Actions

Work Header

Mirage

Summary:

Wheel of Fortune Fest / "Mirage"

 

Yazlık - Pişmanlık

tw// depresyon, sevdiklerini kaybetmek

Work Text:

Yüzüne esen sıcağı hissettiğinde bir an için yeniden seçimlerini sorguladı. El bagajı elinde ağırlaşırken nemli havayı boğulmadan içine çekmeye çalıştı. Hiçbir zaman bu sıcak nemli havayı sevmemişti zaten, neden geri dönmüştü ki? Ayakları yere çakılmış, aldığı nefeslere alışmaya çalışırken arkasından bir ses duydu. "İzin verir misin kardeşim?"

Yolu tıkadığını fark ettiğinde özür dileyerek kenara çekildi ve uçağın merdivenlerinde oluşan sıranın önünden geçip gitmesini izledi. İnsanlar onun aksine bu sıcak nemli havayla karşılaştığına mutlu görünüyordu. Birçoğu şehrin kalabalığından kaçmış olmalıydı. Minhyuk’un aksine, yüzleşmek zorunda oldukları sorumlulukları geride bırakmışlardı, oysa Minhyuk buraya yüzleşmek için geri dönmüştü. 

Kiraladığı arabanın kliması bile sıcak üflerken geçen bir saatlik sürüşün ardından kamelya çiçekleriyle dolu uçsuz bucaksız bahçeleri gördüğünde, yaklaştığını anlayarak nefesini tuttu. Geri gitmek, katettiği tüm yolu geri dönmek istiyordu ama yüzleşmek zorunda olduğunun da farkındaydı. Tepenin eteğinde denizi seyreden eve ulaştığında zaten geri gitmek için çok geç olduğunu biliyordu. Buraya dönmüştü bir kere…

Cebinden çıkardığı anahtarlıkta bahçe kapısının koyu gri anahtarını aradı, ancak anahtarları ne kadar çevirirse çevirsin onu bulmakta başarısız olmuştu. Güneşin artık tepeden ona ulaştığı sıcak havada gözlerini kısarak evin ikinci kat penceresine baktı ve demir çitin kapısını sarstı. 

“Nerede bu…?” Kendi kendine mırıldanıp anahtarları tekrar kurcalarken arkasındaki yokuştan çıkıp ona yaklaşan balıkçı şapkalı adamı fark etti.

“Minhyuk-ah!” 

Ona seslenen adamın yokuşu çıkmasını bekleyip kavurucu güneşe gözlerini kıstı. Nasıl biliyordu ki buraya geldiğini? Minhyuk özellikle kısa yolu seçmiş, merkezde dolaşmaktan özellikle kaçınmıştı. 

“Eee?” Adam elini beline koyup soluklandı. “Arkadaşına bir sarılmayacak mısın?” 

Minhyuk bir süre iki yanındaki kollarını kaldırmakta güçlük çekse de onu kırmak istemediği için ona kısa bir kucaklama verip bir kez sırtına vurdu. “Nasılsın Eunkwang?”

“Ben iyiyim de seni sormalı.” Eunkwang cebinden çıkardığı anahtarlarla kapıyı açıp bahçeye girmeden önce onun için iyice içeri itmiş ve geçmesi için yolu göstermişti. “Ara sıra bahçeyi temizliyorum, sorun etmezsin değil mi?” 

Minhyuk bir şey söylemeden içeri adım atıp etrafa bakındı. Sahiden de bahçe, uzun süredir kimsenin yaşamadığı bir evinkine kıyasla derli toplu görünüyordu. “Teşekkürler, yapmana gerek yoktu.” dedi Minhyuk sakince arkasını dönüp. Onu coşkuyla karşılayamadığı için kendini suçluyordu ancak elinden gelen bu kadardı. 

“Bahçe anahtarı bende kalmıştı, bahçeyle ilgilenmek hoşuma gidiyor biliyorsun.” Eunkwang anahtarı onun avcuna bırakıp gözlerine baktı. “Sizinkilerden sonra gelen olmayınca bahçenin hali-“ 

Minhyuk onun ailesinden bahsettiğini anladığı an gözlerini kaçırdı. Bununla yüzleşmeye hala hazır değilse neden gelmişti buraya? Bunları duyacağını bilmiyor muydu sanki?

“Üzgünüm.” Eunkwang onun omzunu sıvazlayıp iç çekti. “Boşboğazlık ettim…”

“Geldiğimi nasıl bildin?” diye sordu Minhyuk sanki az önceki konuşma hiç yaşanmamış gibi davranmak için. Onu kırmak istemiyordu. Kendi duygularını kontrol edemiyor olsa da acısını başkalarından çıkarmak istemiyordu.

“Sungjae aradı dün gece… Uzun bir izin almışsın.”

Doğru ya, Yook Sungjae’nin arkadaşlarına kendisi ile ilgili rapor verdiğini tahmin etmişti zaten. “Öyle oldu.” 

“İşler nasıl gidiyor?” Eunkwang, Minhyuk’un aksine bu sohbeti biraz daha uzatmak ve onun iyi olduğundan emin olmak istiyordu.

“Sungjae’ye sormuyor musun ki?”

“Evet… çok çalışıyormuşsun öyle dedi. İzin aldığına ve dinlenmek için geldiğine sevindim.”

Minhyuk başını sallayarak onu geçiştirdi. Geldiğine kimsenin aslında onun kadar sevinmeyeceğine emindi.

"Akşam bizim mekana gelsene… Yani istersen…" Bakışları 'seni özledim’ der gibiydi.

Minhyuk önce itiraz edecek oldu fakat arkadaşının gözlerindeki samimiyet içinin ısınmasına sebep olurken bu teklifi yeniden değerlendirdi. Buraya dönmesinin sebebi tüm bunlarla yüzleşmekken daha fazla kaçamazdı. "Tabii, gelirim."

Yaz akşamlarında tüm arkadaşlarıyla vakit geçirdikleri o mekana uzun süredir adım atmamıştı. Eunkwang’ın seradan getirdiği taze meyveler ve Hyunsik’in şaraphaneden getirdiği kaliteli el yapımı şaraplarla geçirdikleri keyifli akşamları artık silik bir hatıra olarak hatırlıyordu. 

Duş alıp günün yorgunluğunu üzerinden attıktan sonra siyah bir tişörtle rahat şortunu giydi ve saçlarını kurutmadan nemli sıcak havada kabarması için kendi haline bıraktı. Her şey eskiye kıyasla çok farklıydı ama Minhyuk hala kendisiydi işte, buradaydı. Çiçekler ve bağlar arasındaki toprak yolda yürürken de bunu düşünüyordu, sahiden de kendisi miydi hala?

Çok geçmeden ayaklarının onu nereye getirdiğini fark ettiği zaman bahça kapısından çıkmak üzere olan orta yaşlı kadınla burun buruna geldi. Kazayaklarıyla süslü parlak kahverengi gözlerine bir süre baktıktan sonra tek kelime etmeden arkasını döndü ve koştu. Her şey olurdu; ailesinin eski yazlığına da gelirdi, eskiden arkadaşlarıyla buluştuğu mekana da giderdi ancak bu eve gelemezdi. Buna hazır değildi.

"Minhyuk-ah! Sen misin yavrum?"

Kadının seslenişini umursamadan merkeze indi, onu görmemiş, oraya hiç uğramamış gibi davranmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu aklına. Bilinçsizce oraya gittiği için kendi ayaklarına kızıyor, dalgınlığına hayret ediyordu. Eskiden kapısında heyecanla beklediği o evden düşünceler içinde uzaklaştı ve bu kez zaten geçmesi gereken yola ulaşıp arkadaşlarının onu beklediği mekana ulaştı.

"Vay Minhyuk hyung!" Hyunsik onu eli havada karşıladığında Minhyuk zorla gülümsedi ve onun selamına karşılık verdi. "Neler yapıyosun bakalım Hyunsik?"

"Biz aynıyız, tıpkı bıraktığın gibi." Hyunsik’in cümlesi ortamda küçük bir sessizliğe sebep olsa da Minhyuk üzerinde çok durmamış gibi davranıp diğerleriyle de selamlaştıktan sonra her zaman oturduğu sandalyeye oturdu. Üzerine fazla düşünmemişti aslında, yalnızca ezberlenmiş bir alışkanlıktı. Ancak gözleri hemen yanındaki boş sandalyeye takıldığında Eunkwang’ın kendine seslendiğini fark etti. "Minhyuk, yanıma gelsene."

Belki aklı arkadaşının onu boş sandalyeye baktığını fark ettiği için yanına çağırdığını anlmayacak kadar doluydu, belki de anlamazlıktan gelmek işine geliyordu. Yine de üzerine düşünmeden kalktı ve arkadaşının yanına oturup yeniden gülümsedi. "Mandalina getirdin mi?"

Eunkwang gülümseyip masada çoktan hazır olan tabaklardan birine uzandı. "Senin için topladım, ayıpsın."

Hyunsik’in son dalışlarından bahsettiği sırada, Minhyuk onları sahiden özlediğini fark edip kendini nihayet zamanın akışına bıraktığında, kapının açılmasıyla masada bir sessizlik oluştu. Uzun zamandır görmediği arkadaşlarından biriydi içeri giren. Göz temasından kaçınıyordu, simsiyah giyinmişti ve onu görmediği sırada dalgalı saçları epey uzamıştı.

"Ilhoon-ah gelmeyeceksin sandım." dedi Eunkwang ayağa kalkıp onu karşılarken. "Otursana."

Ilhoon oturmak yerine masanın karşısında Minhyuk’un tam önünde durdu ve nihayet gözlerine baktı. "Annem seni görmüş, bizim eve mi geldin hyung?"

Minhyuk cevap vermedi. Aslında cevap vermek istemediğinden değil, cevabı olmadığındandı… Oraya bilinçli gitmemişti. 

"En azından selam verseydin hyung." Ilhoon iç çekerek tam karşısına oturdu ve mırıldanarak ekledi. "Hoş geldin."

"Hoş buldum." Minhyuk gülümsemeye çalıştı fakat zihni daha önce olduğundan daha çok dolmuştu geçmişin anılarıyla. Yeniden diğer köşede duran boş sandalyeye baktı. Kimse oturmamıştı, sahibinin gelmesini bekliyordu.

"Minhyuk-ah…" Eunkwang kulağına eğilip anlamlı bir ses tonuyla ismini mırıldandığında Minhyuk iç çekti. Arkadaşının neyi ima ettiğini bilecek kadar tanıyordu onu. Önüne bir bardak şarap itilirken yeniden gülümsemeye çalıştı, parmaklarıyla bardağın kenarında daireler çizdi. Eunkwang onun sandalyesinin sırtını tutmuş hala bir yanıt beklerken gözleri yeniden onunkiyle buluştu. En sonunda fısıldadı. "Hyejung’un nerede olduğunu biliyor musun Eunkwang?" 

Eunkwang başını salladı. "İstersen gidelim."

Bu cevabı almak kalp atışlarını hızlandırırken Minhyuk önündeki şarap bardağına dönüp bir süre düşündü. Nihayetinde başını iki yana sallayıp ısrar etmeyeceğini bildiği arkadaşını redderek şaraptan büyük bir yudum aldı. 

 


 

Kayalıklara esen rüzgar beraberinde denizden bir parça getirirken gecenin karanlığı gün gibi ortadaydı. Sahile inen yolun hemen solunda küçük bir patikanın ulaştığı bu kayayı pek kimse bilmezdi. Minhyuk derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp rüzgarın ona denizin kokusunu bir dalgaymış gibi getirmesine izin verdi. Arkadaşlarıyla geçirdiği akşamdan sonra zihnindeki düşünceler de deniz dalgalarıyla dağılırsa diye gelmişti buraya. Her zaman onunla buluştuğu bu yere…

Oturduğu kayalığın keskin köşeleri kalçasına batması ona rüzgarın getirdiği rüyanın aksine gerçekliği hatırlatırken tuzlu denizin yanında onun kokusunu fark ettiğinde gülümsedi. Sanki açtığında kaçacakmış gibi gözlerini kapalı tuttu. 

“Merhaba…” 

Selamına cevap gelmediğinde hala orada olduğuna emin olmak için gözlerini açtı ve gökteki yıldızlardan da parlak olan gözleriyle karşılaştı. Hyejung, onun aksine bacaklarını kayalığın altındaki rüzgarın dalgalı rüyasına sallandırmak yerine başını yaslandığı dizlerine sarılmıştı. Sessizce Minhyuk’u izliyordu. 

“Hoş geldin demeye mi geldin?” dedi Minhyuk bakışlarını coşkulu denize çevirip. 

“Beni görmek istemiyor musun?” Hyejung onun sorusunu yanıtlamak yerine konuyu istediği gibi değiştirdiğinde Minhyuk yeniden onun gözlerine baktı. 

“Aksine… Seni görmeyi deli gibi istiyorum.” 

“O halde neden kaçıyorsun?” Hyejung fısıldadı. Fısıltısı rüzgara karışmıştı.

Minhyuk derin bir nefes aldı. “Kaçmıyorum. Cesaretim yok. Seni görmeye yüzüm yok.” 

“Sana kızdığımı mı düşündün?” Hyejung sakince sorduğunda Minhyuk yeniden onun gözlerine baktı. 

“Kızmadın mı?”

Hyejung cevap vermedi. Minhyuk onun tıpkı ayın tuzlu denizdeki dalgalara yansıması gibi parlayan yüzünü izledi bir süre. Cevap almayacağını anladığında iç çekip başını salladı. “Ben kendime kızdığım için aslında… Kimseyle paylaşamadığım için… Baksana hala kaçtığımı söylüyorsun, oysa benim yaptığım kaçmaktan daha zavallı, daha acınası. Ne kadar zaman geçerse geçsin hafiflemeyen bir suçluluk duygusu hissediyorum Hyejung.” 

Gözlerini kendisini dinleyen kadından çekip denize çevirdi. “Sandım ki ben… Kimsenin benimle ilgilenmesini hak etmiyordum sanki… Hüznünde boğulan birini kurtarmaya çalışırlarsa kendileri de dibe düşerler diye düşündüm. İşte bu yüzden ben… Onlar gittiğinde…” Ailesinin kaybını hala cümleye dökemediğinde gözlerinin dolduğunu fark edip kapattı. Buraya gerçekleri kabullenmek adına dönmüştü, bu yüzden yapmalıydı. Yüzleşmeliydi o kaçmaktan daha acınası olan bu duyguyla. “Ailemi kaybetmenin bana sevdiğim kimseyi hak etmediğimi hissettirmesine izin verdim. İşte bu yüzden kızıyorum kendime.”

Gözlerinden süzülen yaşı artık umursamadan Hyejung’a baktı yeniden. “En çok da seni ittiğim için kızıyorum kendime. Yanımda olmak istedin, ama ben izin vermedim.” Farkında olmak canını daha çok yaksa da o acınası duyguyu bastırıyordu. 

“Sana kızmadığımı bilsen yanıma gelir miydin?” Hyejung uzun süre sonra ilk kez konuştuğunda Minhyuk başını salladı. “Gelirdim.” 

Daha fazla konuşmadılar. Hyejung başını Minhyuk’un dizlerine yasladı, Minhyuk onun rüzgar kadar yumuşak saçlarını okşadı.

En çok onu özlemişti. En çok onu geride bıraktığı için pişmandı. 

Yüzleşmekten en çok korktuğu gerçek de buydu.

 


 

Sabahın erken saatlerinde Minhyuk, arkadaşını seranın kapısında karşıladığında, kısmen geceden kalma olna Eunkwang kapıyı açmak yerine şaşkınca girişin yanında, Minhyuk’un kendisini beklerken oturduğu banka oturdu. "Günaydın, nasılsın?"

"İyiyim." dedi Minhyuk derin bir nefes eşliğinde. "Dün gece sahildeki kayalığa gittim."

O gece esen rüzgarın tatlı hissinden bahsederken, Eunkwang başını sallayarak onu dinledi. Kayalığa her zaman kiminle gittiğini biliyordu bu sebeple nedenini tahmin etmiş olmalıydı. Ancak Minhyuk açıkça Hyejung’dan bahsetmedi, onun teklifini geri çevirdikten sonra olanlardan bahsetmek utanç verirdi ona. Öte yandan Eunkwang yorum yapmak yerine konuyu değiştirdi çünkü bir önceki akşamdan sonra onun henüz bunları konuşmaya hazır olup olmadığını bilmiyordu. "Kavaltı yaptın mı?"

"Hayır… İştahım yok pek." Minhyuk bir süre arkadaşının gözlerine baktı. Konuyu değiştirmek istemiyordu artık. “Beni Hyejung’a götürür müsün?"

Eunkwang sakince başını salladı, onaylasa bile üzerine düşünür gibi bir hali vardı. “Tabii, gidelim…”

Pembe ve kırmızı kamelya çiçekleriyle dolu bahçelerin arasından geçerken arabanın açık camından rüzgarın yüzünü nazikçe okşadığını hissetti Minhyuk. Bir gün önce havadaki nem sanki boğulmasına sebep olurken şimdi yüzünü okşayan rüzgara o sıcacık ruhu veren şeydi. Aldığı nefes artık canını yakmıyordu o kadar. Geri alamadığından kabul etmesi gerekiyordu gerçekleri. 

Hatalarını. 

Pişmanlıklarını.

Taş duvarlarla çevrili küçük bahçeye ulaştıklarında Eunkwang ona patikalar arasında gitmesi gereken yönü gösterdi. Burdan sonra ona eşlik etmeyeceğini söylemenin bir yoluydu bu. Çünkü gerçeklerle baş başa kalması gerektiğini biliyordu, belki Minhyuk’un bunu fark ettiğinden daha çok. 

Her adımında taşlarla tanımlanan patikanın kenarını süsleyen başka bir çiçek fark etti. Çiçeklerin arkasında irili ufaklı taş plakalar çoğalırken kırmızı bir kamelya fidanının yanından geçti. Nihayetinde bir ıhlamur ağacının altında onu bekleyen biri olduğunu fark etti. 

Hyejung’un kardeşi Ilhoon, Minhyuk’un aksine onu gördüğüne şaşırmamıştı, kaçamak bakışlarını en sonunda gözleriyle buluşturmaya cesaret edip ona dönmüştü. Hiçbir şey söylemeden yanında durduğu taş plakaya baktı önce, ardından elinde tuttuğu gümüş zinciri ona yaklaşan Minhyuk’a uzattı. “Annem bunu sana gönderdi hyung. Bir ara selam vermek için uğra.” 

Minhyuk zincirin ucunda sallanan biçimsiz inciyi okşayıp başını salladı. Bu kolyeyi Hyejung’a o hediye etmişti. Kaçmayacaktı artık. Bakışları taştan plakadaydı ancak bu kez Ilhoon’dan kaçtığı için değil, yüzleşmek zorunda olduğu gerçeği kabullendiği içindi. Ilhoon arkasını dönüp onu yalnız bırakırken Minhyuk bir adım daha atıp taşın tam önünde durdu. Tam bu esnada onu selamlarmışcasına esen rüzgara gülümsedi.

Yere çöküp mezar taşının önünde oturdu ve yeniden onun hayalini rüzgarla anımsadı. Hyejung’un ona kızmayacağını biliyordu, önemli olan gerçek Minhyuk’un onu kendinden uzaklaştırdığı için kendine olan nefretiydi. Gerçeği kabullenmek, beraberinde kendini affetmeyi getirmeyecekti. Aksine kendini asla affetmeyecek oluşunu kabullenmek, bu gerçekle yaşamaya devam etmek istiyordu. 

Ailesini o talihsiz kazada kaybetmesinin ardından arkadaşlarını ve sevdiği kadını geride bırakıp şehirdeki kendi dünyasına çekildiğinde asıl amacı sevdiklerini kendi karanlığından korumaktı. Ailesine ait bu yazlık eve adımını atmadığı gibi, sevdiği kadını geride bırakmış, ona yaşadığını hatırlatacak her şeyden uzaklaştığı bir karanlığa gömülmüştü. 

Hyejung, kamelya çiçeği kadar yumuşak kalbiyle mutlu olmayı hak ediyordu, Minhyuk’un karanlığında kaybolmayı değil… Bu nedenle ayrılmıştı ondan, sırf onu korumak için. 

Yanında olmak istediğini görememişti. Nedenini anlayamamıştı belki de… Siyahın içinde kaybolacağını bile bile beyazın ona sarılması intihar olurdu çünkü.

Aylar sonra onunla iletişime geçmeye çalışan arkadaşlarına izin verdiğinde ona talihsiz bir kayıptan bahsedilmesi üzerine bunun başta Hyejung’un annesi olduğunu düşündü, amansız bir hastalığı olduğunu biliyordu. Bir an için Hyejung’un onu kendinden uzaklaştırırken koruduğu karanlığı onun da tattığını sandı. Oysa hiç beklenmedik bu kayıp kendi karanlığından korumaya çalıştığı o kadının vedasıydı. 

Elbette bu vedanın sorumlusu kendisi değildi ancak geç kalmıştı, kendisini sevmesine izin vermek için de; ona veda etmek için de… İşte bu yüzden affedilmeyi hak etmiyordu. 

Bunca zaman affedilmemekten korktuğu için geri dönememişti ancak şimdi affedilmeme gerçeği ile yüzleşmek nihayet geç kalınmış bu vedayı gerçekleştirmesini sağlamıştı. 

“Özür dilerim Hyejung, daha önce gelmeliydim.”