Chapter Text
Ciğerime dolan tek şey tozdu. Her nefeste içimi ezen, ağırlaşan, beni içten kemiren o paslı koku: kan. Uhud’un kızıl taşları, sanki susamış gibiydi; şehit düşenlerin sıcak kanını emiyor, geri veriyordu. Ayaklarımın altı uyuşmuştu. Hangi cesedi geçtiğimi bilmiyordum artık. Korkmuyordum. Korku, yerini çok daha farklı bir hisse bırakmıştı. Bütün bu olup bitenlerin bir anlamı olması gerekiyordu ve ben o anlamı usulca yaklaşan adım seslerinden öğreneceğimi çoktan kabullenmiştim. Bakışlarım, savaşın ortasında ona takıldığında... içimden bir şey, sessizce sarsıldı.
Sırtı bana dönüktü ilk başta. Geniş omuzları, kurumuş kana bulanmış zırhı taşıyordu. Güneş alnına düşen terleri parlatıyordu, sonra döndü. Gözleri yemyeşildi ama bildiğimiz gibi çimen değil, yosun değil. Daha keskin, daha soğuk. Bir taşın yüzeyinde kırılan güneş ışığı gibiydi, en güzel tonuydu yeşilin. Bakınca içine düşülecek kadar derin o gözler bana baktı, doğrudan. Boğazımdan bir şey geçmedi o anda, sadece yutkundum. Elimde taşıdığım kese titredi hafifçe. Ellerim, bir anda bana ait değildi sanki. Adam bir adım bana doğru geldi. Çuval bezinden dikilmiş kadın giysisinin içine saklanmış hâlimle, olduğum yere çakılmıştım. Kadın gibi görünüyordum. O yüzden bakışı ilk başta dikkat çekmemeliydi. Ama onun gözleri, süzüyor gibiydi. Sadece kıyafetime değil, tenime değil; içime bakıyordu. Sanki zihnimdeki katmanları okuyordu.
“Sen." dedi.
Sesi bir kılıç gibi yaralar açacak türden değildi. Sert ama keskin olmayan, kuru ama yankı yapan bir sesti. Boğuk değil ama boğazına yakın bir yerde doğuyordu sanki. Bana bakarken dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Birden eli havaya kalktı.
“Durun.” dedi çevresindeki adamlara. Yanındaki askerler bana yaklaşmaya çalışmıştı, ama tek kelimeyle durdular. Buyrukla değil, saygıyla. Demek ki rütbeliydi.
Yutkundum. Elini bileğimden çekmedi. Parmağının iç kısmı, tenime değdiği yerde tuhaf bir yanma hissi bıraktı. Savaşın ortasında, düşmanın elleri üzerimdeyken titrememem gerekirdi ama kendimi titremekten alıkoyamadım.
“Bakışın çok temiz.” dedi, sesi düşüktü. “Ama ellerin yalan söyleyemiyor.”
Kıpırdanmak, bileğimi kurtarmak istedim ama hareket etsem dahi kaçamayacağımı biliyordum. Onu daha önce hiç görmemiştim. Fakat sanki yıllardır etrafımdaymış gibi tanıdık geliyordu. Bu Rabb'imden bir işaret miydi yoksa şeytanın fısıltısı mı, ayırt edemiyordum. Adımı sormadı tekrar. Beni ne rencide ne de tehdit etti. Yalnızca sustu ve baktı. Uzun uzun. Gözlerinde alay değil, tuhaf bir merak vardı. Sanki ne olduğumu değil, neden burada olduğumu anlamaya çalışıyordu.
Başımı çevirdim. Dudaklarım kurumuştu. Dilim damağıma yapışmıştı. Ama sesimi toparlayıp “Ne istiyorsun benden?” diyebildim sonunda.
Gülümsedi. Gözlerinin kenarı kırıştı:
“Henüz bilmiyorum. ama öğrenmek isterim.”
---
Beni, sessizce bir çadırın içine çekti. Etrafına kısa birkaç emir verdi. Askerler, tereddütsüz dağıldı. Çadırın içinde yalnızdık artık. Geniş bir halı seriliydi yere. Kenarda birkaç zırh parçası, su matarası, meyve dolu bir torba. Ben, hâlâ kadın giysilerinin içinde, çömelmiş halde duruyordum. O ise eğilmeden konuşmuyordu bile. Sırtı dimdik, gözleri hâlâ üzerimdeydi. Yavaşça çenesini kaldırdı.
“Ne için geldin buraya?” dedi.
Yalanlar kurdum zihnimde: Su dağıtıyorum, yardım ediyorum, kayboldum... Ama hepsi gözleri önünde paramparça oluyordu. Bir insanın bakışı bu kadar bastırıcı olmamalıydı, Bu kadar delici.
Sustum.
Bana yaklaştı. Göğsüm sıkıştı. Avuçlarım terlemişti. Dizlerimin üzerine düşmesem ayakta duramayacaktım. Ve sonra bir eliyle şalımı kaldırdı, alnıma dokundu. Saçlarım çoktan çözülmüştü zaten ama o sanki çoktan bildiği bir gerçeği doğrulamak ister gibi hareket ediyordu.
“Adın ne?” dedi bu sefer daha yumuşak bir sesle.
Yutkundum. “Kaveh.”
“Yakışıyor, kadın ismi değil gibi sanki.”
“Değilim." dedim fısıldarcasına.
Başını hafifçe salladı. Sonra parmak uçlarıyla çenemi tuttu. Dokunuşu, tiksindirici değildi; yine de bana ait değildi. Korkuyordum ama başka bir şey daha vardı. Adını koyamadığım, midemin içinde kıvrılan bir şey.
“Ben Haitham. Artık bu ismi unutmamalısın.”
---
Onunla aynı yerde bulunmak bile ihanetti: Onun ismini duymak, sesini içimde taşımak... Ben, düşman tarafındaydım. O, müşriklerin saflarında. Gözlerimle görmüştüm, Resulullah’a kılıç kaldıranların arasında o da vardı. Derin bir nefes aldım. Kendimi topladım. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Direnmeye çalıştım.
“Bir sahtekara hizmet ediyorsun” dedim kısık sesle. “İlahların yok, kalbin boş.”
Sözlerim onun yüzünde ne bir öfke ne de şaşkınlık uyandırdı, gözleri uzaklara dalarken dudaklarını araladı.
“Benim kalbim hiç boş olmadı. belki de sadece yanlış yerlerde doldu.”
Cevap veremedim. içimde bir yer, onun boş olmadığını biliyordu. Gözlerine bakınca, sadece düşman görmüyordum. Bir insan görüyordum, bir adam. Varlığı benim inancımı değil, duvarlarımı sarsan bir adam. O sırada dışarıdan bir çığlık duyuldu, ardından karmaşa. Haitham aniden arkasını döndü, çadırın kapısından çıkan askerler koşmaya başlamıştı. O fırsatla ayağa kalktım ve çadırın kenarından sarktım. Bir taşla bağlanmış kısmı çözüp dışarı süzüldüm. Çadırların arasından geçerken kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ta ki biri beni kolumdan yakalayana dek.
“O kadar kolay mı sandın?” dedi tanıdık ses.
Belimden tuttu, ardıma düştü, göğsü sırtıma dayandı. Nefesini boynumda hissettiğim anda kalbim hızlandı. o an fark ettim: Bu sadece savaş değildi. Bu başka bir savaşın eşiğiydi. Çırpınarak zar zor kurtulduğum kollarından hızla uzaklaşırken adim sesleri zayıflamış ve kaosun arasına karışıp havadan eksik olmayan sisin arasında o çölde gözden kaybolmuştum.
Kaçıştan sonra geçen saatler, içimde boşluk değil, bir yankı bırakmıştı. O askerlerden biri olmamasını dileyerek gittiğim savaşta tek bir sözüyle tüm vücudunu sarmıştı.
“Onu aramayın.”
