahta geçmek için sabırsızlanıyordu. Sabırsızlandığı bir diğer şey daha vardı: Bileğindeki altından kurtulmak.
Annesi o altının büyük babasından bir hediye olduğunu söylemişti. Çıkarırsa uğursuzluklarla karşılaşırdı. Ama şimdiden sıkmaya başlamıştı! Ayrıca hediyeyi çıkardı diye hiçbir uğursuzlukla karşılaşmayacaktı.
Aynasının karşısına oturdu, tüm gücünü kullanarak bilekliği çıkarmaya çalıştı. Dakikalar süren bir uğraşın sonunda, çıkartmıştı.
Sırıtarak bilekliğe baktı. Bunu bileklikle kendisinin arasında bir savaş olduğunu, savaşı kendinin kazandığını hayal ediyor, kıkırdıyordu.
Kıkırdarken ortamdaki yeşil kıvılcımlar gözünü almaya başladı. Bir saniye, nereden geliyordu bu kıvılcımlar?
İrkilerek ellerine baktı. Kıvılcımları kendisi oluşturuyordu. Rüya mı görüyordu? Yoksa kaçırılmış bir kölenin çocuğu muydu? Korkudan kalbi çok hızlı çarpmaya başlamıştı. Belki de annesinin uyardığı uğursuzluklardan biri de buydu, iğrenç büyücülerden birine dönüşmek.
Bilekliği geri takmak çok kolay olmuştu.
İki şeyden emindi: Bir daha asla bu bilekliği çıkartmayacaktı ve kimseye bundan bahsetmeyecekti.
*******
Kralın en sadık muhafızlarından biri olan Lyall Lupin, yorucu bir günün ardından sarayda o ve ailesi için ayrılmış bölüme dönmüştü. Kendini yatağına attı. Henüz genç olmasına rağmen aklar düşmeye başlamış açık kahverengi saçları gözlerine düşüyor, onu gıdıklıyordu.
Kısa bir süre sonra, henüz üç-dört yaşlarında olan oğlu yanına geldi. Sarıya yakın kıvır kıvır saçlarını karıştırıyordu. Babasına gülümsedi. Öndeki iki dişi henüz yoktu, ela gözleri mutlulukla parıldırıyordu.
Lyall oğlunu yanına çekip ona sıkı sıkı sarıldı. Remus, oğlunun ismi buydu, Lyall'ın bu dünyadaki neşe kaynağıydı. Kendini bekleyen geleceği öğrenince bu tatlı gülümsemesine ne olacaktı acaba Remus'un?
"Babaa!" Remus, dokuz aylıkken konuşmaya başlamıştı, ancak Lyall onun her konuştuğunu duyduğunda dünyanın en mutlu babası oluyordu.
"Efendim aslanım benim?" Oğlunun saçlarını narin narin okşadı. Elinden gelse herkesten korurdu onu.
"Bugün dikkat ettim, sarayın bu bölümünde kalan herkeste bir bileklik var. Ama sende yok. Neden sende yok baba?"
Basit bir kaybettim yalanı Lyall'ı kurtarabilirdi. Ama oğluna yalan söylemek istemiyordu, yalandan daha çok nefret ettiği hiçbir şey yoktu. Hem oğlu sır saklayabilecek kadar zekiydi.
"Şimdi sana her şeyi anlatacağım, ama bu ikimizin arasında bir sır olacak, anlaştık mı?"
"Anlaştık!"
"Annene bile söylemek yok. Unutma, sır söylediğinde alnında kırmızı bir iz beliriyor, ve bunu sadece babalar görebiliyor."
Remus başını salladı. Bu taktiği babası küçükken Lyall'a uyguluyordu. Böylece her saklaması gereken şeyi söylediğinde Lyall eliyle alnını kapatıyor, babası da olup bitenleri anlıyordu. Remus'un alnından öpüp konuşmaya devam etti.
"Biz, saraydaki diğer kişilerin aksine güçlü insanlarız. Bizim özel yeteneklerimiz var. Bunlara büyü diyoruz.
"Soylu ailede bu güçler yok, onlar da bizim güçlerimizi kullanıp tahtı ele geçirmemizden korkuyorlar. Bu yüzden, asırlardır, büyü gücü olan herkese bir demir bileklik yapıp veriyorlar. Bu bileklikler büyü gücünü kontrol altında tutmakla kalmıyor, aynı zamanda bunlar kişiye özel oluyor, böylece sayımızı tutabiliyorlar.
"Bu bileklikleri çıkartmamız yasak, çıkaranları çok korkunç şeyler bekliyor."
"Peki sen nasıl çıkardın baba?"
"Ben çıkarmadım, benim çıkarmamı bizzat kral emretti."
"Ohaaaa! Kral sana- büyü gücünü kullanman için izin mi verdi?"
"Tam olarak öyle sayılmaz, oğlum. Kral bana güvenir. Aramızda çok eskiye dayanan bir husumet var. Benimkini, başka birine vermem için çıkarttırdı. Çünkü onun izni olmadan büyü yapmaya cüret etmeyeceğimi biliyordu."
"Ama neden başka birine de bileklik yapmamışlar ki? Bu kadar kişiye yaptılarsa, birine daha yapmak zor olmazdı!"
"Zor olacağından değil, oğlum. Sadece onun büyücü olduğunun anlaşılmaması gerekiyordu."
"Neden ki? Kime verdin bilekliğini?"
Lyall, Remus'a sanki oynadıkları bir oyunu kazanmış gibi sırıtarak baktı. Sonra kulağına eğilip fısıldadı.
"Hiç prensin kolundaki şeyin ne olduğunu merak ettin mi?"
Remus'un şaşkınlıktan ve heyecandan ela gözleri kocaman olmuştu.
"Yani- yani prens- bizden biri mi!?"
Lyall başını usul usul salladı.
"Ama henüz kendisi de bunu bilmiyor. Bunu bilen sadece iki kişi vardı, kral ve ben. Artık sen de varsın. Lütfen kimseye söyleme." Oğluna sıkı sıkı sarıldı. Sözünden çıkmayacağını biliyordu.
*******
Yönetim ve Prenslik dersleri yeterince sıkıcı değilmiş gibi bir de üstüne Soylular ve Büyücüler Tarihi dersini çekmek zorundaydı Sirius. Öğretmeni tahtada sıkıcı sıkıcı büyücülerin ne kadar kötü ve şeytani olduğunu anlatırken Sirius'u uyanık tutan tek şey, düşecek kadar arkasına yaslanıp sonra birden bir PAT sesiyle düzelttiği sandalyesiydi.
Belki onlardan biri olmasa ders daha çekilebilir olurdu. Hatta eğlenceli bile olabilirdi. Ama kimse, herkesten gizlemek zorunda olduğu kimliği hakkında söylenen doğru yanlış bilgileri dinlemekten zevk almazdı.
"Büyüler; iyileştirme, yaralama, savunma, kontrol etme ve kehanet gibi kollara ayrılıyor. Her birinin kendine ait renkleri olduğunu söyleyen teoriler var ancak daha hiçbiri kanıtlanmış değil..."
Kehanet mi? İşte şimdi eğlenceli bir şey duymuştu Prens Sirius. Bu gücü kullanarak her şeyi yapabilirdi! Savaşları durdurabilirdi! Veya savaşları kazanabilirdi! Kuraklık veya doğal afetlerden ülkesini koruyabilirdi!
"Mrs. Potter?" Sirius elini kaldırmıştı, ama buna gerek yoktu bile. Sözü kanun sayılırdı, şu an dilese öğretmeni idam ettirebilirdi, öğretmen onu dinlemek zorundaydı. Yine de Sirius, öğretmenine çok saygı duyuyordu; el kaldırmazsa kendini kötü hissederdi.
"Lavaboyu kullanmam gerek, çıkabilir miyim?"
"Tabii ki, oğlum."
"Odanıza dönebilirsiniz, ve lütfen babama bu dersin tümünü işlediğimizi söyleyin!"
On beş yıllık hayatı boyunca büyülerinden ve olduğu kişiden korkmuştu, ama belki de buna hiç gerek yoktu. Kendisini kilitlediği banyoda, hemencecik bilekliğini çıkartıp kahinliği denemeye çalıştı. Bunu daha önce hiç yapmamıştı, nasıl yapılacağını da duymamıştı. Ama yeterince denerse başarabileceğini düşünüyordu.
Gözünü kapattı. Bu genelde şiir yazmadan önce odaklanmak için yaptığı rutin şeylerden biriydi. Derin derin nefes aldı. İçinde bir yerlerde, kendisi ile mistik ruhlar arasında bir bağ kurulduğunu hissediyordu. Gözlerinin önüne bazı semboller gelmeye başladı. Sandığından daha kolay olmuştu.
Gördüğü şey; açık kahverengi, kıvırcık saçlı, ela gözlü bir köleydi. Sirius'a sakin ama sinsi bir şekilde gülümsüyordu. Bu kişiyi gözü bir yerden ısırıyordu, ama kim olduğunu çıkaramıyordu.
Kendisine yaklaşıyordu bu köle. Uzun siyah saçlarını işaret parmağına dolayıp Sirius'un kucağına oturuyordu. Ela gözleri ile Sirius'un gri gözlerini birbirine kenetliyordu.
"Sırrını bilen kişi benim. Ve tanıştığımız, yüz yüze geldiğimiz gün; ya büyük bir düşmanlıkla senin sırrını herkese ortaya çıkarıp senden kurtulacağım, ya da sana sonsuza kadar sadık olup dünyanın en iyi hislerini hissetmeni sağlayacağım. Kararını iyi ver. Bana iyi davran."
Sirius yutkundu. Köle, Sirius'un adem elmasını öptükten sonra kölenin görüntüsü yavaş yavaş silikleşti; sonra da kayboldu.
Sirius gözlerini açtığında hızlıca bilekliğini geri taktı. Gözlerinden yaşlar akmıştı, titriyordu. Banyodaki muslukların hepsi açılmış, taşma seviyesine kadar akmıştı. Hepsini kapattı, arkasında iz bırakmadığından emin olmalıydı. Kimse bu halini görmemeliydi.
--------
Yüzyıllardır bu olay için kullanılan antik tiyatro, bu sene de Festival için süslenmişti. Garsonlar soylulara hizmet etmek için oradan oraya koşuşturuyor, müzisyenler tüm soyluların seveceği şarkıları çalmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı.
Festival, krallıkta en soylu sayılan olaylardan biriydi. Sirius'a kalırsa saçmalıktan ibaretti, tercihi olsa asla katılmazdı. İnsanların para karşılığı satılması berbat bir şeydi. Ancak kurallar böyleydi ve veliaht prensi olarak burada bulunması gerekiyordu.
Yasalar gereği en şık kıyafetlerini giymişti: bembeyaz bir pantolon, altın işlemeli lacivert bir ceket, ceketin içindeki beyaz gömleğin üstüne fırfırlı bir kravat, ve siyah uzun çizmeler.
Büyücüler yavaş yavaş sahneye çıkarılmaya başlamıştı. İlk sahneye çıkan kişi, kızıl bir kızdı. Yeşil gözleriyle çok güzel giden yeşil bir elbise giydirilmiş, gözüne yeşil göz kalemi çekilmişti. Şifa büyüleri konusunda ustalaştırılmıştı. Sahnede güçleriyle ilgili birkaç gösteri yaptıktan sonra onun için yapılan açık arttırma başlamıştı.
Hayvanlar bile bu muameleyi hak etmez, diye geçirdi içinden Sirius.
Büyücüler sahneye çıkartılıp indiriliyordu. Olan festivalle ilgili Sirius'un ilgisini çeken tek şey elindeki kadehteki bitmemeye efsunlaşmış şaraptı. Böyle günler büyücülerin büyü yapılmasına izin verilen nadir günlerdendi. Onlar da tüm büyülerini soyluların gözüne girmek için kullanıyordu.
Acaba ben de onlar gibi mi olurdum? Ne için satılırdım? Güçlerimi çok iyi saklamalıyım, asla kimsenin bilmesine izin vermemeliyim. Bu benim sonum olurdu.
Birinin bilmemesi gerektiğini düşünürken aklına iki yıl önceki, ilk ve son kehaneti geldi. Acaba o kişi gerçek miydi? Sırrını bilen biri daha var mıydı?
Sorusunun yanıtını bulması uzun sürmedi. Sahneye çıkan büyücülerden biri, kehanetindeki kişiden başkası değildi.
"Üç Yüz On Beş Numara. Remus Lupin."
Remus Lupin. Kendisi kadar güzel bir ismi vardı. Ela gözleri, diğer büyücülere kıyasla biraz daha fazla korkuyla etrafındaki soylularda gözünü gezdiriyordu. Lüle lüle saçları, kırmızı ışıkların altında çok güzel duruyordu. Tertemiz, yumuşacık cildi; kırmızı ve altın süslerle süslenmişti.
"En çok hizmet ve kehanet konularında geliştirilmiş. Çok güçlü, aynı zamanda henüz tertemiz bir vücudu var." Remus'un yüzünü buruşturuşu Sirius'un dikkatinden kaçmadı. Hizmet, seks kölesi için kullanılan bir güzellemeydi. Remus'un neden korktuğunu şimdi daha iyi anlıyordu.
"tanıştığımız, yüz yüze geldiğimiz gün; ya büyük bir düşmanlıkla senin sırrını herkese ortaya çıkarıp senden kurtulacağım." Kehanetinde böyle demişti Remus. Bu kadar kişinin arasında ortaya çıkarılmayı riske atamazdı Sirius.
Elini kaldırdı. Bu, büyücüyü ben satın almak istiyorum, demekti. Kimse karşı çıkmadı. Kimse başka bir fiyat önermedi. Zaten kralın veya prenslerin almak istediği şeylere göz koymak başka yasak bir şeydi. Tahta çıkınca bu olayın tümünden kurtulacaktı.
Remus, Sirius'a teslim edildi. Başını hafifçe kaldırıp prense bakış attı büyücü, normalde kölelerin izin verilmedikçe göz teması kurması yasaktı. Bunu hatırlamış olacak ki hemen geri başını eğdi.
"Beni seçtiğiniz için teşekkür ederim, efendim. Size söz veriyorum, iyi bir hizmetçi olacağım-"
