Actions

Work Header

dünyada en çok abimi seviyorum

Summary:

Akkaya’lar Cemil ve Oya Öztürk’ü öldürdükten sonra hayatta kalan tek oğulları Aras Öztürk’ü evlat edinir. Yıllar sonra Demir Öztürk’ün abisini bulmak için Bodrum’a gelmesiyle her şey değişecektir.

Notes:

twitterda sürekli “eğer aras’ın yerinde teoman olsaydı o da kardeşini arar mıydı?” tweetleri görüyordum. böyle bir fic okumayı çok isterdim ama yazan göremedim, o yüzden ben yazmaya karar verdim.

ilerki bölümlerde teoden olacak, bu giriş gibi bir şey oldu. arley yazabilmek için binbir çeşit yol düşündüm ama aras’ı kardeş gibi büyüdüğü birine aşık etmeyi midem almadı. şimdilik sadece demir’in, yani teoman’ın aşk hayatıyla devam edeceğiz ama esas dinamik arteo

Chapter Text

 

“Sen beni delirtecek misin, oğlum?” Müdür uyku dolu gözlerle yumruğunu masaya vurduğunda sesi yeterince öfkeli bile olamayacak kadar yorgundu. Onu gecenin bir yarısında yatağından kaldırıp ofisine getirten çocuğa bıkkınca bakıyordu. 

“Sizi delirtmek gibi bir niyetim hiç yok, hocam.” dedi oldukça düzgün yapılı, keyifle otuz iki diş sırıtan surat. “Hatta sabah size derdimi güzelce izah ettim diye hatırlıyorum.” 

“Ettin ettin de istediğin olacak şey mi?” Yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. “Yahu Demir, derdin ne senin, oğlum? Ne zaman durulacaksın?”

Destek ister gibi onların konuşmasına kulak kesilen hademeye döndü. “Bu sefer vukuatı ne? Anlat.” 

“Birkaç arkadaşını kışkırtıp kavga çıkarmış. Garibim, birinin kolu kırılmış. Gecenin köründe bağırış çağırış, neye uğradığımı şaşırdım. Yemekhaneyi alt üst etmişler. Bahçede de çalıları ateşe vermiş.” 

Müdür sabır çekerek şakaklarını ovdu. “Oğlum, İstanbul’da geze geze her yurdu ayağa kaldırdın, kimse seninle baş edemedi de yine dönüp dolaşıp buraya yolladılar. Yorulmadın mı, ulan? Kastın mı var bize?” 

“Ben size ne istediğimi sabah güzelce söyledim.” dedi Demir tekrar; o alaycı, kendinden memnun ifadesi artık silinmişti. Güzel yüzünde sakinlikten başka hiçbir duygu yoktu. 

“Heh, oldu. İstanbul bitti bu kez de Bodrum’un altını üstüne getir. Burası kesmiyor mu artık?”

“Oraya çok farklı bir amaçla gitmek istiyorum, siz de biliyorsunuz.” 

O kadar dengeli ve keskin bir şekilde konuşuyordu ki Müdür istemsizce yumuşamak zorunda kaldı. Hep böyle olurdu zaten. Şeytan tüyü vardı bu çocukta!

“Biri sana abinle ilgili eşşek şakası yaptı diye devlet himayesindeki bir çocuğu öylece Bodrum’a mı yollayayım? Aklın yatıyor mu buna?”

“Bodrum’a sokakta kalmam için göndermiyorsunuz ya beni. Yine devlet himayesinde olacağım. Ayrıca şaka bile olsa umrumda değil. Yinede gitmek istiyorum.”

“Çocuk oyuncağı mı bu? İstediğinde git istediğinde gel!” 

“Ben de dönmem o zaman. Bodrum’da yaşarım artık.”

“Laflara bak. Kurulu düzenin var burada, oğlum. Okulun, arkadaşların…”

“Abim gittiğinden beri hiçbir düzenim yok benim, hocam. Öylece yaşıyorum sadece.”

Odadaki hava değişince yutkunup kendini toparladı. Daha kolay bir yoldu belki ama niyeti asla kendini acındırmak değildi. Ne zaman abisinden söz açılsa müdürün onun çocukluk günlerini hatırladığını, ‘Abime gideceğim’ diye ağlarken Demir’i nasıl tuttuğunun gözlerinde canlanışını görebiliyordu. Sanki o anlarda içinde bir nebze vicdan uyanırdı da Demir nefret ederdi bundan. “Yani bana koymaz şehir değiştirmek falan. Ha Bodrum, ha İstanbul. Ne fark eder?” 

“İstanbul’un taşına toprağına kurban demiyor muydun sen geçen?” Tek hayat amacı onu ispitlemek olan hademe hevesle, işgüzarca araya girdi. “İstanbul’u çok seviyorum, diyordun.” 

“Abim kadar değil.” 

Yine bir sessizlik oldu. “Hem sen niye karışıyorsun, hah? Çok mu meraklısın bana?”

Hademe suratını ekşitti. “Ne meraklı olacağım sana be, başımın belasının. Sen reşit ol git diye gün sayıyorum. Gönderin bunu Müdür Bey, gitsin.” 

Müdür iç çekti. “Uslu duracağına yemin ediyor musun?” 

Demir çoktan kazandığı zaferin ona, tavşana havuç tutar gibi sallanmasına kocaman gülümsedi. “Ediyorum.” 

“Bu yakıp yıktığın her yeri de toplayacaksın.”

“Hay hay!” 

 

Yatakhane ve yemekhaneyi üstünkörü toparlayıp bahçedeki külleri süpürdüğünde zaten bayılacak kadar yorulmuştu. 

Kendini yatağına attığında iri yarı Fatih onunla konuşmak için ranzasından eğilmiş, bugün yaptıklarının yanına kalmayacağını, çok yakında kalemini kıracağını söylemişti. 

Demir ona sırıttı sadece. “Bana mektuplarını yollarsın artık Fatihciğim.”

“Ne?”

“Yok bir şey.”

O gece hiçbir kabus yoktu. Ne kontrolü kaybeden arabaları ne annesinin çığlıkları ne de kendinden önce Demir’in kemerini bağlayabilmek için çırpınan abisi.

 

 

 

*** 

 

 

Maya Perest sayısız kere başa sarıp kim bilir kaçıncı kez Yok Bana Bu Cihanda söylemeye başladığında Milas yolcuları otobüsten çoktan inmiş, bavullarını teslim alıyor; yeni yolcular da eşyalarını bagaja yüklüyor, otobüs kalkmadan önceki kısa sürede hüzünlü bir telaşla aileleri ya da sevenleriyle vedalaşıyordu. Dışarda, hemen onun oturduğu koltuğun camından bakınca rahatça görülebilecek bir yakınlıkta oğullarını yolcu eden sevimli bir aile vardı. Çocuk herkese tek tek sarıldıktan sonra en son abisi gibi görünen, ondan bir boy uzun olan çocuğa sarıldı, o da eğilip kısa olanın başını öptü. Sanki tüm ihtiyacı olan buymuş gibi bir anda içinde olduğu transtan uyandı Demir. Kulaklığını da onu taktığını ancak şimdi farketmiş gibi ani bir tiksintiyle çıkardı.

Ne yapıyordu cidden? Yıllar süren arayıştan sonra abisinden (ne kadar şüpheli olursa olsun) bir haber almıştı ve hüzünlü şarkılar dinleyip kendini acınası bunalımlara sokmaya mı karar vermişti gerçekten?

Pek de bilinçli bir bunalım denilemezdi buna gerçi. Ne dinlerse dinlesin, eninde sonunda ya playlist bir hainlik yapıp bu şarkıyı çalmaya başlıyor ya da parmakları kendiliğinden oynat tuşunu buluyordu. Kimsesiz olduğunu hatırladığı anlarda oluyordu bu hep. Aynı şarkıyı istemsizce, kendinden geçmiş bir halde saatlerce dinler ve hiçbir şey düşünmezdi. 

Çok yakında bitecekti bu kötü alışkanlık. Abisini bulunca kimsesizlik de bitecekti. 

Tekrar birbirlerinin her şeyi olacaklardı. 

Emin olduğu diğer bir şey varsa o da bir daha asla otobüse binmeyeceğiydi. Bursa, Balıkesir, Manisa ve Aydın gözlerinin önünden geçip giderken o beli ve boynu tutulmuş, kimden geldiğini tespit edemediği bir ayak kokusundan mide krampları geçiriyordu. Kulaklığının teki bir tek bu eksikmiş gibi birden ses vermemeye başladı o yüzden İzmir’de onu atıp yenisini aldı. Çay içerken de tümsekten geçtikleri için dilini yakmıştı zaten. Fatih bir beddua etmişti belki, neydi bilmiyordu ama herneyse tutuyordu.

Bodrum’a sonunda vardıklarında kendini ilk dışarı atan o oldu. Valizini almıştı ki bir el sapından yakalayıp valizi kendine çekti. 

Koca Bodrum’da soya soya onu mu soyuyorlardı?

Demir, adamın koluna yapıştığında adamın valizi çalmaktan ziyade bir bellboy arabasına yüklemeye çalıştığını gördü. “Haa, öyleli. Yok abi, kalsın. Param yok.” 

“Bir şey olmaz, öğrencisin belli. Para istemez.”

Bir İstanbullu olarak ‘para istemez’ denilerek yapılmaya başlanan hiçbir işe güvenmemesi gerektiğini Demir çok iyi öğrenmişti ama adam gerçekten kararlı duruyordu. Yaşını başını almış, bir gözü şaşı bir adamdı ve valizin sapını o kadar sıkı kavramıştı ki parmaklarının damarları şişmişti. “Öğrencisin diye acıdık, bir sevap işlemek geldi içimizden! Hırsız muamelesi yapma, ayıp oluyor.” 

“Yok canım…” diye mırıldandı Demir utanarak. “Param yok sadece. Ben sürükleye sürükleye götürürüm bunu, o kadar ağır değil zaten...”

“Paraya gerek yok dedik ya! Seni otobüs durağına götüreyim yeter, nereye gidiyorsan git sonra!” 

“Peki.” dedi Demir adamın peşine takılıp omuz silkerek. Bu kadar meraklıysan götür bakalım.

Otobüs yurda varana kadar çok sürmedi, öyle ki kulaklık takmaya bile gerek duymamıştı. Yurt fena durmuyordu. Eskisinden pek bir farkı olduğu söylenemezdi ama en azından daha genişti. Yeni müdürle görüşüp bir ton fırça yedikten sonra eşyalarını yerleştirmeye başladı. Ancak o zaman çantasındaki yabancı poşet gözüne çarptı. 

“Bu ne lan?”

İçinde oldukça eski duran bir Nokia ve bir de not vardı.

 

Bodrum’a hoşgeldin. Yerleş, etrafına alış. Zamanı gelince sana bu telefondan ulaşacağım.

 

İlk dürtüsü inanılmaz bir derecede kıl olmak olduysa da sonra güldü. Bu not çantasına yurtta değil, kesinlikle sonradan konmuştu. Yani ortada şaka falan yoktu. Gerçekten buradan, Bodrum’dan biri ona ulaşmıştı.

İkinci dürtüsüyse otogardaki adamı hatırlamak oldu. Çantasına ondan başka kimse dokunmamıştı. “Ulan sende bir haltlar olduğu belliydi zaten.” 

Son olarak da tedirgin olmadan edemedi. Kim neden bunla uğraşacak kadar umursasındı ki onu? Ya da Aras’ı? 

Belki de abisini evlat edinenlerden biri varlığından haberdar olup ulaşmıştı Demir’e. Yinede hiç mantıklı gelmiyordu. Doğrudan yurdu aramak varken bu gizeme, notlara ne gerek vardı? Derdi dalga geçmek olmayan bir insanın yapacağı şey değildi bunlar ama notu bırakan her kimse tanıdığı biri olmasına da imkan yoktu. Huzursuz olmuştu. 

Aras’ın adını duymasıyla sorgusuz sualsiz soluğu Bodrum’da almıştı ama her şeyin ne kadar saçma olduğunu anca şimdi farkediyordu. Tanımadığı biri onu tanıyordu. Abisini tanıyordu. Bunun için Demir’e taa İstanbul’dan ulaşıp onu buraya getirtmiş ama kim olduğunu bile söylememişti. 

Rahatsız olmuştu işte. Aras’ı kullanarak ona şantaj(?) yapılması itiraf etmek istemediği kadar canını sıkmıştı. 

Bu huzursuzluk hissi bir öküz gibi içine oturdu ve tüm gece peşini bırakmadı.