Actions

Work Header

Cuberdon

Summary:

Cuberdon satıcısı Emma Maes'e vurgun bir genç adam vardır. Ama Bayan Maes ona ne kadar ilgili? Ve kardeşleri bunu duysa ne düşünür?

Notes:

Watty'den buraya getirdiğim ficlerden biri.

(See the end of the work for more notes.)

Work Text:

Emma Maes bir cuberdon satıcısıydı. Her gün renk renk lalelerle süslü, tekerlekli tezgahıyla sokak sokak gezerek o ahududu tadı damaklara işleyen koni şekerlemelerden yemek isteyen birilerini arardı. Bulurdu da. Akşam vakti tezgahı toplayıp evine dönerken alnında ter, gözlerinde ışıltı, ağzında elektronik sigara eksik olmazdı. Kazandığı para kendisine ve hâlâ okumakta olan erkek kardeşine yetiyordu, tabii babadan kalma balık dükkanını işleten abisini de hesaba katınca.

Emma’nın düzenli müşterisi var mıydı? Vardı; sarı saçlarını çenesine kadar uzatmış, boyu ortalamadan birkaç santim kısa, su yeşili gözlü bir delikanlıydı bu. Birkaç haftadır istisnasız her sabah Emma’nın tezgahını ziyaret eder ve leziz cuberdonlardan birkaç tane satın alırdı. Emma ona cuberdon doldurduğu kısacık sürede onun hakkında bir şeyler bilmek veya onunla şakalaşmak isterdi. Ama delikanlı her ne kadar dik duruşu ve çatık kaşlarıyla ciddi işlerle uğraşan büyük adamları andırsa da Emma’ya en ufak şey, mesela “Şu parayı bozabilir misiniz?”, diyeceği zaman gözlerini Emma’dan kaçırır ve kelimeleri birbirine karıştırırdı.

Bir akşam abisi Abel ağzında piposuyla Portekizli nişanlısına bir dahaki buluşmalarında vermek üzere mektup yazarken ve kardeşi Auguste televizyondan ekonomi haberlerini izlerken Emma oturma odasına geçti, mor kanepeye yayıldı, cebinden elektronik sigarasını çıkardı, biraz çekti, dumanı tavana üfledi ve:

—Bana hayran bir müşterim var, dedi.

Auguste kafasını çabucak ablasına çevirdi:

—Nasıl yani?

—Bir oğlan. Utancından gözlerime bakamıyor bile.

—A aaa!

—Yeminle! Ama görsen, bir ciddi duruşu var, büyüyünce büyük yerlere gelir bu çocuk.

Auguste saçının gözünün önüne gelen tutamını düzeltti.

—Vay vay vay! Neler biliyorsun onun hakkında?

—Onunla doğru düzgün konuşamıyorum ki! Parasını veriyor, cuberdonları alıyor, kayboluyor!

—Harbi çekingen çocukmuş!

—Gerçi dur. Fransızcası biraz değişikti. İsviçreliler gibi.

—On yıl sonra ablamı bir İsviçreliye everiyoruz anlaşılan!

Emma kıkırdadı. O zamana kadar sessiz kalmış Abel, “evermek” lafını duyunca ağzındaki pipoyu eline alarak kafasını onlara çevirdi:

—Sevgilin mi var Emma?

—Boşver abi. Mektubuna bak sen, dedi Auguste pişkin bir tavırla, ardından kıkırdadı.

—Yok be abi. Çocuğun teki bana hayran. Ama en fazla ortaokula gidiyordur, takma sen kafana, dedi Emma dudaklarını “w” şekline sokan bir gülümsemeyle.

—He tamam.

Abel bütün ciddiyetiyle mektubuna döndü. Emma ile Auguste bunu görünce yine kıkırdadılar.

Ertesi gün Emma tezgahını açmış elektronik sigara tüttürürken yine delikanlıyı gördü ve sigarayı çabucak ağzından alıp açık kahverengi, kolsuz gömleğinin cebine koydu. Üzerine hafif etli kolunu belli bir yere kadar açıkta bırakan, desensiz siyah bir tişört geçirmişti delikanlı. Her zamanki dik duruşuyla tezgaha yürüdü, yürürken Emma yerine çevredeki evlere bakıyordu yine. Tezgahın önüne gelince bakışlarını cuberdonlara kilitledi. 

—Günaydın! Her zamankinden mi?

Delikanlı “evet” anlamında mırıldanmakla yetindi cebinden İsviçre bayrağı işlemeli cüzdanını çıkarırken. Emma kırmızı çizgili bir kağıt torba alıp cuberdon doldurmaya başladı, aniden durdu, delikanlıya doğru birkaç adım ilerledi ve delikanlının çenesinden tutup kafasını hafif kaldırarak gözlerini kendi gözlerine hizaladı.

—Adın nedir çocuğum?

Delikanlının sarımtırak beyaz yüzü kulaklarına kadar kızardı, gözleri kocaman açıldı, çatık kaşları gevşedi.

—Basch. Basch Zwingli. 

Emma’nın misket limonu rengindeki gözlerindeki sarı ışıltılar ne güzeldi öyle! Kim bilir kaç soyluyu düello ettirir, kaç kralın ayağını kaydırır, kaç ülke inşa eder, kaç dağa güneş açtırırdı bu kadın eğer başka bir çağda yaşasaydı!

—Basch? Buralı bir isim değil gibi. Nerelisin?

Emma hafif mentollü hissi veren bir nemlendirici sürdüğü dudaklarındaki “w” şeklindeki gülümsemeyi korudukça Basch beynindeki acil durum alarmlarının şiddetlendiğini hissedebiliyordu.

—Ha… şey… Bernliyim ben… Bern… yani… Bern İsviçre’de.

—Ooo!.. Biliyor musun? İsviçreli olduğunu tahmin etmiştim!

—N-ne? Na-nasıl yani?

Emma geri çekilerek cuberdon doldurmaya devam etti, bu da Basch’ın gerginliğini bir nebze hafifletti.

—Fransızcayı değişik konuşuyorsun.

—Eeeh… o o kadar belli oluyor mu ya? Eeh heheh!

Emma cuberdon torbasını Basch’a verdi. Basch ellerinin titremesini durdurmaya çalışarak cuberdonları aldı ve parayı ödedi. Emma her zamanki gibi “Afiyet olsun!” diyerek uğurladı onu ama o, eve yürürken kesinlikle her zamanki gibi değildi. Birkaç adım attıktan sonra yanağında bir ıslaklık hissetti ve gökyüzüne baktı. Gökyüzü griydi ve yağmur yağıyordu. Ama Basch içinde berrak bir gökyüzü hissediyordu.

İlk görüşte aşk değildi bu. Birkaç hafta öncesine kadar arada sırada yolunun üstünde Emma’ya rastlar ve her zamanki soğuk ve heyecandan uzak tavrıyla kız kardeşi Lili için cuberdon alırdı, tabi o zamanlar Emma’da bir merak uyandırmazdı. Ama bir gün fiyat öderken kafasını kaldırıp bu kadın kimdir diye bir bakış attığında -kadın zaten ufak sayılırdı- bir an içinin uyuşmuş bir kol gibi soğuduğunu ama karnının kıpır kıpır olduğunu hissetmişti. Hissemişti ama bunun kendisinin kelimenin tam anlamıyla sap olmasının etkisiyle testosteron miktarının biraz artışıyla yaşanmış geçici bir şey olduğunu düşünmüştü. Ama hayır. Nedense canı her gün Emma’nın cuberdonlarından çekiyordu, evet, sadece Emma’nınkilerden. Bu his gün geçtikçe büyüdü. Artık en alakasız anlarda bile Emma’yı düşünüyordu Basch: akşam yemeği yerken, tuvalet ihtiyacını giderirken, kadın giyim dükkanı gördüğünde, çalıştığı berberde yeri süpürürken… Düşündükçe karnını kıpır kıpır yapan, göğsüne içten hoş bir baskı yapan ve yanaklarına hücum eden o hissi tekrar tekrar yaşıyordu. Öyle ki bazen bir işinin ortasında birden gözlerini kapatıp şapşal şapşal sırıtıyordu, bunu fark edince hemen kafasını yumrukluyordu, Lili bile fark etmişti bunu.

Elinden geldiğince normal gözükmeye çalışarak apartmanın merdivenlerini çıktı -asansöre binesi gelmemişti-, ikinci kata geldi, cebinden anahtarını çıkardı, kapıyı açtı ve içeri girdi. Lili odasındaki masaüstü bilgisayarda tank sürme oyunu oynuyordu, abisinin geldiğini görmedi. Basch mutfağın tezgahına cuberdonları koydu. Bir tanesini eline aldı, ucundan ısırdı. Şekerli, ahududulu tadın ağzındaki tükürüklere iyice karışmasına izin verirken koridoru öbür ucuna kadar yürüyüp odanın girişinden biraz Lili’yi seyretti. Lili bir galibiyet daha kazanınca heyecanla kollarını iki yana açıp oturduğu sandalyeyi sırtıyla geriye ittirdi, sandalyeyle birlikte düştü. Basch hızlıca odaya daldı ve Lili’nin yanına çömeldi, bir yandan “Lili? Her şey yolunda mı? Bir yanın acıyor mu? Dikkatli ol!” gibi klasik şeyler söylüyordu. Lili hafif korkunun ve şaşkınlığın da etkisiyle zaten yeşil portallara benzeyen gözlerini kocaman açarak konuştu;

—Abi? Ha, evet, her şey yolunda.

Basch ayaklarının ucundaki peluş keçiyi toz pembe pikeli yatağa attıktan sonra son derece ciddi bir ses tonuyla:

—Oyun oynarken bu kadar heyecan iyi değil, dedi. Kendini dizginleyemezsen bilgisayar kullanımını kısıtlamak zorunda kalırız.

Lili yavru köpek bakışı yaparak ve sesini incelterek:

—Ama bu haksızlık! Sen de heyecanlanınca kendini yumrukluyorsun, o zaman senin de Bayan Maes’in tezgahına gitmeni kısıtlayalım, dedi.

Basch kıpkırmızı kesildi.

—Ha? Neyden bahsediyorsun? Ne Bayan Maes’i? Ne heyecanı? Ne diyorsun Lili?

—Yoksa öyle bir şey yok mu abi?

—Nasıl bir şey?

Lili abisinin ona kızmasından korktu, Hem abisinin huzursuz olması demek kendisinin de huzursuz olması demekti.

—Önemli değil abi.

Gözlerini yere indirerek birkaç saniye konuyu nasıl dağıtacağını düşündü.

—Bu arada bir ay sonra İsviçre’ye gidiyormuşsun. Annemle babam konuşurlarken duydum.

Sol eliyle yüzünü saklamaya çalışan Basch şaşırdı:

—Bir ay sonra mı?

—Daha da erken olabilir bak. Tam hatırlamıyorum.

Basch donup kaldı.

Evet, on sekiz yaşındayken İsviçre’ye geri dönüp orada amcasının evinde kalıp bir işe gireceğini ve zamanı geldiğinde askerlik görevini yerine getireceğini biliyordu. Gideceği tarihi bile biliyordu. Ki istiyordu da. Küçüklükten beri askerleri çok havalı bulur ve kendisini İsviçre ordusunda, üstünde anlı şanlı üniforması ve elinde gıcır gıcır tüfeğiyle hayal edince terden sırılsıklam olacak kadar heyecanlanırdı. Ama anlaşılan büyüdükçe insan bir sürü, bir sürü şey düşünmekten hayallerini unutuyordu.

Eğer hiçbir şey yapmazsa bir ay sonra Emma’yı tamamen kaybedecekti demek. Hayatında hiç kız eli tutmamış, içe dönük bir oğlan için fazlasıyla kötü bir şeydi bu.

Akşama kadar dükkanda yerleri süpürürken, öğle yemeğini yerken, aksanı hakkındaki yorumları dinlerken hep bunu düşündü. Sonunda akşam yemeği sırasında, tam da annesi ve babası onun bir ay sonra İsviçre’ye gideceğini doğrulayıp onu “orada ne yapmalı, ne yapmamalı” diye kısa bir bilgilendirirken aklına bir şey geldi. Basch bunu odasına gidene kadar aklında tuttu. Neydi bu? Lili’nin odasından dızladığı cicili bicili yapışkansız not kağıdına “Siz çok güzelsiniz. Sizinle tanışmak istiyorum. Eğer siz de benimle tanışmak isterseniz telefon numaram 0x xxx xx xx” yazıp bunu Emma’ya vermek. Yazma kısmını halletti, zaten ortalama bir erkeğe göre okunaklı yazardı. Geriye cesaretini toplamak kalıyordu. Sabah ola hayrola!

Aynı akşam Emma her zamanki gibi kendini oturma odasındaki mor kanepeye attı. Sevimli Auguste yine televizyondaki ekonomi haberlerini izliyordu sarı saçlarıyla oynayarak. Abel ise camdaki yansımadan yüzünde, saçında bir kusur var mı diye bakıyordu. Emma Auguste’a “Ne oluyor?” bakışı attı. Auguste alaycı bir ses tonuyla:

—İki gün sonra sevgili nişanlısı buraya geliyormuş, dedi, o yüzden heyecanlı.

—Öööeeheehey! Bu hâlinle Judite’i nasıl tavladığını hâlâ anlayamıyorum!

—BeNeLüks’ün en muhafazakar adamı!

Geçici ilişkilerden kaçındığı, kardeşlerine de bunu öğütlediği, Auguste’un arama geçmişini hâlâ ara ara kontrol ettiği ve Emma ile tanışmak isteyen delikanlılarla önce bir baş başa konuştuğu (?) için bu ismi almıştı Abel.

—Eeh, hadi ama!

Hafif kızarmıştı karizmatik abileri.

—Ama çok heyecanlısın, değil mi abi? Ah kih koh koh!

—Kes sesini Auguste. Seni de göreceğiz ileride. 

Emma kıkırdadı. Auguste Emma’ya döndü:

—Sahi, sen bize şu İsviçreli veletten bahsetsene! Bugün yine mi bir şey demeden kaçtı gitti?

Muzaffer bir edayla gülümsedi Emma.

—Bugün onu konuşturmayı başardım.

—Ne? Nasıl?

—Baya baya. Tuttum çenesinden, dedim “Adın nedir çocuk?”, dedi “Basch.”

—Basch?

—İsviçreliymiş.

—Ooo!

—Ama bir görsen nasıl tatlı, nasıl utangaç! Böyle çenesine kadar uzanan sarı saçları var, gözleri yeşil yeşil, boyu da sizlerden kısa!

Abel lafa karıştı:

—Ha bu arada sakın küçük müçük falan diyerek onunla fazla samimi olmaya kalkışma.

—Abi, tamam, sakin ol, en fazla ne yapabilir ki, derken Emma’yı bir öksürük krizi tuttu. Auguste kollarını kavuşturarak:

—İçme şunu diye kaç defa dedim abla, diye sızlandı. Ama aynı zamanda karın ağrısından kıvranmaya başladı Emma. Odasına geçip battaniyesinin altına girdi.

—Yağmurda üşütmüş gibi duruyor, dedi Abel.

—Ablam yarına kadar iyileşmezse cuberdon tezgahını geçici olarak ben devralabilirim, dedi Auguste. İçeriden boğuk bir onaylama sesi geldi.

Ertesi sabah Basch yine cuberdon tezgahına gidiyordu ama her zamanki gibi değildi. Evden çıkmadan önce üstüne okyanus notalı bir parfüm sıkmıştı. Yeşil pantolonunun sol cebinde cuberdon için ayırdığı paranın arasında dün hazırladığı cicili bicili kağıdı tutuyordu. Bir yandan ne yapacağına dair planını ve yaşanabilecek senaryoları kafasından tekrar tekrar geçiriyordu. Plan teoride oldukça basitti: Emma her zamanki gibi cuberdon doldururken Basch tezgaha cuberdonların fiyatı olan parayı ve onun altına kağıdı koyacaktı. Emma’nın düzenli müşterisi olduğu için Emma onun verdiği parayı saymadan önce ona cuberdon torbasını veriyordu zaten. Basch torbayı alınca “İyi günler!” diyecek ve Kirpi Sonic hızında oradan uzaklaşacaktı. Emma cevabını en geç yarın verirdi herhalde, değil mi? Ama Basch’ın aklına yaşanabilecek en kötü senaryo geliyordu: Ya Emma onun vereceği kağıdı hemen fark edip “Seni sapık herif! Sen kimsin de benimle tanışmak istiyorsun? Gayet güzel bir ilişkim var, şimdi defol git ve bir daha gözüme gözükme!” diye bağırıp suratına en okkalısından bir tokat atarsa?

Basch gerginliğini göğsünde bir balon gibi hissederek ve cesaretini toplamaya çalışarak ilerlerken tezgahı gördü. Tezgah aynı tezgahtı ama…

…Emma neredeydi?

Ve bu genç adam neyin nesiydi?

Tezgahın önüne geldiğinde son derece şaşkındı.

—Eee… Günaydınlar, Bayan Maes’in yerine mi geçtiniz?

Genç adam kafasını hızla kaldırdı, öyle ki adamın gözlerinin önüne gelen saç tutamı kulaklarına kaydı. 

—Günaydınlar! Ben Bayan Maes’in erkek kardeşi Auguste Maes.Onun yerini geçici olarak aldım.

Basch kafasını onaylar anlamda sallamakla yetindi. Usulca kağıdı cebinde bırakarak parayı tuttu ve Auguste’a uzattı:

—Şu kadarlık alabilir miyim?

Auguste Basch’a bakarken tek bir şey düşünüyordu:

Ama bir görsen nasıl tatlı, nasıl utangaç! Böyle çenesine kadar uzanan sarı saçları var, gözleri yeşil yeşil, boyu da sizlerden kısa!

Hmm… 

Gülümseyerek parayı aldı ve cuberdon doldurmaya başladı. Bir yandan onunla sohbet etmek istiyordu:

—Eee, yaz tatili nasıl gidiyor?

—Yaz tatili mi?

—Ben şöyle söyleyeyim, bana kalsa okullar açılana kadar dükkanlarda çıraklık falan yapar, biraz para kazanırdım. Ama abim ve ablam derslerime çalışmamı istiyorlar.

—Hmm…

—Ben seneye lise son olacağım. Sen peki?

—Mezunum ben liseden.

Auguste gözlerini kocaman açarak Basch’a döndü:

—Ne?

Basch son derece ciddi bir tavır takındı:

—Bu sene mezun oldum.

—Ha? Sen kaç yaşındasın ki?

—On sekiz, neden?

Auguste konuşamadı. Birkaç saniye bakıştılar. Sonra Auguste elinde bir torba olduğunu fark etti ve “Pardon.” diyerek Basch’a uzattı. Basch hiçbir şey anlamamıştı, bir şey demeden cuberdonları aldı ve çıktı gitti.

Bir iki saat sonra Abel ile karşılaştı Auguste. Abel onu görünce tezgaha yanaştı ve:

—Umarım işin iyi gidiyordur, dedi her zamanki ciddi yüzüyle.

—Ablam nasıl?

—Doktora götürdüm. Üşütmüş sadece. Evde dinleniyor.

—İyi iyi.

—Berbere gidiyorum ben de.

—Berber mi?

—Evet. Anlarsın ya.

Bunu söylerken gözlerini kaçırdı Abel.

—Ha yarın için!

—Tabii.

—Bu arada abi, bugün bir şey oldu.

Abel bir kaşını kaldırdı ve gözlerini Auguste’a çevirdi:

—Ne oldu?

—Sanırım ablamın düzenli müşterisiyle karşılaştım.

—Şu İsviçreli olanla mı?

Auguste kafasıyla onayladı.

—Bunu nasıl anladın?

—Beni görür görmez ablamı sordu. Üstelik tam da ablamın tarif ettiği gibiydi.

—Hmm…

—Üstelik bir şey öğrendim.

—Ne öğrendin?

—Eleman on sekiz yaşındaymış.

Abel’in yeşile kaçan ela gözleri kocaman açıldı. Birkaç saniye bunu idrak etmeye çalışıyormus gibi etrafa bakındı.

—Onun o olduğuna emin misin?

—Yok.

—Hmm… Emma sanki elemanın adını da söylemişti.

—Basch.

Abel yavaş yavaş kaşlarını çattı, çenesini kaşıdı, “Basch demek…” diye mırıldandı. Auguste sessizdi. Abel onun omzuna iki kere hafifçe vurdu ve uzaklaştı.

Basch dükkanın zeminini süpürmeyi bitirmişti. Bugün müşteri azdı nedense. Dükkan sahibi köşedeki bir sandalyede dinleniyordu, Basch’a da sandalye çekip oturmasını önermişti ama Basch ayakta durup sırtını duvara yaslamayı ve kollarını kavuşturmayı tercih etmişti. Geldiğinden beri huzursuzdu zaten. Emma’yı görmeden Belçika çekilmiyordu.

Derken içeriye biri girdi. Uzun boylu, boynuna mavi beyaz bir atkı dolamış, saçlarını olgun bir tarzda havaya kaldırmış, gözleri yırtıcı kuşlarınkine benzeyen karizmatik bir adamdı bu. Dükkan sahibi ayağa kalkarak selamladı onu:

—Ooo, BeNeLüks’ün en muhafazakar adamı! Hoşgeldin!

—Hoşbulduk, hoşbulduk.

Abel soğuk ama saygılı bir tavırla onun elini sıktı ve saç yıkama koltuklarından birine oturdu:

—Saçlarımı daha düzgün bir biçime sokabilir misin?

—Hay hay! Aklında bir model var mı?

—Yok. Yarın nişanlım geliyor. Ona göre.

Basch bakışlarını Abel’den ayıramıyordu. Bu adam resmen onun olmak istediği kişiydi! Adamın sert bir bakış atmasıyla Basch kendine geldi ve adamın atkısını çözüp eline aldı. 

Dükkan sahibi Abel’in saçlarını yıkarken Abel bir yandan geleceği düşünüyordu: Judite yarın gelecekti. Belki de bu görüşmelerinde evlilik işlerini tamamen hallederlerdi. Ama nerede kalırlardı? Eylülde balık sezonu açılıyordu, bu da Abel’in daha fazla balık satıp daha fazla para kazanması demekti. Acaba ayrı eve mi çıksalardı? Emma ve Auguste kendi başlarının çaresine bakabilir miydi peki? Auguste okumaya hevesli değildi ama zeki çocuktu. Okulu bıraksa bile -Abel bunu istemezdi ama bu, olacağa benziyordu- bir işe girer ve iyi para kazanırdı. Emma kendi parasını kazanabiliyordu zaten. Belki o da evlenirdi ve Auguste ayrı eve çıkana kadar üçlü takılırlardı. 

Emma demişken şu İsviçreli oğlan neyin nesiydi acaba?

Abel saçlarının yıkanması bitince doğruldu. Saçlarında havluyla kalkıp berber koltuklarından birine geçmek üzereyken yerde cicili bicili bir kağıt gördü:

—Siz… çok… güzelsiniz…

Basch yerdeki kağıdı fark etti ve panikle onu yerden aldı:

—Özür dilerim! Düşürmüşüm!

Abel Basch’a dik dik bakıyor ve bir açıklama bekliyordu.

—Iıı… Bugün bir kadına tanışma teklifi yapacaktım da, bunu onun için hazırlamıştım ama bir şeyler ters gitti, yani…

—Adın ne senin?

—Basch. Basch Zwingli.

Basch? Basch… Basch… dur!

Tuttum çenesinden, dedim “Adın nedir çocuk?”, dedi “Basch.”

Ama bir görsen nasıl tatlı, nasıl utangaç! Böyle çenesine kadar uzanan sarı saçları var, gözleri yeşil yeşil, boyu da sizlerden kısa!

Eleman on sekiz yaşındaymış.

Abel’in bakışları aniden sertleşti:

—Kim bu kadın? Belki tanıyorumdur.

Basch hafif kızardı ve gözlerini kaçırdı:

—Tanıyor musunuz bilmiyorum ama… ııı… şekerleme satan bir kadın var… şeyy… sanırım… soyadı Maes’ti.

—Bayan Maes mi?

—Evet.

Bash Abel’e tekrar baktığında Abel’in gözlerinin tam bir yırtıcı kuş gözleri biçimini aldığını, başını hafif hafif salladığını, kaşlarını iyice çattığını gördü ve kalın bir sesle “Hmm…” diye mırıldandığını duydu.

—Ben Bayan Maes’in abisi Abel Maes. İşim bitince bu konuyu baş başa görüşelim.

Basch korkuyla yutkundu.

Notes:

Bu fic LatLiech olabilirdi! Ühüü!

Hollanda neden muhafazakar diye sormayın. Ben de bilmiyorum.

Belçika puf içiyor çünkü Belçika'da yaşayan bir Türk bana Belçika'da bol bol puf içildiğini söyledi.