Chapter Text
"Eğer bu topraklar bir gün dile gelir de ikimize de rıza verirse eğer..."
Yağmurun altında, babasının mezarının başında yere çökmüş ellerini açmış dua ediyordu İso babasının ruhuna.
Sabahın 5'inde kolundan sürüklenerek geldi mezarlığa. Gözlerini kırptıkça yüzüne akan gözyaşlarını sildi. Yıllar önce abileriyle yemin ettikleri sabahı anımsadı yazdıkları yazıyı seyrederken
"Unutmak YOK!"
**
Hayal meyal hatırlamasına rağmen tamamen kaybolmamış bir hatıra. En fazla 3-4 yaşında sanırım. Okula dair hatırladığı bir şey yok çünkü, oradan tahmin ediyor. Sıcak bir yaz günü, normalde keyifli geçer böyle günler. Abisiyle sabahtan akşama kadar konağın çevresinde koşar, herkesi de peşlerinden koştururlar. Bu aralar eskisi kadar yaramazlık yapmalarına fırsat verilmiyor gerçi. Sanırım anneleri kızdı onlara, sürekli endişeli bakıyor; eskisi gibi gülümsemiyor. Dışarı çıkmalarına da izin verilmiyor eskisi gibi. Konağın bahçesine çıksalar da etraflarında bir sürü adam.
Neyse, bu sıcak günde, ağlayan babaannesinin eteğinde uzaktan abilerini ve amcasını seyrediyor. Tam olarak anladığından değil ne olduğunu, ama sanırım yetim kalmış. Herkes öyle söylüyor çünkü. Etraftaki kadınlar vah ediyor,
"Çok küçükler."
"Üç evlat bıraktı"
"Babası öldü, kocası öldü, şimdi de evladı..."
"Bu kadınında dünyada çekilecek çilesi varmış."
"En azından arkasında öcünü alacak aslan gibi üç evladı var"
Kulağına çarpan, belli ki onlar duymasın diye fısıldanan lafları duyuyor duymasına ama anlamlandıramıyor bir türlü. Niye yalnız kalmış olsun ki? Niye gelmesin ki babası? Nereye gitmişti geri dönemeyecek? Hep giderdi babası zaten, işe gitti derdi annesi. Ama hep de dönerdi. Bu sefer niye dönemiyordu?
Ona acıyarak bakan gözlerin gölgesinden kurtulmak için abilerinin yanına koşmak istiyor ama bırakmıyor onu babaannesi. Babası olsa abilerinin yanından ayırmazdı onu. Ama gelmiyor işte. Az önce amcasının kucağında babaannesinin başında ağladığı tabuta gitti. "Vedalaş babanla" dedi amcası . Vedalaşacak ne vardı anlamadı, etrafına bakındı. babası orada değildi ki? Abilerinin yanına indirdi amcası onu. Ağlamamaları, güçlü durmaları tembih edilmiş küçük çocuklar sabaha kadar döktükleri göz yaşlarının izlerini öfkeli bakışların arkasına saklamışlardı. Gerçi Oruç korkmuştu daha çok, ama büyümüştü o da artık, öyle söyledi amcası. Birazdan omuz omuza saf tutacaktı amcasıyla. Ne yapması gerektiğini, ne okuyacağını tek tek anlattı ona. Dün gece itibariyle ailelerinin erkeği onlardı, o ve kardeşleri amcalarına, anneleri de onlara emanetti.
Bir süredir zaten eskisi kadar gürültülü değildi konak. Yemekler sessizlik içindeydi. Fatih abisi iki kardeşi yanına çekip konuşmuştu; Daha dikkatli olmaları gerektiğini, evden çok uzaklaşmamaları gerektiğini söyledi. Annelerinin sürekli bağırıp çağırmasının onlarla alakası olmadığını, onların bir hatası olmadığını da söylüyordu. Ama o zaman neden sürekli bağırıyordu ki? Küçük çocuğun çözemediği kargaşa sonunda adlandırıldı. Bütün bu huzursuzluk meğer babasının ölümünün habercisiymiş. Onu kovalayan ölümün gölgesiymiş tüm bu endişe.
Günlerdir yaşanan gerginliğin sonunda dün gece koptu tel. Gelen telefonla önce amcası hiçbir şey demeden bastı gitti akşam üzeri. Annesi de babannesi de için için ağlamaya, korkularını kendilerini ibadete vererek bastırmaya çalıştılar. Saatler süren gerginliğin sonunda üstü başı kan içinde amcası girdi içeri. Kıyamet orada koptu. Fatih'e kardeşlerini içeri götürüp yanına gelmesini söyledi amcası. Yalnız kaldıklarında ağlamaya başlayan Oruç abisine ne olduğunu sordu İso. "Öldürmüşler onu... öldü babam" dedi, sarıldı ona. Sabaha kadar bağrışlar, havaya sıkılan silahlar. Amcasının öfkeli sesi. Odasında gizlice ağlayan abileri. Onları yanına çağıran amcası. Arada bir gelip ona sarılıp ağlayan, uyumasını telkin eden annesi.
Şimdi güneş tepelerinde, caminin arka tarafında toplanan kalabalığın arasında bir yere oturmuş babannesinin yanında yere çökmüş uzaktaki amcasını ve abilerini izliyordu. Cenaze namazı bitti. Tüm kalabalık hep bir ağızdan verdiler helalliklerini. Tabutu arabaya taşıdılar. Tüm bu telaşenin ortasında yanına gelen büyük abisi iki kardesinin birer elini tutup arabaya götürdü onları. Gerisi film gibi. Telaşeyle yer değiştiren ellerinde küreklerle insanlar. Kuran sesleri. Ağlama sesleri. Biraz daha vah etmeler. Üstü başı toprak olmuş abileri. Bitti sonunda kalabalık, kaldılar baş başa.
Taze örtülmüş toprağın başından annesini ve yengesini zorla kaldırdı Şerif. Ağlamalarının aralarında ettikleri yeminler, kırgınlık dolu sözleri anlaşılmıyordu bile. Onları arabaya bindirip babalarının başını bekleyen yeğenlerinin yanına döndü geri. Oturdu onu büyüten abisinin başının ucuna, eliyle dizlerine vurdu. "Gelin bakalım buraya." dedi, abisinin emaneti olan yeğenlerine kollarını açtı. Abisinin dibine sokulmuş olan en küçükleri koştu önce ona, etrafında olanların tam olarak farkında olamamanın yarattığı endişeyi giderecek bir kucak arıyordu zaten. Babannesinin kucağında teselli bulmak bir yana, sanki ona bir şey borçluymuş gibi hissetmişti, öyle hoyrattı babaannesinin sarılışı, hırpalanmıştı hatta biraz. Annesiyse öyle sıkı sarılmıştı ki canı yanmıştı. Sonuçta kadın, evladının içinde asla dolmayacak bir boşluk açıldığını biliyor, o daha farkında olmasa da onun içinde büyüteceği boşluğa kahroluyordu. Ne kadar sıkarsa sıksın kapatamazdı ama işte... ana yüreği. Ama amcasının kucağı, o daha farklıydı. Amcasının kucağında farketti İso yaşanan kıyametin başrolünde olduğunu. O ana kadar yaşananlar onunla alakalı değilmiş gibiydi, görebildiği bir değişiklik yoktu, anlayamamıştı. Ama amcasının kucağına çıktığında gözlerinin ona babası gibi baktığını görünce sezdi kaybını.
Babasının bakışı.
Bakındı etrafına, içgüdüsel olarak babasını görebileceğini sandı, biraz daha bakınsa görebilir miydi? Göremeyeceğini bildiği halde baktı. Az önce babasını koyduklarını söyledikleri toprağa baktı. İşte o zaman ağlamaya başladı ilk defa. Babasını bakarak, gözleriyle onu arayarak çıkaramazdı o topraktan. Bağırarak çıkarabilir miydi acaba? Ya evden kaçsa bulmaya gelir miydi babası? Belki annesinin porselenlerini kırsa gelirdi ona kızmaya. Bir şey yapması lazımdı. İçinde babasını görmeye dair oluşan ufacık istek, aklında onu görmek için yapabileceği şeylerin çözüm olmayacağını fark ettikçe daha çok artıyordu. İçinde artan endişe geceden beri yaşadığı dehşetle birleşince ağlamaya, bağırmaya, tepinmeye başladı. Amcasının kucağında hissetti içinde açılan boşluğu ilk defa, ilk defa da orada teselli buldu. Geceden beri ona yaklaşan herkes ya ondan teselli aradı ya da acıdı. Şimdiyse sıra ona gelmişti işte, ne kadar anlayamasa da geceden beri yaşananlar oldukça korkutucuydu aslında küçük çocuk için. Kan ne demek, yetim ne demek, ölmek ne demek. Ölen neden dönmez? Toprağın altına neden koydular mesela babasını, toprağın altında nefes alabilir mi ki? Hep orada mı kalacak? Hadi şimdi sıcak havalar ama soğursa? Mont mevsimi gelince annesi sıkı sıkı giydiriyor onu, babası ne yapacak? Okula başlayacaktı yakında, o zaman bile mi gelemezdi insan ölünce?
***
Ne zaman sakinleşti ne zaman yoruldu da uyudu ne zaman eve geldi hatırlamıyor. Ama uyandı gecenin bir yarısı, küçük abisiyle aynı odada kalıyorlardı ama onu yatağında bulamadı. Sessizce çıktı odadan ve büyük abisinin yanına gitti. İkisi de oradaydı. "Abim?" dedi Oruç, abisinin yatağının dibinde çöktüğü yerden kalkarak. Sarıldı kardeşine, "Neden uyandın?" diye sordu ama omuzlarını silkmekle yetindi İso. Konuşursa onu geri yatırırlar diye korktu. Dinlemek istiyor onları ama nedense büyükleri hep susuyor bu sıralar onun yanında. "Gel" dedi Fatih ona. "Geçin, ikinizle de konuşmam lazım". İkisi de yere çöküp yaslandılar abilerinin yatağına, o da onların karşısında. Bağdaş kurdu yere. "Babamız öldü. Öldürdüler onu. Biliyorsunuz değil mi? Ben gördüm onu yıkarken. Tam buradan vurmuşlar" dedi göğsünü göstererek.
Fatih, amcasından dinlediği hikayeleri yine amcasının öfkesini taklit eden gözlerle kardeşlerine anlattı. Aslında öfkeyle büyümemişti bu çocuklar, babaları buna izin vermemişti. Kendisi biliyordu çünkü bu öfkenin insanın yüreğini dağlaya dağlaya sadece çarpan bir et parçasına çevirdiğini. O böyle büyüdü. Babası kendi ölümünden kaçışı olmadığını biliyordu, oğlunun da bunu asla unutmadığına emin oldu sağolsun. Zaten bunca yıldır hangisi kaçabildi ölümden? Kan davası bu, öyle planlanarak olmuyor bu işler. Sezemiyorsun gelişini. Girmemen gereken bir sokağa girersin, karşına çıkar; oyun bitti. Nesillerdir böylece gitti bu. Ama birini gözünün içine baka baka öldürmek öyle kolay iş değil. İnsanın içindeki öfke beyninin her mantıklı noktasını ele geçirmeli. Karşısındakinin birinin evladı olduğunu, onun da evlatları olduğunu, belki yolunu gözleyen bir sevdası olduğunu, belki de onun seveceği yemekleri yapmış onu bekleyen bir anası olduğunu, hatta hiçbiri bile olmasa nefes alan, canı yanan bir insan, Allah'ın aciz bir kulu olduğunu unutması gerekiyor. Bu öfkeyi besliyorlar yıllardır, her iki aileninde yaptığı bu. Nedenini kimsenin hatırlamadığı bir kan davası için. Hatırlamaya da lüzum yok zaten, kan her gün onları seven ellerde. Ya da toprak altına girdiği için sevgisini hissedemedikleri ellerin soğukluğunda. Gölgesinde yaşıyorlar bu kanın. Babasız büyüyen onca çocuk. Kendisinden esirgenen yılları başkasına yaşatmak istememenin öfkesi. İntikam almak için doğurulan ve büyütülen çocuklar. Ellerine doğan bir günahsızın bir gün kendi intikamını almak için elini kana boyayacağını bilmek. Bunların farkında değildi aslında Mehmet. Yani farkında olmasını gerektiren bir şey yoktu ki onun için gayet normaldi bu yaşam. Dünyanın en olağan şeyiydi belinde silahla gezmek, onurdu hatta onun için. O ailesinin en büyük oğluydu, gözbebeğiydi. Babası öldürüldüğünde o 20 yaşındaydı, kardeşi Şerif ise 6. Ele avuca sığmayan kardeşinin gözlerinde kendilerine miras kalan öfkeyi gördü o gün. Yetim kalmanın ateşi harlıyor sanırım bu öfkeyi. Büyüdükçe arttı o öfke. İnsan kendisi küçükken anlayamıyor toyluğu, belki kendisi de böyleydi ama.. Bir çocuğun gözlerindeki bu kadar öfke, belinde taşımayı beceremediği ama elinden aldıkça gizlice geri aldığı silahla gerine gerine gezmesi... O kadar eğreti bir görüntüydü ki. Yine de çok üstelemedi bu görüntünün onda yarattığı rahatsızlığı. Sonuçta babasının intikamını aldıktan sonra kanı yerde kalsın istemezdi. Hem o gözlere baktıkça görüyordu neden öldürmesi gerektiğini babasının kanına giren o piçi.
Babasının ölümünden sonra evin de köyün de reisi oldu, kardeşine babalık etti, evlendi. Sonra oğlu Fatih doğdu. Kardeşine kendisinden çok kardeş oldu. Birlikte büyüttü onları. Ama Fatih büyüdükçe kardeşinin gözündeki ateşi onda da görmeye başladı. Normalleri bu ya, onu da kabul etti, içindeki huzursuzluğu bastırdı. Allah ona 3 yaş arayla iki evlat daha verdi, ikisi de oğlan. Aldı kucağına doğan oğlunu, gözlerindeki masumiyete, ellerinin temizliğine baktı. Günahsız bir kulu Allah'ın. Günaha girsin diye dünyaya getirdikleri bir can daha. Kaç oldu bu sahiden? Kaç çocuğun daha gözlerinin öfke dolmasını görecek, kaçını daha bu kanın kurbanı olsun diye büyütecekti? Kucağına aldığı, bağrına bastığı evladının büyüdüğünü göremeyeceğini zaten biliyordu. Onların kaderini daha dünyaya gözlerini açmadan ailesinin laneti tayin etmişti zaten.
İşte o zaman film kopmaya başladı onda. Yıllardır gözünün önünde duran ama görmeyi reddettiği, türlü bahanelerle kendisini aksine ikna ettiği gerçekler hücum etmeye başladı beynine. İsyan etmeye başladı. Elinde büyüyen kardeşinin gözündeki masumiyeti bürüyen kana her gün adım adım şahit oldu o. Aynı şeyleri evlatlarının da yaşamasını istemiyordu artık. Hiç mi masum gözlerle bakan olmayacaktı bu ailede? Korudu onları, tüm bu dramdan bihaber büyüttü. Babasını öldüren Koçari'nin canını aldığında Oruç daha yeni doğmuştu. Elini buladığı kanı sakladı oğullarından. Ama kendi kaderini kabullendi, onun için geçti artık. Babası kardeşini de bu işin içine çekeli çok olmuştu zaten, daha 6 yaşındaydı eline silah tutuşturduğunda. Silahın ağırlığıyla sendeleyen çocuğu hatırladı. Neşeli, parlak kişiliğine hayrandı kardeşinin, gözünü bürüyen kan dahi kapatamıyordu bunu. Ama o karanlık döngüden kurtulması mümkün değildi artık, tüm hayatını hala hayatta olan abisinin emanetine sahip çıkmak, onun kanını yerde bırakmamak üzere inşa etmişti. Fatih'e de çok düşkündü Şerif, aralarında altı üstü 9 yaş olmasına rağmen ona babalık taslamasından dolayı sık sık kavga ederlerdi ama Fatih ayrılmazdı amcasının dizinin dibinden. Koydu kafasına Mehmet, kayıpları bu kadar olacaktı. Küçük oğlanları bu itiş kakış içinde büyütmeyecekti, onları da genç yaşlarında toprağın altına girsinler, mezarlarının başında torunları ağlasın diye büyütmeyecekti. Gerekirse uzaklara gönderecek ama koruyacaktı. Tabi ömrü buna yetmedi. Küçük oğlanlar da babalarının mezarı başında ettikleri intikam yeminin yüküyle büyüdüler.
