Chapter Text
A
II.
“Sen bana bir şey açıklayacaktın, kardeşinle alakalıydı sanırım.”
“Deniz, çok acayip şeyler oldu. Anlatsam bile inanır mısın bilmiyorum.”
“Ne oldu ya?”
—
I.
Aras uyandığında tanımadığı bir odadaydı.
Panik içinde doğruldu, bu sefer ne elleri ne de ayakları bağlıydı. Hareket ederken vücudunda herhangi bir ağrı hissetmemesine şaşırdı. Demir dün akşam onu o kadar çok hırpalamıştı ki... Şaşkınca yüzüne dokundu; aynı şekilde, hiçbir yerinde ağrı sızı veya şişlik hissetmiyordu.
Bileklerinde, önceki gece boyunca Hakan Akkaya'nın, sonra da o Kutay gerzeğinin onu bağladığı iplerden kaçmaya çalışırken oluşan halat yanıkları olmalıydı ancak onlar da yoktu.
Hakan Akkaya. Piç kurusu. Onu yine mi kaçırmıştı? Aklına başka bir açıklama gelmiyordu. Dün gece Demir’le deniz fenerinin yanında konuştuktan sonra bir noktada yurda dönmüştü. Kafasında o kadar çok şey vardı ki uyuyabileceğini sanmıyordu. Mutlaka videoları görmüş olan diğer çocukların sorularından kaçınmak için gizlice çatıya çıkmış, bundan sonra ne yapabileceğini düşünerek orada saatlerini harcamıştı. Uyuyakaldığını bile hatırlamıyordu. Hakan Akkaya'nın bile onu yurttan öylece kaçırabileceğine ihtimal veremiyordu; ancak başka ne düşünmesi gerektiğini de bilmiyordu. Buraya nasıl geldiğine dair tek bir anısı bile yoktu.
Hem Hakan şerefsiziyle anlaşmamışlar mıydı? Pek anlaştıkları söylenemezdi aslında ama ikisi de birbirlerinin tehditlerine şimdilik boyun eğiyordu.
Ben kardeşimi alacağım.
Demir'in onları duyması durumunda neler olabileceğini, nasıl bir tepki vereceğini ve her şeyi nasıl açıklayacaklarını merak ediyordu. Adam, Demir gelince anlaşmanın şartlarını kabul etmek zorunda kalmıştı. Aras ise bir çırpıda aklına gelen ilk şeyi söylemişti; kardeşine daha yakın olmaya ihtiyacı vardı. Haftalardır bitmek bilmeyen bu düşmanlık ve kavganın artık son bulması gerekiyordu. Demir onların evinde çalışacağı haberine ne kadar sinirli görünürse görünsün, kararından hiç de pişman değildi.
Onlarla beraber gitmeyeceğini, Akkayalarda kalacağını söylediğinde Barış ve Özlem ablanın yüz ifadelerini düşünmemeye çalıştı. Ona, onu tanıyamıyorlarmış gibi bakmışlardı.
İyi. Peki madem. Sen bilirsin, oğlum. Kal burada, kal. Yürüyün gidiyoruz.
Okuldan sonra yanlarına gitmeyi düşünüyordu ancak şimdi nerede olduğunu kendisi bile bilmiyordu.
Ne zamandır buradaydı, neden iyileşmişti? İçinde gerçekten çok kötü bir his vardı. Buraya nasıl geldiğine dair hiçbir şey hatırlamıyordu; günlerce acısını çekeceğinden emin olduğu yaralardan geriye hiçbir iz kalmamıştı.
Dünkü depodan sonra yöntemlerini değiştirmişti sanki. Güzel bir odadaydı.
İçeride iki tane kapı vardı. Kapının önünde biri var mı, herhangi birinin sesini duyabiliyor mu diye kulak kesildi ancak hiçbir şey duyulmuyordu. Odaya bakındı; birinin gelmesi ihtimaline karşı kendini savunmak için sert bir şey aradı.
Komodinin üzerinde bir telefon vardı, yatağın arasındaki boşlukta ise beyzbol sopası. Ne büyük acemilik. İlk kez onu buraya getirenin Hakan Akkaya olmayabileceğini düşündü, çünkü o bu kadar tedbirsiz değildi. Yine de, şükürler olsun ki şans ondan yanaydı.
İkisine de aynı anda uzanayım derken neredeyse yere düşecekti. Ayağa kalkıp beyzbol sopasını birine vuracakmış gibi birkaç kez salladı, ağırlığını elinde test etti.
Ayakları çıplaktı; daha da kötüsü, kıyafetleri dün giydiklerinden tamamen farklıydı. Baygınken onu soyup yeniden giydirmekle uğraştıklarını fark edince içini bir bulantı kapladı. Hiçbir şey hatırlamıyordu; nerede olduğunu, baygınken ona neler yapmış olabileceklerini bilmiyordu. Dokunmamaları gereken yerlere dokundular mı, ondan bile emin değildi. Düşünmeyi kesmezse kusacağını hissedip sakinleşmek için birkaç derin nefes aldı.
Kapı kilitli mi diye kontrol etmeden önce odaya şöyle bir bakındı. Belli ki bir gencin odasıydı burası ama kimin olduğu meçhuldü. Duvarlar çizimlerle kaplıydı. İmzalı bir forma çerçevelenmiş, ne olduğunu seçemediği birtakım ödüllerin olduğu rafın yanına asılmıştı. Sol duvar boydan boya kitap raflarına ayrılmıştı. Hemen köşede, duvara dayalı bir gitar kutusu vardı. Yatağın ayak ucundaki boks torbasının hemen altındaysa ağırlıklar, boks eldivenleri ve bir basketbol topu duruyordu. Cam kenarındaki çalışma masasının üzerinde yepyeni bir bilgisayar göze çarpıyordu ve kitaplık test kitaplarıyla doluydu. Ses sistemine ait hoparlörler odanın dört bir köşesine dağılmıştı.
Yatağın başındaki, sarışın bir çocuğun bulanık yüzünün resmedildiği tabloya biraz fazla uzun süre baktı.
Hiçbir yerde ayakkabı göremiyordu. Yalın ayak koşması gerekse bile buradan çıkmanın bir yolunu bulacaktı.
Kitap raflarının yanındaki kapıyı temkinli bir şekilde araladı. Odada gardırop bulunmamasının sebebi anlaşılmıştı; tahmin ettiği gibi, burası bir giyinme odasıydı. Ayakkabılar için ayrılan bölümden bulduğu ilk çifti ayağına geçirdi.
Şimdi olmuştu.
Hâlâ neden burada olduğuna anlam veremiyordu. Hakan Akkaya onun sessizliğini parayla, lüksle, onun için tasarlanmış bir odayla satın alabileceğini mi sanıyordu? Uyandığında kendini böylesine bir yerde bulduğunda kardeşini onların elinden almaktan vazgeçeceğini mi düşünmüştü? Hem neredeydi ki zaten? Akkayaların evinde böyle bir oda gördüğünü hatırlamıyordu. Birçok odasına girmişti ancak bütün evi baştan aşağı dolaştığını söyleyemezdi de; kardeşinin odasını hâlâ görmemişti.
Kapıya kulağını dayayıp dışarıdan bir ses geliyor mu diye dikkat kesildi. Bir elinde beyzbol sopasını sıkıca kavramış, diğerindeyse sahibini bilmediği bir telefonu tutuyordu. Kendi telefonunun nerede olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ne zamandır baygın olduğunu öğrenmek, buradan çıkarken ya da çıktıktan sonra birine ihtiyacı olması durumunda kimi araması gerektiğini düşünürken —ki şu an aklına Metin ve Deniz'den başka kimsenin numarası da gelmiyordu— kilit ekranında gördüğü şeyle donakaldı.
Ekranda Deniz'le yanak yanağa bir fotoğrafları vardı.
“Ne?”
Böyle bir şey yaşanmamıştı. Bu fotoğrafın çekildiğini hatırlamıyordu çünkü böyle bir anıları olmamıştı.
Denediği her şifre yanlış çıkınca, şüpheyle bu defa parmak izini denedi. İşe yaramıştı.
Ne sikim…
Daha ne kadar şaşırabileceğini düşünürken ekranda başka bir fotoğrafa daha denk geldi; Deniz'in daha önce hiç görmediği bir fotoğrafıydı bu. Biraz bulanıktı ancak arka plandan bu odada çekildiği anlaşılıyordu. Yatakta oturmuş, fotoğrafı çeken kişinin uzattığı elini tutmuştu. Aras kendi elini tanıyabiliyordu. Kız, yanakları pembeleşmiş bir halde gülerken yüzünü gizlemeye çalışıyor gibiydi.
Neler döndüğünü anlayamıyordu.
Oda onun zevkine göre dizayn edilmişti, Deniz'le çekildiklerini hiç hatırlamadığı fotoğrafları ekrandaydı. Demir de burada mıydı? Kardeşini sonunda Akkayalardan kurtarmış da kendilerine ait bir eve sahipken hafızasını mı kaybetmişti?
Olacak iş miydi şimdi bu?
Tekrardan yatağa oturmak zorunda kaldı; lazım olma ihtimaline karşı anında ulaşabilmek için beyzbol sopasını bacaklarının arasına sıkıştırdı. Bildirim çubuğunun bildirimlerle dolu olduğunu görebiliyordu ancak hiçbirini açmadı; şu an için aklındaki tek şey galeriye göz atmaktı.
Deniz, Deniz, ders notları, basket sahası, Demir, Kutay, Deniz, Deniz, Deniz, Deniz, spor salonu, Bodrum manzarası, Demir, Özlem ablanın bahçesi, Barış, Deniz, Çiy Burger, Demir, araba koleksiyonu, kafe, Leyla, otel, Hakan, Şebnem, bir parti, Kutay, çocukluk fotoğrafı, spor salonu, Serhat, Mernuş, ders notları, Şebnem, Şebnem, Şebnem, Hakan, Leyla, Deniz, Şebnem…
Aras ve Demir.
Aras ve Deniz.
Aras ve Akkayalar.
Yaşamadığı, onun olmayan bir hayattan binlerce kare. Binlerce. Hiçbiri yapay zeka ürünü olamayacak kadar gerçekçi görünüyordu.
Deniz'le sevgili, Demir'le arkadaş olduğu bir hayat... Akkayaların oğlu, Leyla'nın kardeşi olduğu bir hayat…
Ona Demir ya da Hakan Akkaya tarafından acımasız bir akıl oyunu mu oynandığını, yoksa çok detaylı bir rüya mı gördüğünü gerçekten anlayamıyordu.
Kaç dakika orada oturup Demir'le birlikte çekildikleri fotoğraflara baktığını kestiremedi.
Demir'le okuldaki spor salonunda, sınıfta; Demir ve Metin'le yurdun önündeki banklarda... Demir, Deniz, Leyla, Ezgi, Barış, Evren ve Kutay'la Akkayaların teknesinde... Çiy Burger'de, Demir'in üzerinde personel kıyafetleri vardı.
Boğazının düğümlendiğini hissetti; gözlerindeki yaşların ardı arkası kesilmiyor, kuruladıkça yerlerini yenilerine bırakıyorlardı. Bir noktada onları silmekten tamamen vazgeçti.
Gördüklerine inanılacak olursa Demir'le arkadaşlardı. Hem de gerçekten yakın arkadaşlarmış gibi görünüyorlardı.
Deniz'le olan fotoğrafları birkaç yıl, Demir'le olanlarsa ancak birkaç ay öncesine kadar uzanıyordu. Kardeşiyle çekildiği hiçbir fotoğraf, Aras'ın Bodrum'a ilk kez ayak bastığı tarihten öncesine ait değildi.
Serhat yine yapacağını yapmıştı anlaşılan.
Okulun spor salonunda omuz omuza çekildikleri bir fotoğraf vardı; gözlerini ondan alamamıştı. İkisi de ter içindeydi. Yüzlerindeki ifadelerden yola çıkarak, her kimle karşı karşıya geldilerse onları ağır bir yenilgiye uğratmışlardı; ikisinin de koşturmaktan kızarmış yüzünde zafer dolu bir ifade vardı.
Demir'in boynundan sarkan madalyonun dış yüzünde Aras yazıyordu.
Aras yüzünü elleriyle kapatıp ağlamaya başladı. Nefes alamadığını hissediyordu.
Nasıl?
Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Aras ne Batman'di ne de Ali'nin çizgi romanlarındaki şeylerin gerçekleşmesi mümkündü. Böyle şeylere inanmıyordu, kim inanırdı ki zaten? O kadar saçmaydı ki... Ama yine de bütün bunların bir rüya olmadığına emindi; her şey fazla gerçek hissettiriyordu.
Yıllar önce bir şeyler çok ters gitmişti.
Merdivenden hızla inen topuklu ayakkabı sesleri ve kapının aceleyle açılması yerinden sıçramasına neden oldu. Telefonu panikle cebine koyup ayağa kalktı; bu sırada beyzbol sopası yere düşüp yatağın altına doğru yuvarlandı. Boş verdi; kendini yumruklarıyla da savunabilirdi ancak bu telefonu kimseye kaptıramazdı. İçindekiler o kadar değerliydi ki…
“Oğlum! Oğlum, neyin var?”
Şebnem.
“Teoman! Kabus mu gördün? Ne oldu?”
Allah'ım, ona Teoman diyorlardı.
Kabus görmemişti; bir kabusun içinde yaşıyordu.
“Bir tanem, konuş hadi benimle, neyin var? Yaralandın mı?”
Aras'ı fırsat bulsa bir kaşık suda boğacak olan Şebnem Akkaya, şimdi onun ellerini tutmuş, endişeyle yüzünü inceliyordu.
Asıl Teoman'ın ölümünden sonra deliren, ondan çaldıkları kardeşini de delirten kadın şimdi ona sarılıyordu.
“Bırak! Dokunma bana!”
Kadının kavrayışından öyle hızlı geri çekildi ki neredeyse komodine doğru devriliyordu.
“Oğlum, dur! Ne oluyor sana?”
“Ben senin oğlun değilim lan!”
Şebnem'in nefesi kesildi; en büyük kabusu gerçekleşmiş gibi görünüyordu. İyi. Bu daha hiçbir şeydi, daha kötü günler onları bekliyordu.
“N-Ne?”
Gözleri yaşarmıştı ancak bunu titrek bir gülümsemeyle gizlemeye çalıştı. Aras'ın yanaklarını kavrayıp gözyaşlarını sildi. Tiksintiyle doldu taştı; kadının ellerinin titrediğini fark etmediğini mi düşünüyordu?
“Ne diyorsun oğlum sen, o nasıl söz? Anneye öyle denir mi hiç? Oğlumsun sen benim. Canımsın. Kabus görmüşsün sen, değil mi? Söylemek istemiyorsun sadece.”
Onu kilitleyeceklerdi. Bir an önce buradan, bu evden çıkmalıydı; yoksa onu da dolaba kilitleyecek, iyiliği için olduğunu iddia edip sert önlemler alacaklardı.
“Utanılacak bir şey yok oğlum. Sakin ol, iyisin, annen burada.”
Kadın ona sarılıp başını göğsüne yasladığında sakinleşmek, yerinden kıpırdamamak için kendini zorladı. Öyle zordu ki... Ağır ağır nefesler aldı. Bırak kabus gördüğünü düşünsün, onları atlatabilmek için ikna olmaları gerekiyordu. Hakan Akkaya'nın peşinden adamlarını göndermesiyle uğraşamazdı.
Kardeşini görmesi lazımdı. Kardeşine gidecekti. Demir yıllardır abisini ararken ona bir saniye daha geç kalmaya tahammülü yoktu. Demir, abisini uzakta aramaması gerektiğini, Aras'ın bizzat yanı başında olduğunu öğrenmeliydi. Her şeyi bilmeliydi.
“Evet, ben… Kabus gördüm,” diye dişlerini sıkarak konuştu. “Bağırmamalıydım, özür dilerim.”
“Sorun yok oğlum, hiç sorun değil. Sen iyi ol yeter. İyi misin? Ne gördün de korktun bu kadar bakayım sen? Söyle bir tanem, anlat annene, çözelim neyse sorun.”
Annem değilsin sen benim, diye bağırıp onu itmemek için kendini zorlukla tuttu.
“Önemli bir şey değil ya. Biraz hava almak istiyorum, dışarı çıkacağım.”
“Nereye? Ben de geleyim seninle. Teoman, hiç iyi görünmüyorsun. Kahvaltını da yapmadın. Önce bir şeyler yeseydin.”
Şebnem'in tutuşundan, yanlış bir şeyler olduğunu çaktırmamaya çalışarak, olabildiğince çabuk sıyrıldı.
“Sen ne alaka ya? Yalnız çıkacağım. İyiyim ben. Dönünce yerim zaten, canım istemiyor şu an.”
Bırakmak istemiyormuş ancak gitmesine izin vermezse sorun çıkaracağını da biliyormuş gibi ikilemde kalarak, “Tamam. Ama çok uzaklaşma, tamam mı? Çabuk dön,” dedi.
Bir daha buraya dönmeyecekti. İkide bir arayıp rahatsız etmemeleri için aklına gelen ilk geçerli bahaneyi söyledi: “Denizlere gideceğim, orada yerim bir şeyler. Bekleme beni.”
Deniz'in adını duyduğu anda suratı asıldı. Demek ki değişmeyen şeyler de vardı.
“‘Deniz, Deniz, Deniz...’ İki kelimenden biri Deniz. Yeter artık, o kızdan bahsetme bana. Madem ayrılmıyorsunuz, onunla ilgili tek bir şey duymak istemiyorum. Gözün ondan başka şey görmez oldu.”
“Ne varmış? Sevgilim değil mi sonuçta?” Onca samimi fotoğraftan sonra emindi ancak teyit etmenin de zararı yoktu.
“Keşke olmasa. Sözümü bir dinlesen de o aileden uzak dursan... Annesi başka, kızı başka dert ya.”
“Bak, Deniz hakkında böyle konuşamazsın, tamam mı?” Onun Deniz'i olup olmaması fark etmezdi; Şebnem Akkaya'nın orada durup en iyi arkadaşı, görünüşe göre de kız arkadaşı hakkında saçma sapan konuşmasına müsaade etmeyecekti. Her zaman tartıştıkları bir konu olmalıydı ki kadın onun bu sert tepkisini yadırgamamıştı.
“Tamam, aman, aman... Bir şey demedik sevgiline. Ama böyle sıradan bir kız için anneni karşına alma. Ben hep senin iyiliğin için söylemiyor muyum; kötülüğünü ister miyim hiç?” Ensesinden tutup eğilmesi için hafif bir baskı uyguladı; eğilmediğini fark edince tutuşu sıkılaştı. Bunun yerine kendisi parmak uçlarında yükselip yanağını öptü.
“Oğlumun büyüdüğüne alışamıyorum sadece. Başka bir şey olduğu yok.”
Çok tuhaf, fazla yapışkan davranıyordu. Anneler oğullarına karşı her zaman böyle miydi? Onun Demir'e karşı da bu kadar ilgili olduğunu biliyordu, görmüştü. Özlem abla da Barış'a çok düşkündü ancak Şebnem'in her hareketi, her sözü ona çok farklı bir biçimde huzursuzluk veriyordu.
“Tamam, hadi. Giyineyim ben, çıkacağım.”
Defolup gitmek istiyordu bu evden artık. Kardeşine gitmek istiyordu.
“Gidiyorum, kovmana gerek yok. Ara beni bir şey olursa.”
Yeter.
“Ya ne olacak ya? Ararım, tamam, görüşürüz.”
Özlem ablanın sarılmaları onu asla rahatsız etmezdi. Şebnem Akkaya'nın kendisine sarılıp onu öptüğüne inanmak o kadar güçtü ki düşündükçe iğrendi. Onun bildiği Şebnem bunu görse, o da tiksintiden yere yığılıp kalırdı. Zaten pençelerini geçirdiği bir Demir vardı; Aras'ı ne yapsındı?
Aras kardeşini o pisliklerin elinden kurtaracaktı.
Kadın sonunda onu yalnız bırakınca, apar topar giysi odasına girdi. Rafları, çekmeceleri, askıdaki kıyafetleri karıştırdı; giyecek bir şeyler baktı kendine. Dudak uçuklatacak fiyatlarda olduklarından emin olduğu takım elbiseler, gömlekler, pantolonlar... Dağ gibi yığılmış tonla lüzumsuz kıyafet... İçlerinden birkaç parça seçip aynanın önüne geçti ve üzerindekileri çıkardı. İlk uyandığında korktuğu gibi kimsenin onu soyup giydirmediğini fark etmek, büyük bir rahatlama sağlamıştı.
Yansımasındaki Aras Öztürk'ün varlıklı bir ailede, bir Akkaya olarak büyüdüğüne inanabiliyordu; evet. İlk dikkatini çeken şey, bu vücudun yıllardır süregelen düzenli bir spor geçmişi olduğunun barizliğiydi. Kendi bedenine kıyasla omuzları ve sırtı çok daha belirgin, fit görünüyordu. Kollarını sıktığında şişen pazılarına hayretle baktı. Spor yaptığını, özellikle basketbol ve boksla ilgilendiğini odayı incelerken çözmüştü zaten ancak bunu bilmek ve görmek çok farklı iki şeydi.
Vücudunun bu şekilde çok iyi göründüğünü inkar edemezdi. Kendisininki de çelimsiz değildi; onca yıllık çalışma hayatına işaret eden kaslar kendisinde de vardı ancak bu bambaşka bir şeydi.
Arkasını dönüp sırtına baktı. Bu bedende dikkatini çeken bir diğer şeyse yara izlerinin eksikliğiydi. Tenindeki tek iz, sırtındaki iki parmak uzunluğundaki yanıktı. Bir an tek yapabildiği orada durup yansımasını izlemek oldu. Kardeşine ulaşmak için evlerini yakan tek kişi Demir değildi anlaşılan. İkisinin de bir şekilde aynı kaçış yolunu seçmiş olduğunu görmek tuhaf bir histi.
Kaderdi sanki.
Başka herhangi bir yerinde yara bere göremiyordu. Bedeni ona birdenbire çok yabancı geldi. Serhat'a vücudundaki yaralardan bahsederken yalan söylemiyordu.
Serhat…
Demir'in onun cesedinin önünde şarkılarını söylediği an gözlerinin önünden hiç gitmiyordu. Fotoğraflara bakılırsa Serhat burada, bu dünyada hâlâ yaşıyordu. Bu iyiydi; soracağı bir hesap vardı.
Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Kendi Demir'ine nasıl geri dönebileceğini bilmiyordu ancak buradaki işleri düzeltmeliydi önce. Belki de eve dönüşü, tüm bunları yoluna koymaktan geçiyordu. Filmlerde, kitaplarda hep öyle olmaz mıydı zaten?
Bir bilimkurgu filminde başrol olmadığını, gerçek hayatta olduğunu ve aklını kaçırmış olma ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu düşünmeyecekti.
Kendi Demir'i ondan nefret ediyordu ancak buradaki Demir? İkisi arkadaşlardı; anlatsa, “Abim, buradayım, ben geldim, senin için geldim,” dese anlardı. Anlamalıydı. Başka ne yapabileceğini bilmiyordu.
Kendi Demir'i onu dinlemiyordu bile. Neden dinlemiyordu? Anlatacakları vardı ona, kurtaracaktı onu o Akkayaların elinden. Dünyanın en masum çocuğunu almış, ona eziyet ede ede bambaşka birine dönüştürmüşlerdi.
Ağlamayacaktı. Yapacak işleri vardı, ağlayamazdı. Gerisini sonra hallederdi.
Her şeyin umduğu kadar basit olmayacağına dair içindeki o susmak bilmeyen sesi görmezden gelmeye çalıştı.
Telefonu tekrardan cebine yerleştirmeden önce yeniden tarihi kontrol etti. Burada tarih bile yanlıştı, her şey yanlıştı. Kendi zamanından tam on yedi gün ilerideydi. Bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordu.
Ekranda birbirlerine çok aşık ve birlikte çok mutlu görünen diğer Aras ve Deniz'e uzun uzun baktı.
Deniz onun sevgilisiydi.
Onun değil gerçi; diğer Aras'ın. Kendini Teoman sanan Aras'ın.
Bir an kalbi sızladı.
Koca bir aptaldı. Bir fırsatı vardı ve onu kaçırmıştı. Deniz ona aşık olduğunu itiraf ederken hiçbir şey söylememişti; konuşamayacak kadar şaşkına uğramıştı çünkü. Başta onu yalnızca çok yakın bir arkadaş olarak görüyordu. Daha önce hiçbir kızla bu kadar hızlı, bu şekilde yakınlaşmamıştı. Deniz ona kimsenin yapmadığı kadar yardımda bulunmuştu. Meselesini kendi meselesi bilmiş, derdiyle dertlenmiş, hayatını kelimenin tam anlamıyla kurtarmıştı.
Sen meselelerime karışma.
Ne demek karışma ya? Karışırım.
Peşimden gelme.
Gitmeliydi belki de.
Sonra yurt meselesi yaşandı. Her şey o kadar üst üste geliyordu ki Deniz'in itirafı arada kaynamıştı sanki. En başından beri Demir'i aramaktan dolayı kızın kendisine olan hoşlantısını fark edememişti bile. Kardeşi her şeyden, herkesten önce geliyordu elbette, mesele o değildi ama Aras tam ondan hoşlandığını fark ettiğinde artık çok geç kaldığını hissetmeye başlamıştı. Deniz'in ona karşı tavırları değişmişti. Çok incelikliydi; ona daha dikkatli, çok daha yakından bakmaya başlamasa fark etmeyebilirdi bile.
Belki de bir hevesti; okula yeni gelen çocuğa karşı küçük bir hayranlık... Hislerinin karşılık bulmadığına inandığında bunları çabucak geride bırakabilmişti. Konuyu nasıl açacağını bilemediği ve doğru zamanı da bulamadığı için en başından beri tıpkı Deniz'in yaptığı gibi susmuş, izlemekle yetinmişti. Demir'in Aras'a olan takıntısı olmasaydı kız ona hiç itiraf etmezdi bile, bunu çok iyi biliyordu.
Her şey her zaman Demir'e ve yaptıklarına geri dönüyordu.
Odadan çıktı ve kattaki diğer tek odada ne olduğunu kontrol etti. Banyoydu. Ellerini yüzünü yıkadı. Ensesi terlediği için saçlarını normalde bu kadar uzatmazdı ama burada, saçları hatırladığı en uzun halindeydi. Bir sürü saç bakım kremi dizilmişti rafa. Bu Aras kendine, görünüşüne çok özeniyordu anlaşılan. İkizine bakıyordu sanki; temel noktalarda aynı olan ama bambaşka görünen bir yabancıyla karşı karşıyaydı. Burada tek bir diş fırçası olduğu için onun olduğunu tahmin ediyordu ancak ne olur ne olmaz diye çekmecelerin birinde bulduğu yeni diş fırçasını kullandı.
Bütün işlerini birkaç dakika içinde halledip koşar adımlarla üst kata çıktı. Serhat'ın odası ve puşt Hakan'ın kardeşini kilitlediği dolap bu kattaydı.
Bilerek kontrol etti ve evet, dolap hâlâ oradaydı; içi yine boştu ve dışında bir kilit vardı. Hakan onu da mı dolaba kapatmıştı? Diğer Aras, Demir'in başına gelenlerin birebir aynısını mı yaşamıştı? Bu adam evlat edindiği çocuklara zarar vermeden duramıyor muydu? Vücudunda onun başlattığı yangından kalan yanık dışında hiç yara izi olmaması şimdi mantıklıydı. Başvurabilecek zihinsel sert önlemler varken bedensel şiddete ne gerek vardı? Gerçi Hakan Akkaya'nın hangi evrende olursa olsun rahat durduğuna inanmıyordu; Aras'a elini kaldırmadığına bir an olsun ihtimal vermiyordu.
Ne kadar tiksinirse tiksinsin, Şebnem'in dokunuşlarına bir nebze olsun katlanabilmişti. Hakan kendi iyiliği için bugün bu evde olmasa iyi olurdu; çünkü Aras onu gördüğü anda suratını parçalama içgüdüsüyle hareket edeceğini biliyordu. Elinde onu tehdit edebileceği Demir de yoktu üstelik. Şimdi kimse onu Aras'ın elinden alamayacaktı.
Serhat'ı yerleştirdikleri oda burada boştu; yatılı misafirlerin gelmesi ihtimaline karşı hazırda tutuluyor gibiydi. Kardeşinin kim olduğunu bu odada öğrenmişti; odanın ortasında bir ceset her yere kan sızdırıyordu. Kardeşini bulduğu ve dakikalar içinde ondan uzaklaştırıldığı gerçeğiyle dikkati o kadar dağılmıştı ki Serhat'ın öldüğü üzerine pek düşünmeye fırsatı olmamıştı. Aras o adamın yanında çalışmış, onun ekmeğini yemişti. Arkasından iş çevirmemiş olsaydı ondan hoşlandığını bile söyleyebilirdi; patronların en kötüsü değildi. Onun yüzünden kaza geçirdiğinde suçluluk içini kavurmuştu. Hakan Akkaya peşinden kiralık katil gönderdiğinde onu öldürmesinler diye başında nöbet tutmuştu. Hepsi boşunaydı; şimdi ölmüştü, cesedi kim bilir neredeydi, çoktan imha edilmiş olmalıydı. Üstüne üstlük suç kardeşine kalmıştı; bu yüzden Demir'e kim olduğunu bile söyleyemiyordu.
Bunların hiçbirinin olmasını istememişti. Sadece kardeşini bulmak istiyordu. Bu uğurda birinin yaralanması, ölmesi, kaçırılmak, tehdit edilmek… Bunlar çok uç olaylardı; üzerine atılan her şeyle baş etmeye çalışıyordu ancak gerçek şu ki yapayalnızdı. Güvendiği insanlar Akkayalarla başa çıkabilecek kapasitede değildi. Neler yapabilecekleri ortadaydı, elleri çok uzundu. Çevresindekileri tehlikeye atmamak, en çok da kardeşinin güvenliği için kimseye bir şey söyleyemiyordu.
İlk günden beri yanında olan Deniz'e bile Demir'i bulduğundan bahsedememişti. Kız hâlâ DNA testinin negatif çıktığına inanıyordu. Böyle bilmesi şimdilik herkes için daha iyiydi.
Şu noktada kardeşine o kadar ihtiyacı vardı ki... Neye bulaştıklarına, kimlerle uğraştıklarına akıl sır erdiremiyordu.
Önce şunu bil, ben senin düşmanın değilim, tamam mı? Sana kardeşini vermeyecek olsam ya da kardeşin gerçekten yaşamıyor olsaydı, seni buraya boşu boşuna getirmezdim, değil mi?
Niye vermiyorsun o zaman!
Çünkü zamanı gelmedi, biraz daha bekleyeceksin. Ama merak etme, çok az kaldı. Sen kardeşine kavuştuğunda yere sapasağlam basacak durumda ol istiyorum, çünkü… Asıl savaşın o zaman başlayacak. Güven bana ve hazırlığını yap. Sana söz veriyorum, çok az kaldı.
Saf saf, kardeşini bulduğunda her şeyin sona ereceğine inanmıştı. Buradan gideceklerine, kendilerine ait bir eve çıkıp birlikte bir yuva kuracaklarına inanmıştı. Bundan daha fazla istediği bir şey yoktu. Nereden bilebilirdi ki? Serhat'a güvenmiyordu. Adam yüzüne gülüp arkasından işler çevirmiş, onu son nefesine kadar oyalamış, kardeşinin kim olduğunu söylememişti.
Aynı zamanda kardeşine dair en büyük ipucunu ona veren de oydu. O olmasa Demir'i hâlâ İstanbul'da arıyor olacaktı. Ona kardeşinin öldüğü söylendiğinde, tek isteği dalgaların arasına karışmak, denizin onu yutmasına izin vermekti. Suyun, tıpkı kardeşinin ciğerlerine dolduğu gibi onun da ciğerlerini yakmasını isterken, Demir'in yaşadığı haberini ona bir kez daha ulaştırmıştı.
Aklı, kalbi, her şey karmakarışıktı. Onun hakkında ne hissedeceğine tam olarak emin olamıyordu. En yoğun duygu öfkeydi; işlerin bu kadar uzamasına hiç de gerek yoktu. Keşke Bodrum'a ilk ayak bastığında onu karşılayan Serhat olsaydı. Böyle oyunlara girişmek yerine en başından itibaren her şeyi ona açıklasaydı. Kardeşiyle iyi anlaşıyor gibilerdi; onların iyiliğini bu kadar çok düşünüyorsa bunca şey yaşanmadan da her şey hallolabilirdi.
Ancak söylediği tek bir dürüst şey vardı ki; asıl savaşı gerçekten de yeni başlıyordu.
Ayaklarının yere sapasağlam bastığını iddia edebilir miydi, orası meçhuldü.
Şimdi odaya bakınca Serhat'ın başına gelen bütün bu kumpaslar burada gerçekleşmemiş gibiydi. Demir, Çiy Burger'de çalıştığına göre Serhat'la tanışıklıkları vardı ancak onun da abisinin kim olduğundan bihaber olduğunu düşünüyordu. En azından şimdilik, kardeşinin bu dünyada Hakan ve Şebnem Akkaya belasından uzak olmasını, kardeş olduklarını henüz Akkayaların bilmemesini diledi.
Ay doğar, yol uzar, küçük kuş yuvasını arar…
On bir yıl sonra, aynı hafta içinde ikinci kez kardeşinin ağzından onların şarkısını duyuyordu. Birinde o psikolog bozuntusu Simge'ye, diğerinde ise bir zamanlar çok sevdiği, “abim” dediği bir adamın cesedinin başında söylüyordu.
Demir öldürmemişti Serhat'ı. O yapmamıştı işte. Aras adı gibi emindi ki kardeşi bir katil değildi. Varsın Hakan Akkaya kardeşini ıslahevine göndermek için elinde bir koz olduğunu iddia etsin; hepsi yalandı. Ona yine oyun oynuyorlardı ama bu sefer bunları yutmayacaktı; aynı delikten iki kez ısırılması için ahmak olması gerekiyordu. Gözlerinin karanlığa alışması uzun sürmeyecekti. Demir masumdu. Aras bunu kanıtlayacak, kardeşini o şerefsizlerin elinden kurtarıp bu şehri terk edeceklerdi.
O günleri iple çekiyordu.
Kalan merdivenleri bir çırpıda tırmandı. Dış kapıya doğru ilerlerken kimseye görünmemeye çalıştı ancak çabaları boşunaydı. Kendisine seslenildiğini fark ettiğinde irkildi.
“Teoman, oğlum, sen kahvaltı yapmayacak mısın?”
Bu kimdi şimdi? Kadını etrafta gördüğünü hiç hatırlamıyordu; çalışanlardan biri olmalıydı.
“Teoman bugün Nuraylara gidecekmiş Meryem.”
Şebnem yanına gelmiş, bir elini koluna koymuştu. Yüzünde Nuray ablanın ismini söylerken oluşan o tiksintiyi gören tek kişi olduğunu sanmıyordu. Bu kadından kurtuluş yok muydu gerçekten?
“Tamam, Şebnem Hanım. Patatesli poğaça yapmıştım Teoman, sen seversin. Ayırayım mı sana da, dönünce yersin?”
“Yok, sağ olun. Orada yerim bir şeyler. Ben çıkıyorum şimdi.”
Teoman diye çağrılmak hâlâ garip geliyordu. Bu ismin kendisine kimi hatırlattığından kaynaklandığını biliyordu; yoksa Simge’den randevu ayarlayabilmek için kendini Erkan olarak tanıtırken, kendi adı dışında bir isimle çağrılmakla ilgili bir sorun yaşamamıştı.
Deniz'in diline düşmüştü gerçi, orası ayrı. Kız onunla dalga geçerken çok eğleniyordu. Durmasını hiç istememişti; çünkü rahatsız olmuyordu, aksine gülümsemesini görmek hoşuna gidiyordu. Bu anlar, gün içinde onca curcunanın arasında rahatlayabildiği sayılı dakikalardan biriydi.
“Tamam, oğlum. Söyle şoföre, o bıraksın seni.”
“Ya yok, gerek yok. Temiz hava almak istiyorum dedim ya biraz.”
“Günaydın!”
Leyla'nın sesini duyunca yerinde sıçradı.
“Günaydın, kızım.”
“Günaydın, canım.”
“Günaydın, Leyla,” diye karşılık verdi bunalmış bir şekilde.
Leyla'yla kardeş olarak büyümüşlerdi. Bunu çözmüştü ancak gerçek, zihninde hâlâ tam olarak oturmamıştı. Bir kız kardeşle büyümenin nasıl olabileceğini hayal edemiyordu. Birlikte ne oynayacak, birbirlerine nelerden bahsedeceklerdi? Pek kafa dengi oldukları da söylenemezdi. Üstelik bu evlat edinilme süreci, ailesini kaybettiği o kazanın hemen ardındandı; Aras'ın kendi kardeşine kavuşabilme hasretiyle yanıp tutuştuğu bir döneme denk gelmişti.
Bu dünyadaki uyum sürecinin kolay olduğuna inanmıyordu. Ailesini, adını, kardeşini unutana kadar kaç gün kaç gece nasıl bir istismara maruz kaldığını öğrenmek isteyip istemediğinden emin değildi.
Demir'e neler yaptıklarını bilmemek korkunçtu. Kafasında kurduğu her senaryo gittikçe karanlıklaşıyor, daha acı verici bir hal alıyordu.
“Teo? Nereye böyle sabah sabah?”
“Denizlere.”
Şebnem'in kolundaki eli sıkılaştı. Aras onun sinirini gizleyemeyişine bir anlığına gülümsedi.
“İyi, benden de selam söyle. Aslında birkaç saate geçenki kafede Ezgi’yle buluşacağız, siz de gelin.”
“Bilmiyorum, bakarız ya, duruma göre,” diye kaçamak bir cevap verdi. Geçenki diye bahsettiği yerin neresi olduğunu bile bilmiyordu.
“Gelin işte, ne işiniz var sanki ya?” Leyla kaşlarını kaldırdı; gözleri muzip bir şekilde parlıyordu.
Aras'ın kaşları bu imayla birlikte çatıldı; ancak Leyla'nın kastettiği gibi bir şey yaşanmayacaktı. Diğer Aras'ın Deniz'le sevgili olması, kendisinin de Deniz'le sevgili olduğu anlamına gelmiyordu.
Boğazını temizleyip omzunu silkti. Şebnem hâlâ kolundaki elini çekmemişti.
“Bir şey olduğu yok Leyla. Bir sebep mi olması gerekiyor illa ya? Sevgilimle baş başa kalmak istiyorum sadece, olamaz mı?” Deniz'den sevgilisi olarak bahsederken kalbinin teklediğini hissetti. Geri döndüğünde gerçekten bunun hakkında bir şeyler yapmalıydı.
Eğer çok geç kalmadıysa... Öyle olmamasını umuyordu.
Önce Akkayalar belasını başlarından def edecekti tabii ki. En büyük zaafını ellerinde tutuyor; hayatındaki en değer verdiği şeyi, kardeşini, Demir'ini hiç çekinmeden ona karşı kullanıyorlardı. Başka bir zaafından daha haberdar olmalarını kabul edemezdi. Deniz'in güvende olması, onunla birlikte olmaktan çok daha önemliydi. Bir keresinde zaten Deniz'le ne kadar yakın olduklarını fark edip, Nuray abladan onu araştırmasını istemişlerdi.
Deniz'in bir kez daha ağlayarak ondan özür dilediğini duymaya dayanamazdı. Dayanamazdı işte. İki olmuştu bu, yetti artık. Kalbi artık daha fazla üzüntüyü, acıyı kaldıramıyordu.
“Hmm. İyi bakalım, öyle diyorsan. Görüşürüz o zaman akşam.” Leyla, Meryem'in koluna girip onunla birlikte mutfağa doğru ilerledi. “Ohh, Meruşkom, nasıl güzel kokuyor, neler neler yaptın yine böyle?”
“Patatesli poğaça yaptım güzel kızım. Sofrayı hazırlayayım hemen, gel soğumadan ye.”
“Off, yine döktürmüşsün…”
Onlar gözden kaybolurken Aras, gözlerini bir an olsun ondan ayırmayan Şebnem'e döndü. Kadın, bir şeylerin yanlış olduğunu görebiliyor ancak sorunun ne olduğunu tam olarak çözemiyormuş gibi bakıyordu.
“Çok oyalanma, vaktinde evde ol. Akşama hepinizi yemeğe bekliyorum, ona göre. Babana da haber verdim, o da erken gelmeye çalışacak. Ne zamandır bir arada yemek yiyemiyoruz. Ailecek vakit geçirmemizi istiyorum.”
Bir bu eksikti. Buna takılmadı; odağı tamamen kadının söylediği başka bir ayrıntıya kaymıştı. Yemeğe zaten gelmeyecekti ama Hakan'ın nerede olduğunu bilmek işine yarayabilirdi.
“Nerede ki şu an…” duraksadı; söyleyip söylememek arasında kararsız kalarak, “…babam? Göremedim onu.”
Hakan Akkaya'ya baba dediğine inanamıyordu. Gözünün seğirdiğini hissedebiliyordu.
“Otele gitti erkenden ama yetişecek yemeğe, söz verdi. Sen de geç kalma o yüzden, tamam mı? Hiç itiraz istemiyorum bak.”
Garip bir şekilde güldü. “Niye itiraz edeyim ki ailemle beraber akşam yemeği yemeye?” Bunun az önceki olayı unutturmak için yeterli olmasını umdu.
Yumuşayan bakışlarına bakılırsa, evet, işe yaramıştı. “Canım oğlum benim. Haklısın, niye öyle söylediğimi bilmiyorum.”
Biraz daha burada kalırsa sıkıntıdan bayılacakmış gibi hissetti.
“Tamam, çıkıyorum artık ben. Geç kaldım; Deniz'e erkenden geleceğimi söylemiştim, beni bekliyor kaç saattir.”
“Tamam. Dikkat et kendine. Akşam görüşürüz.”
Tam arkasını dönmüş gitmek üzereyken, bileğindeki tutuş yüzünden içinden sabır çekti.
“Hani, bir kere sarılıp öpmeyecek misin anneni gitmeden önce?”
“Doğru. Unuttum.”
Eğilip çenesini kadının parfüm kokan boynuna yasladı; birkaç uzun saniye boyunca beline sıkıca sarıldı. O da karşılık verdi; Şebnem'in kokusunu içine çektiğini hissedebiliyordu. Kardeşine kavuşma yolundaki öyle büyük bir tehditti ki onun için, sarılırken kadının kucağında ne kadar küçük kaldığına hayret etmeden edemedi.
Sarılmayı bıraktığında, kadının gitmesine bir kez daha engel olmaması için yanaklarını kavrayıp alnına bir öpücük kondurdu. Şimdi ellerini Şebnem'in boynuna doğru kaydırmanın, parmaklarını boğazına dolayıp sıkmanın ne kadar kolay olacağı hayali gözlerinin önünde oynadı.
Sonra başka bir şey söylemesine fırsat vermeyerek aceleyle kapıdan dışarı çıktı. Şebnem'in arkasından, “Koşma!” diye bağırırken güldüğünü duyabiliyordu.
Dudaklarını elinin tersiyle sildi. Durmadı.
Sonunda! Bir an içeride boğulacağını sanmıştı; daral gelmişti. Şebnem bir yandan, Leyla diğer yandan…
Leyla'yla pek konuşmak istemeyişinin sebebi, kızın bir şeylerin yanlış olduğunu çözmesi riskini alamayacak olmasıydı; çünkü Leyla ailesine çok bağlıydı ve maalesef her şeyi onlara anlatıyordu. Hakan'ın kulağına Aras'ta bir tuhaflık olduğu haberi giderse Demir'e ulaşmasına engel olabilirdi. Şebnem'i zaten öfkesine yenik düşüp yeterince korkutmuştu. Boşuna olduğunu tahmin etse de kadının bu patlama hakkında kocasına bir şey söylememesi için dua etti.
Bu Hakan Akkaya belki de Demir'in, Aras'ın kardeşi olduğunu bilmiyordu. Eğer bilselerdi onu da tehdit eder, Aras'la görüşmesine engel olurlardı ancak böyle bir şey söz konusu değildi sanki. İkisi yakın arkadaşlardı; Demir'i Akkayaların teknesine çağıracak kadar yakın hem de. Akkayaların bilmemesini; Aras'la uğraştıkları gibi, bir başına yabancı bir şehirde abisini arayan bu diğer Demir'e de musallat olmamalarını umdu.
Bu Aras ve Leyla kardeş, ikiz olarak büyümüşlerdi. Leyla'dan bir yaş büyük olduğu ve birbirlerine zerre benzemedikleri gerçeğine gülse mi ağlasa mı bilemiyordu. Çift yumurta ikizleri birbirine benzemek zorunda değildi elbette ama yine de…
İkisinin nasıl bir kardeşlik ilişkisi olduğunu bilmiyordu. Aras kendini diğer Aras'ın yerine koymaya çalıştı. Ailesini kaybetmişti, kardeşinden haber alamıyordu ve ona yeni adını, ailesini kabullenmesi için terapide birtakım teknikler uygulamışlardı. “Sert önlemler” derken neyi kastetmiş olabileceklerini anlamak için çok, çok fazla araştırma yapmıştı. Hiçbiri, ne Demir'in ne de kendi başına gelmesini isteyeceği yöntemlerdi.
Bu dünyada da komada kalıp kalmadığını merak etti. Demir ve Aras'ın hayat hikayeleri tamamen yer mi değiştirmişti? Komaya giren, ölümden dönen ve yıllarca yurtlarda sürünen kişi Demir miydi?
Ya kendisi? Onu başka bir şehre getirmiş, kardeşinden ayırmışlardı. Kendi Demir'inden farklı hareket edeceğini sanmıyordu; sırtında bunu kanıtlayan, zamanında canının çok yandığına ve iyileşmesinin sonsuza kadar sürdüğüne emin olduğu bir iz vardı.
Aras yıllarını hiç pes etmeksizin kardeşini arayarak geçirmişti; burada da işlerin farklı şekilleneceğini sanmıyordu. Eğer Demir'i hatırlasaydı bir yolunu bulur, Akkayaların parasını ve gücünü kullanarak ne yapar eder kardeşinin peşine düşerdi. Herkesin hâlâ ona Teoman diye seslenmesinden, gerçekte kim olduğunu hatırlamadığı sonucuna varıyordu. Hadi diyelim, şimdiki adına çok alıştığı için asıl adını tercih etmiyordu; fotoğraflardan gördüğü şey şuydu ki Demir'le, her ne kadar iyi geçiniyor gibi görünseler de hayalindeki yakınlığa sahip değillerdi. Çocuk hâlâ yurtta kalıyordu bir kere. Bir kardeşi olduğunu öğrense, yıllardır onu arayan, bekleyen, abisinin gözünün içine bakan kardeşinin o andan itibaren yurtta kalmasına göz yumamazdı. Yıllardır ailesi bildiği insanlar başka bir kardeşi olduğunu kabullensin veya kabullenmesin... Öz kardeşiydi; gerçek ailesinden, geçmişinden kalan tek şey. Nasıl kabul edebilirdi ondan uzak kalmayı?
Diğer Aras, muhtemelen küçük yaştan itibaren dolaba kapatılıyordu. Adı, ailesi, kardeşi, aslında kim olduğu; ona ilaçlar, maruz kaldığı şiddet ve başka teknikler yüzünden unutturulmuştu. Evde bir yandan ona annesi olduğunu kabul ettirmeye çalışan, kendi oğlunun ölümünü kabullenemeyip delirmiş, yas tutan bir kadın vardı. Diğer yandan, karısının ölen oğlunun hayatını bu yeni gelen çocuğa yamamaya çalışmasına öfkelenen; karısını tedavi ettirmek yerine bu öfkeyi evlat edindikleri çocuğa yönlendiren korkunç bir adam…
Hakan'ın Demir'e neden bu kadar öfkeli olduğunu mantığa oturtmaya çalıştığında aklına gelen tek sebep buydu. Neyi, neden yaptıkları hakkında kendince sonuçlara varıyordu gerçi; ağızlarından çıkan hiçbir söz doğru olmadığı için gerçeği bilebileceğini sanmıyordu. Her şeyin Demir'in iyiliği için olduğunu söylüyorlardı ama hepsi koca bir yalandı.
Sebeplerini anlamaya çalışması; kardeşinin hayatını çaldıkları, küçücük yaşında onun canını kim olduğunu unutturacak kadar yakıp onu dünyadaki her şeyden ve herkesten daha çok seven abisinden mahrum bıraktıkları gerçeğini değiştirmiyor, yaptıklarını aklamıyordu. Akkayalardan öylesine çok nefret ediyordu ki... İkisinin de hayatını mahvetmişlerdi.
Demir, Aras'ın kardeşi olduğunu öğrendikten sonra oturup konuşmaları, ne yapacaklarını planlamaları gerekiyordu. Aras'ın gönlünden geçen şey, kardeşini de alıp bu şehirden çekip gitmekti ancak Demir'in isteklerini de göz önünde bulundurmalıydı. İkisinin de Akkayaların onları bulamayacağı bir yere toz olmaları konusunda hemfikir olabileceklerini umuyordu.
Olayların nereye varacağını öngöremediği için Leyla'nın bu işin neresinde durduğunu çözemiyordu. Artık pek yakın görünmüyorlardı ancak ses kaydında Demir, evde en çok sevdiği kişinin Leyla olduğunu söylemişti. Aras, Leyla için üzülüyordu; gerçekten öyleydi. Hangi evrende olursa olsun bahtsız bir insandı anlaşılan. Anne babası korkunç insanlardı ve ikizinin küçük yaşta öldüğünden hâlâ bihaberdi. Yıllardır ikizi bildiği çocuk ise ölmüş bir çocuğun hayatını yaşayabilsin diye ailesi tarafından manipüle ediliyor, şiddete maruz kalıyordu.
Onun için üzülüyordu üzülmesine ancak en büyük önceliği her zaman Demir'di; her zaman da o olacaktı, bu değişmeyen bir gerçekti. Kardeşi “tamam” dese, onunla gelmeyi kabul etse bu şehirde bir dakika daha durmazdı. Demir, Leyla'yla görüşmek istiyorsa planlarını bunun üzerine yapacaktı; o aileden kimseyi görmek istemiyor, Leyla dahil bütün Akkayalarla tüm ilişkisini kesmek istiyorsa da bu doğrultuda ilerleyecekti. Hakan'ın ondan beklediği üzere; Leyla üzülmesin, birlikte büyüdüğü çocuğu kaybetmesin diye kim olduğunu Demir'den saklamak, onu uzaktan sevmek söz konusu bile değildi, olamazdı da.
Bahçe boyunca, kaçıyormuş gibi görünmemeye çalışarak hızlı adımlarla yürüdü. Demir kapıya kadar gelip güvenlik görevlilerini de atlatınca varını yoğunu ortaya koyup koşmaya başladı.
Önce buraya gelen tek kişinin kendisi mi olduğunu anlayacak, sonra da Demir'e ulaşacaktı.
Deniz... Onun Deniz'i olup olmadığını öğrenmesi lazımdı. Belki o da buraya gelmiş, başka bir Deniz olarak uyanmıştı.
Çok düşük bir ihtimaldi ancak umutlanmadan edemedi.
Koşmaya hiç ara vermeden telefonunu cebinden çıkardı ve son arananlar kısmında çıkan ilk isme tıkladı.
Deniz'im Aranıyor…
“Alo... Ablacım bir dakika, Teoman abinle konuşuyorum... Teoman, günaydın.”
Hayır ya.
Ya abi, hayır ya.
Onun Deniz'i değildi.
Tamam. Tamam, olsun, ne olmuş? Belki böylesi daha iyiydi; Deniz'inin de burada, bu garip, her şeyin altüst olduğu dünyada mahsur kalmasını istemezdi zaten. Hem böylelikle en azından Demir'in nerede olduğunu öğrenebilecekti.
“Deniz! Deniz, neredesin sen? Evde misin?”
“Teo, ne bu telaş sabah sabah? Nefes nefese geliyor sesin... Evdeyim, evet, Ali'ye kahvaltı hazırlıyordum. Ali, şu zeytinleri de koy masaya bakayım. Sen neredesin ya, sporda mısın? Gitmeyeceğim demiştin dün bana.”
“Yok, sporda değilim. Deniz, onu bunu bırak şimdi; Demir nerede biliyor musun? Benim acilen Demir'i bulmam lazım.”
“Demir mi? Saat sekiz buçuk... Demir nerede olacak, çalışıyordur bugün. Sen niye koşturuyorsun bu kadar ya? Bir şey mi oldu?”
Hakan Akkaya'dan başka birinin Teoman'a Demir dediğini duymak o kadar rahatlatıcıydı ki gözyaşları içinde güldü.
Teoman Demir'di. Hayal veya halüsinasyon görmüyordu; bu sefer değil. Aras, kardeşini gerçekten de bulmuştu.
“Demir'in abisini buldum, abisinin kim olduğunu biliyorum Deniz! Aras'ı buldum!”
“Ne! Nasıl yani? Kim?”
“Benim!”
“Ne demek sen? Ne diyorsun Teo? Neredesin sen şimdi?”
“Kardeşime gidiyorum!”
“Teoman! Geliyorum oraya, beni bekle, geliyorum, tamam mı?”
“Gelmene gerek yok, seni sonra ararım.”
“Geliyorum dedim! Birazdan oradayım. Ali, aşkım, sen...”
Telefonun yüzüne kapanması onu daha da çok güldürdü. Deniz'le konuşurken bundan bahsetmeyi düşünmüyordu aslında; bir anlığına heyecanına yenik düşmüş, kardeşiyle ilgili her gelişmeyi kendi Deniz'ine anlattığı gibi anlatmadan edememişti. Aslında iyi olmuştu; böylelikle Demir'in abisini aradığının arkadaş ortamlarında bilinen bir şey olduğunu da öğrenmişti.
Çiy Burger'e geldiğinde içeri girerken neredeyse basamaklara takılıp yere düşecekti. Soluklanmak için ellerini dizlerine yaslayıp bir anlığına durakladı; koşmaktan boğazı kurumuştu.
“Teoman Bey, iyi misiniz?”
Refleksle arkasına bakacaktı; ona seslendiğini anlaması birkaç saniyesini aldı. Başını kaldırdığında, kendi dünyasında onu hırsızlıkla suçladığı için kavga ettiği şefi gördü.
“Demir nerede, gördün mü? Burada mı?”
“Gelmedi daha ama birazdan gelir. Siz geçin, içeride bekleyin isterseniz. Serhat Bey de birazdan burada olur zaten.”
Sözünü bitirmesini bile beklemeden dışarı çıktı. Yurda doğru giden yoldan hızlı adımlarla yürürken, bir yandan da Deniz'in birkaç satır altındaki numaraya tıkladı.
Demir Aranıyor…
Telefonun açıldığını duyduğunda, kendini sakinleştirmek için birkaç titrek nefes aldı.
“Demir?”
“Buyur benim. N’aber?”
Sesinden gülümsediğini anlayabiliyordu.
Demir…
Allah'ım, kardeşiyle konuşuyordu. Kardeşine kendi ismiyle hitap edebiliyordu. Dizlerinin üzerine çöküp ağlamak istedi. Ne güzel bir duyguydu bu.
“Demir? Demir, neredesin?”
“Oğlum, ne oluyor lan? Bir sen, bir Deniz... ‘Neredesin, neredesin…’ Nerede olacağım? Yoldayım, Çiy Burger'e geçiyorum.”
“Ne kadar yolun var? Yeni mi çıktın yurttan?”
“Bir beş dakikaya falan gelirim de ne oluyor sabah sabah ya? Ne bu telaş?”
“Parkın oralarda mısın? Geçtin mi parkı?”
Demir'in yavaşladığını anlayabiliyordu; ses tonu biraz daha ciddileşti.
“Evet, oradayım. Geçmedim daha.”
“Tamam. Bekle, ben geliyorum oraya, tamam mı? Ayrılma sakın bir yere.”
“Neden?”
“Geliyorum dedim! Bir kere de soru sorma, dediğimi yap be oğlum.”
“Şşt, harbi diyorum bak, ne oluyor lan size? Deniz aradı demin, sesi bir garip geliyordu, panik içindeydi sanki, haberin var mı senin? Sordum, bir şey de söylemedi. Hayırdır lan? Birine bir şey mi oldu, iyi misiniz?”
“İyiyiz, iyiyim. Çok, çok iyiyim oğlum. Geliyorum bekle, otur bir yere, kapatma sakın telefonu.”
“İyi, bekliyorum bakalım, tamam.” Biraz sonra yeniden konuştu: “Çocukların tırmanıp durduğu şu büyük ağaç var ya, oradayım. Sen de yavaşla, takılıp yere düşeceksin şimdi. Oğlum valla çok yorgunum, seni taşımakla uğraştırma beni.”
“Bana bir şey olmaz ya. Sen... Sen niye yorgunsun?”
“Bilmiyorum, gece bir türlü uyuyamadım ya. Oradan oraya dön dur.”
Onun da elinde, saatlerce gözleri yaşlı şekilde bakakaldığı abisinin çocukluk fotoğraflarından biri olup olmadığını merak etti.
“Öyle işte. Bir şeyler okudum, uyudum sonra. Neyse. Geliyor musun, hani neredesin? Çok bekleyemem bak, senin yüzünden işe geç kalacağım.”
Nefes nefese güldü. Bundan sonra çalışmasına gerek kalmayacaktı. Aras onunla ilgilenirdi, ilgilenecekti de. Kardeşinin ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacaktı. Kendisi er geç kendi Demir'ine dönerdi ancak diğer Aras'ın da onunla ilgileneceğinden, kardeşini bir daha yalnız bırakmayacağından emin olmalıydı.
“Anca gül zaten. Kovulacağım bu gidişle; zırt pırt izin alıp duruyorum işten zaten. Neden kovulmadım şimdiye kadar, onu da anlamış değilim. Senin şu Serhat abin fazla anlayışlı, hakkını ödeyemem valla; çok yardımcı oluyor, sağ olsun.”
“Ya, ne demezsin... Bir yardımcı oluyor, bir yardımcı oluyor, sorma ya.”
Serhat bugün o kafeye bir gelsin, Aras da ona bir güzel yardımcı olacaktı.
“Şşt. Tartıştınız mı? Bir sıkıntı, bir şey mi oldu? Böyle konuşmazdın sen.”
“Gelince anlatacağım.”
Sadece birkaç dakika sonra kardeşine kavuşacaktı.
“E, gel o zaman hadi artık. Bekletme beni.”
Parkın girişine ulaştığında nefes nefese, “Geldim,” dedi.
Geldim, abim, geldim.
Kardeşini, bahsettiği ağacın dibinde, çimlerde otururken buldu. Onu görünce Aras bir an, sadece birkaç saniyeliğine donakaldı; yerinden kıpırdayamadı.
Demir…
“Hele şükür.”
Şükürler olsun gerçekten.
Demir sonunda telefonu kapatıp ayağa kalktı. Ona doğru ilerlerken kıyafetlerini silkeleyip Aras'ı baştan aşağı süzdü. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor gibiydi.
“Teo, nerede kaldın ya? Kök saldım valla burada.”
Aras gözlerini kardeşinden ayırmadan dalgın bir şekilde telefonunu cebine koydu. İri adımlarla ilerleyip kendini kardeşine attı ve ona sımsıkı sarıldı.
“N'oluyor?”
Demir'in şaşkın kahkahası kulaklarına ulaştı; kolları anında sırtını bulmuştu. Burada sarılmaya alışkınlardı belki de; hiç yadırgamamıştı sanki.
Aras hiçbir şey söylemedi; sesi titremeden konuşabileceğini sanmıyordu çünkü. Başını kardeşinin omzuna yasladı ve gözlerini kapattı.
Bundan sonra çok görüşeceğiz, gel bir sarılayım.
Dün gece Demir'e iki kez sarılabilmişti.
N'olur, sadece bir kere göreyim gideyim, n'olursun... Bir kere sarılayım, öpeyim, ondan sonra ne yapıyorsan yap. Ne olur, kurban olayım ya…
Birinde yumruk yemiş, diğerindeyse kardeşi başta ona karşılık vermemiş, bir an olsun yerinden kıpırdamamıştı. Sonra onu itip geri çekilmişti tabii.
En azından bir teşekkür edeyim. O kadar benimle ilgilendiler.
Sen de sağ ol.
Kardeşi ona kendi isteğiyle sarıldığında, zamanında buna karşılık vermemenin cezasını çekiyordu.
Titrek bir nefes aldığında Demir, çenesini Aras'ın omzuna yaslamış, sırtını okşamaya başlamıştı.
“Tamam lan, tamam.” Demir'in tişörtü elleri arasında buruştu. Omzunun nemlendiğini hissetmiş olmalı ki sesi tamamen yumuşadı. “Ne oldu sana böyle ya? Hmm? İyiyim demedin mi demin?”
“Bir şeyim yok.”
Onu hiç bu kadar nazik bir sesle konuşurken duymamıştı. En azından kendisine karşı... Kendi Demir'inin onunla konuşturmayı en sevdiği şey yumruklarıydı.
“Yalan söyleme. Baban gene bir şey mi yaptı?”
Hakan Akkaya'nın burada da istismarcı bir puşt olduğunun doğrulamasıydı bu. Keşke buna şaşırabilseydi.
Şaşırdığı şey, Demir'in bunun farkında olmasıydı. Ya kendi kendine öğrenmişti ya da diğer Aras, onunla dertleşecek kadar arkadaşına güveniyordu.
“Söyle, gideyim ağzını yüzünü kırayım. Metin'i de çağırırım; seve seve, güle oynaya gelir. Herif zaten birini ipte sallandırmaya hazır. Hiç dert değil, valla bak.”
“Gerek yok. O değil.”
“Leyla'ya mı bir şey oldu?”
“O da iyi. Herkes iyi.”
İkimiz dışında herkes iyi, herkesin keyfi yerinde. Ama artık sıra bizde; bizim sıramız, kardeşim.
“E, neyin var o zaman? Korkutuyorsun bak beni. Ne bu ağlamaklı haller?”
“Seni çok özledim.”
Ağlamaya başladı. Kendini tutamıyordu artık; gizlemeye bile çalışmadı.
“...Beni mi?”
Başını usulca salladı yalnızca. Kokusunu içine çekti; teninin sıcaklığını, kollarındaki hissini ezberlemeye çalıştı. Ta ki zihnindeki her şey yalnızca Demir, Demir, Demir olana kadar.
Yumuşacık bir sesle, “Harbi mi söylüyorsun? Cidden beni mi özledin?” diye sordu. “Daha dün görüştük.”
“Bir ömür gibi geldi.”
Dile kolay, on bir uzun yıl…
“Kabus falan mı gördün?” Onu neşelendirmeye çalışırcasına ona takıldı: “Rüyalarına da giriyorsam artık, oldu bu iş, haberin olsun.”
Rüyalarından hiç çıkmıyordu ki.
Ne aklından, ne kalbinden, ne de rüyalarından... Bazen kardeşinin halüsinasyonlarını görürdü; psikologla düzenli seansları oluyordu ancak hiçbirinde bundan bahsetmemişti. Kimseye bahsetmeyecekti. Bir tedavisi olup olmadığını bilmiyordu; varsa da bilmek istemiyordu. Kardeşini sırf rüyalarında görebilmek, yüzünü unutmamak için her gece dua ederdi. Gördüğü görüntülerin gerçekten kardeşi olmadığını biliyordu ancak Demir'in ona kendiliğinden geldiği anları yok etmektense, ömür boyu deli olarak yaşamayı göze alabilirdi.
Bu neşelendirme çabasının tam aksi bir sonuca sebep olduğunu fark ettiğinde, Demir'in duraksayıp kaşlarını çattığını hissedebiliyordu.
“Teo, tamam, gerçekten ne oluyor? Derdin sıkıntın neyse söyle, yardımcı olayım.”
“Aras.”
Kollarında buz kestiğini hissedebiliyordu.“...N-Ne?”
“Adım... Teoman değil, Aras.” Gözyaşları içindeyken sarılmayı kesti, elleri Demir'in yanaklarını buldu. Yüzünden yaşlar akarken gülümsedi.
“Benim abim, geldim.”
Demir, şoka uğramış gözlerle onu izliyordu.
Sonra yüzü buruştu; birden yanaklarındaki elleri itip bir adım geri çekildi.
“Teoman, şakanın hiç sırası değil. Yemin ederim arkadaşımsın demem, çok feci girişirim. Çekil bak, saçma saçma konuşma.” Ona saldırmamak için kendini güçlükle frenlediği belliydi.
“Demir... Demir.” Kutsal bir ismi seslendiriyormuş gibi huşuyla konuştu. “Yemin ederim benim. Bana bak.”
Gözleri kızarmıştı; Demir'in ağlamamak için kendini zor tuttuğunu görünce, ona bakması için omuzlarından tutup sarstı. “Bana bak! Demir, gözlerime bak, yalan mı söylüyorum sence? Böyle bir konuda yalan söyler miyim oğlum lan hiç? Böyle biri miyim ben? İnanıyor musun buna cidden? Bana bu kadar mı güvenmiyorsun?”
Bu güvensizliğin sebebini çok iyi biliyordu. Kıskançlıklarından ötürü abisinin geldiği yalanlarını uydurup onu oyuna getirenler olmuş olmalıydı. Sorun değil, inanmasını sağlayacaktı. Kardeş olduklarına dair artık hiç şüphesi kalmamıştı. Anıları inanması için yeterli değilse her zaman DNA testi yapabilirlerdi.
“Madalyonumuz…”
Gözü Demir'in tişörtünün altındaki madalyona kaydı; zinciri bir çırpıda tişörtünün üzerine çıkarıp madalyonu avcunun içinde sıkıca tuttu. Bakışlarını bir an olsun kardeşinin yüzünden ayırmadı.
“Babamız almıştı, ‘Kaybetmeyin,’ demişti. Seninkini kaybetmiştin, hatırlıyor musun? Saatlerce bahçede aramıştık. ‘Kaybolursam beni bul, tamam mı abi?’ ‘Tamam, abi sözü.’ Benimki şimdi nerede bilmiyorum; o Hakan Akkaya'dadır kesin zaten, belki de çoktan attılar.”
“...Madalyondan sana zaten bahsettim. N-N’olur, başka... Başka bir şey daha söyle...” Kardeşinin bakışları yüzünün her yerini tarıyor, söylediklerinin doğru çıkması için yalvarırcasına ona bakıyordu.
Demir'in bu dünyadaki Aras'a neyden bahsedip neyden bahsetmediğini bilmiyordu ki... Aklına ne gelirse anlatmaya başladı.
“Karga. Sen kargaları çok seversin. ‘Benden bile mi çok?’ ‘Hayır, dünyada en çok abimi seviyorum.’ ‘Ben de kardeşimi seviyorum.’ En çok beni severdin be Demir; kargalardan bile kıskanırdım seni. Çok küçüktün, hatırlıyor musun bilmiyorum; kendi yataklarımız vardı ama her gece birlikte yatardık. Annem ayrılmamızı istemişti bir keresinde, sabaha kadar saatlerce ağlamıştın; en son karışmayı bıraktılar. Odalarımızı birbirine bağlayan bir pencere vardı, yastık doldurmuştuk altına; oradan odama atlamayı çok severdin. Sana masallar anlatırdım.”
“Kargayla tilkinin masalı...” dedi Demir fısıltıyla.
Sonunda inanır gibi görünmesinin heyecanıyla başını salladı. “Uyduruyordum, biliyor musun? Her gece sana masal anlatmam için tutturuyordun; aklıma o an ne geliyorsa sallıyordum bir şeyler.”
Demir, ellerini Aras'ın yanaklarına yerleştirmiş, ıslak gözlerle başını iki yana salladı.
“Ç-Çok güzellerdi. Hepsi çok güzeldi. Her birini unutmamak için bir deftere yazdım; unutamazdım. Uyuyamadığımda onları okuyorum hep. Dün gece bile… Senin anlatman gibisi yok ama…”
“Anlatırım kardeşim. Yine anlatırım. Sen iste yeter ki; sesim kısılana kadar masallar anlatır, kitaplar okurum sana. Şarkımızı da söylerim. Onu hatırlıyor musun?”
“Hiç unutur muyum? Ay doğar, yol uzar... Küçük kuş yuvasını arar…”
Duyabildiği tek şey, kendi Demir'inin Serhat'ın başında bu şarkıyı söyleyişiydi. Titremesine engel olamadı.
“Gece iner, usul usul... Küçük kuşu yıldızlar bulur… Çok severdin bunu söylememi.”
“Hastaydım o gün. Kazadan önce bunu söylemiştiniz bana.” Demir'in gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. “Aras? A-Abi? Gerçekten sen misin?”
Sonunda madalyonu bırakıp alnını kardeşinin alnına yasladı, gözlerini kapattı. “Benim Demir, benim kardeşim.”
“Siktir...” Hıçkırıklara boğuldu. “G-Gerçekten sensin. Buradasın.”
“Buradayım. Geldim, geldim abim, geldim.” Pişmanlıkla dolu, yalvarır bir tonda af dilemeye başladı: “Çok geciktim, affet beni Demir. Sözümü tutamadım; ‘Kaybolursam beni bul,’ dedin, bulamadım. Affet beni abim, n'olursun affet.”
“Hayır, hayır, hayır. Öyle deme. Öyle deme.” Demir, alınlarını ayırmış, itiraz eden bir sesle konuşuyordu: “Senin hiçbir suçun yok, tamam mı? Affedilecek bir şey yok. Artık buradasın, abim beni bulmuş, ben daha ne isteyebilirim ki?”
Birbirlerine yaslanmış bir şekilde kaç dakika orada kaldıklarını takip edemedi.
Dizleri onları daha fazla taşıyamayınca, birbirlerine yaslanarak çimlerin üzerine çöktüler. Demir neredeyse kucağına çıkacaktı. Kardeşi ondan bir an olsun uzaklaşmıyordu; Aras başka bir şey istemiyordu zaten.
“Abi...” Söylemeye doyamıyormuş gibi peş peşe, huşuyla sayıkladı: “Abi, abi, abim... Aras.”
“Kardeşim... Kardeşim benim, canımın içi.”
Demir'e kardeşim diyebilmek ve karşılığında yumruk yememek öylesine gerçeküstü bir histi ki…
“Ben seni gittiğim her yerde aradım.” Ondan hiç vazgeçmediğini kanıtlamaya çalışıyordu sanki. Gerek yoktu; çünkü Aras bunların hepsini zaten bizzat yaşamıştı.
“Biliyorum.”
Alnına düşen saçları kulağının arkasına doğru itti. Bakışlarını kardeşinden ayıramıyordu. Çok güzeldi; kızarmış gözleri, ıslak yanakları, gülümsemeyi bırakamıyormuş gibi kıvrılan titrek dudakları, kıvır kıvır sarı bukleleriyle Demir çok güzeldi.
“Hiç vazgeçmedim, bir an bile. Ö-Öldüğünü söylediler, inanmadım. ‘Abim yaşıyor,’ dedim. Hissederdim; ölmüş olsaydın bilirdim. ‘Yaşıyor,’ dedim, ‘abim benim.’ Hiçbirine inanmadım.”
Benim kardeşim boğulmuş lan, boğulmuş!
Onu yıllardır ölü bilip de buna rağmen mi abisini aradığına, yoksa Akkayalar yüzünden mi yeni bir ölüm haberi aldığına emin değildi. Hangisinin daha acı verici olduğuna karar veremiyordu.
Neyi bilip neyi bilmemesi gerektiğini kestiremediği için şimdilik soramadı.
“Biliyorum Demir. Hepsini biliyorum kardeşim.”
Başta hayrete düşmüş gibi göründü, sonra gülmeye başladı. “Biliyorsun tabii; abimi bulmamda bana yardım ediyordun.”
Ne?..
Şaşkınca duyduklarını işlemeye çalıştı. Aras ona abisini bulması için yardım mı ediyordu?
“Abim bana abimi bulmam için yardımcı oluyormuş. Bu nasıl iş lan?”
Kardeşinin de kim olduğunu, senden önce öğreneceğim.
Kardeşini bulunca da onunla da yakından ilgileneceğim.
Hayatları her zaman birbiriyle iç içeydi, değil mi? İster geçinsinler, ister kavga etsinler... Biri her zaman kardeşini arıyordu ve diğeri, o kardeş olduğunu bilmezken bile ona yardım ediyordu.
Bunu duymak ona, açıklama yapmayı geciktirmemesi gerektiğini fark ettirdi. Demir, her şeyi nasıl hatırladığını sorarsa ne diyecekti? Onların arkadaşlıklarına, Teoman Akkaya olarak büyüyen Aras'ın hayatına dair neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Kardeşine yalan söylemek istemiyordu; gerçeği onunla paylaşmalıydı, yoksa zaten kendi başına açık verecekti.
Kardeşinin sırtını okşadı. “Sana bir şey söylemem lazım.”
Kucağına iyice gömülüp mayışmış bir şekilde, “Söyle,” dedi.
Telefonu çalınca ikisi de irkildi. Demir hiç ayrılmak niyetinde değilmiş gibi, Aras'ın cebinden telefonunu çıkarabilmesi için yerinde hafifçe kıpırdandı; biraz daha yanına kayıp başını boyun girintisine yasladı. Kardeşinin ondan bir an olsun uzaklaşmak istemediğini görmek onu gülümsetti. İçi ısınmıştı.
Bir kolunu Demir'in belinden hiç ayırmadan, diğeriyle cebinden telefonunu çıkardı. Gözlerini bileğiyle silip ekrandaki ismi okuyabilmek için birkaç kez kırpıştırdı.
İkisi de Deniz'im yazan ekrana baktılar.
Demir yeni farkına varmış gibi, “Deniz… D-Deniz biliyor mu? Ondan mı nerede olduğumu sorup duruyordu?” diye mırıldandı. Biraz sitem sitem edercesine ekledi: “Benden önce ona mı söyledin?”
Kardeşini şakağından öptü. Dudakları teninden hiç ayrılmadan, “Her şeyi anlatacağım, yemin ederim. Önce şunu bir açayım, tamam mı?” dedi. Başını salladığında, boğazını temizleyip telefonu açtı ve kardeşi de duyabilsin diye sesi dışarıya verdi.
“Alo, Deniz?”
“Çiy Burger’e geldim, yoksunuz. Arıyorum arıyorum, ulaşamıyorum. Neredesiniz siz Allah aşkına ya? Söyle hemen, oraya geliyorum.”
Sesindeki telaşı duyabiliyordu; kız, endişesini gizlemeye çalışmıyordu bile.
Deniz'i zaten kendi dünyalarındaki çoğu şeyden haberdardı. Ancak negatif çıkan DNA testinden sonra akşam Akkayaların evine gittiğini, kardeşinin Teoman olduğundan emin olduğunu ya da Serhat'ın öldüğünü ona anlatmamıştı. Anlatmayı da düşünmüyordu. Kızın, yalan söylediğinde bunu anlayabilmek gibi olağanüstü bir yeteneği vardı ancak onun yüzünden Deniz'in başına gelmeyen kalmamıştı zaten. Akkayaların ona da zarar vermesine müsaade etmeyecekti.
Aras ona sırları, hayatı pahasına güveniyordu; gelmesinde onun için bir sakınca yoktu ancak Demir'in de bunu onaylayıp onaylamadığını bilmek istiyordu. Belki de şu anda yanlarında başka kimsenin olmasını istemezdi.
“Sorun var mı?”
Demir omuz silkip etrafa bakındı. “Yok, gelsin.” Biraz gönülsüz olduğunu hissedebiliyordu. Bunun Deniz'den kaynaklanmadığına emindi; demin telefonda görüştüklerini söylemişti, arkadaştılar sanki. Muhtemelen ikisinin biraz daha baş başa kalmasını istiyordu, buna şaşırmamıştı.
“Yurt yolundaki parktayız.” Yürüyüş yapan birkaç kişi dışında etrafta kimse yoktu. Biraz mahalle arasında kalıyordu burası. Ağaçlar çok açıkta kalmalarını engelliyordu ama küçük bir yerdi.
“Park, park… Ha, biliyorum orayı, tamam. Serhat abi bırakacak beni, haberin olsun. Odasından bir şey almaya gitti şimdi.”
Kaşları çatıldı. “O ne alaka şimdi ya? Seninle ne işi var o herifin?”
“Benim telaş içinde sizi aradığımı görünce beni yalnız göndermek istemedi; içi rahat etmezmiş, iyi olduğunuzdan emin olmak istiyormuş.” Deniz biraz kararsız bir şekilde, “Niye öyle dedin ki şimdi? Söyleyeyim, gelmesin mi?” dedi.
Bu fırsatı kaçırmayacaktı. Sorması, öğrenmesi gereken tonla şey vardı. Serhat en baştan onlara kocaman bir açıklama borçluydu.
“Yok, yok. İyi olur, gelsin. Onunla da görülecek bir hesabım var.”
“Ne? Sana ne oluyor ya? Kavga çıkaracaksan yalnız geliyorum bak.”
Demir de yanında, yüz ifadelerini ölçmek için doğrulmuştu.
Gözlerini kardeşinden ayırmadan, “Demir'i Bodrum'a getiren o,” dedi.
Demir şok içinde donakaldı. “Ne?”
Deniz'in de dili tutulmuştu.
“Evet.”
Onunla olan tüm etkileşimlerini düşünürken Demir'in dalgınlaştığını görebiliyordu. Gözleri oradan oraya fırlıyor, anılardan anılara sürükleniyordu. Hatırladığı her detayla ifadesi karardı.
Kardeşinin neler hissettiğini anlıyordu. Bu Serhat, en azından kendini sağlama almış olmalıydı ki aylardır Akkayaların arkasından iş çevirip kardeşini oyalayabiliyordu. Onu Bodrum'a getirten Serhat, kendi dünyasında ölmüş, cesedi çoktan ortadan kaldırılmıştı. Ona ulaşmaya her çalıştığında Demir'in kim olduğunu söylemekten kaçınıyor, yürüyemiyor, konuşamıyor diye Demet ablayı bile ayarlayıp ayağına kadar göndermesine rağmen kardeşinin kim olduğunu söylemeyip harflerle ‘madalyon’ yazdırıyordu. Akılsızın tekiydi. Onun yüzünden kaza yapıp felç kaldığı için vicdan azabı çekmişti çekmesine ama o şerefsiz neden kardeşini ondan saklıyordu ki? Birkaç ipucu dışında ona hiç yardımcı olmamıştı bile. Tek derdi muhtemelen elinde Hakan'ın başının üzerinde sallayabileceği bir tehdit olmasıydı; iş ortakları değiller miydi sonuçta? Menfaatçi, bencil piçler…
Onu kardeşinden mahrum bırakan herkesten teker teker hesap soracak, herkesi gebertecekti.
Tekrar Deniz'e odaklandı. “Deniz, sen sakın bir şey çaktırma bak, tamam mı? Çok dikkatli ol.”
“İnanmıyorum ya, hiç tahmin etmezdim…” Kendini çok çabuk toparladı; sesi kararlı bir tona büründü. “Tamam, tamam çaktırmam, bende o iş. Halledeceğim ben.”
“Bir de Deniz, senden bir şey rica edeceğim.”
“Söyle, ne istersen.”
Bu kızı çok seviyordu.
“Bize bir on beş, hatta mümkünse yirmi dakika kadar müsaade et, olur mu? Baş başa konuşmamız gereken birkaç şey daha var. Serhat araya girsin istemiyorum şimdi.”
Demir rahat bir nefes alıp ona minnettar bir bakış attı. Kardeşine gülümsedi; onun arzuları her zaman, her zaman önce gelirdi.
“Tamam, tamam sorun yok da… Gelir birazdan. Nasıl ikna edeyim, ne diyeyim ki?”
“Bilmiyorum ama ‘Teoman telefonunu açmadı, mesajıma dönmesini bekliyorum,’ falan de. Sen düşünürsün bir şeyler. Oyala biraz yani. Hiç gelme demiyorum ama hemen gelmeyin, tamam mı?”
“Tamam, ben oyalarım onu, sen hiç merak etme. Bu arada kapatmadan hemen, Demir nasıl? İyi mi o?”
Kardeşine konuşması için telefonu işaret etti. Bu, Demir'in yüzünde bir gülümseme yaratmıştı.
“Deniz kızı!”
“Demir? İyi misin, nasıl hissediyorsun?”
Onun sesini duymanın Deniz’i rahatlattığını ikisi de fark etmişti. En kıymetli can dostlarından biriyle, sevdiği kızla kardeşinin iyi geçindiğini görmek içini ısıttı. İkisine de canından çok değer veriyordu.
Kardeşiyle kendi Deniz'ini karşı karşıya getirmek için sabırsızlanıyordu. Zamanı gelince Demir'le konuşup kim olduğunu açıklayacak, sonra da onu Deniz'in karşısına çıkaracaktı. Demir'i bulmasında kızın ne kadar yardımcı olduğunu, en zor zamanında bile yanından ayrılmadan ona nasıl destek çıktığını anlatmak; Deniz'in ne Aras'tan ne de ona yardım etmekten bir an bile vazgeçmediğini bir bir söylemek istiyordu.
“Ben iyiyim. Sağ ol, endişelendiğin için... İyiyim yani, merak etme.”
“Demir... Demir, senin adına çok mutluyum. Gelince bir daha konuşuruz ama gerçekten ciddiyim. Hâlâ anlamıyorum, nasıl oldu bilmiyorum ama sonunda abini bulmana çok sevindim.”
“Teşekkür ederim.” Demir, abisine bakarken gözlerinde galaksiler saklıydı sanki; yüzü ışıl ışıl parlıyordu. “…Ben de çok mutluyum.”
“Tamam, gelir şimdi, kapatıyorum.” Sonra biraz duraksayıp fısıltıyla, “Teo... Aras? Orada mısın?” dedi.
Gözlerini yumdu. İsmini ondan duymayı seviyordu.
“Buradayım Deniz, evet?”
“Sen... Nasılsın, iyi misin?”
Göğsü patlayacakmış gibi hissediyordu. “Deniz, hayatımda hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.”
Kısık bir sesle, “...Tamam,” dedi. “Tamam o zaman, görüşürüz. Öptüm.”
Nefesi boğazına takıldı. Sevgili oldukları bir anlığına aklından çıkmıştı. “…Ben de. Hadi görüşürüz.
Telefonu kapatıp çimlerin üzerine koydu. Demir bunu bekliyormuş gibi hiç duraksamadan sorgulamaya başladı:
“Beni gerçekten o mu getirtti buraya? Notları gönderen herif başından beri o muymuş?”
“Evet, oydu.”
Sinirle güldü. “Vay puşt vay... Gözümün içine baka baka yalan söyledi, ha? Ben de diyorum bunda bir haller var ama arkadaşınım diye yardım ediyor, alttan alıyor sanmıştım. Bir dakika, bir dakika ya!” Daha yeni aklına geliyormuş gibi kaşlarını çatarak ona baktı. “Bütün bunları nereden biliyorsun sen? Nasıl öğrendin? O mu söyledi?”
Alay etmekten kendini alamadı. “Ya o bir şey söyler mi hiç? Ağzından cımbızla laf alınıyor şerefsizin.”
“Nasıl öğrendin o zaman her şeyi? Biz seninle haftalardır abimi arıyoruz. Bana hiçbir şey söylemedin. Ne zamandır bir şeylerden şüpheleniyordun? Hafızanı kaybetmiştin, beni unutmuştun, değil mi? Ne oldu, birden geri mi geldi? Nasıl? Ne zaman oldu bu?”
Sormak istediği daha fazla soru olmasına rağmen kendini tutuyor gibiydi.
İşte başlıyoruz. Bundan daha fazla kaçış yoktu. Daha fazla erteleyemezdi.
Kardeşinin ellerine uzandı ve parmaklarını birbirine geçirdi. “Demir, benim sana bir şey söylemem lazım. Gerçekten çok önemli.”
Demir ellerinin birleşimine baktı, gülümseyecek gibi oldu ancak Aras'ın ne kadar ciddi göründüğünü fark etmiş olmalıydı ki odağını tekrardan onun yüzüne çevirdi. Bir yandan da parmakları onun parmaklarına kilitlendi.
“Tamam, söyle.”
“Sana bir şey söyleyeceğim ama bana doğruyu söylediğime dair koşulsuz şartsız güvenmen lazım.”
Samimiyetini gözlerinden anlayabilmesi için bir saniye bile bakışlarını onunkilerden ayırmadı. İnanmasına ihtiyacı vardı.
“Ne oluyor? Korkutuyorsun beni şu an. Bir şey mi var?” Gerçekten endişelenmiş görünüyordu ki Aras bunu hiç istemiyordu. Sakinleşmesi için başparmaklarıyla kardeşinin parmaklarının üzerini yatıştırırcasına okşadı.
“Seni korkutmaya çalışmıyorum ama kulağa gerçek değilmiş, yalan söylüyormuşum gibi gelecek. Yemin ederim, söyleyeceklerimin hepsi doğru. Sana şaka falan yapmıyorum, dalga da geçmiyorum. Asla yapmazdım, tamam mı? Bana inanman lazım.”
Bu, onu sakinleştirmek adına hiçbir fayda sağlamamış gibiydi; ancak kardeşi, kötü haberlere alışmış birinin yorgunluğuyla gelecek darbeye karşı kendini sağlamlaştırmaya çalışırcasına dimdik oturdu. Ne kadar korktuğu gözlerinden belli olsa da bunu ondan gizlemek için elinden geleni yaparak başını salladı, konuşmasını bekledi.
“Ben… Değilim…”
Bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Hiçbir kolay yolu yoktu. Zaman kazanmak için birkaç derin nefes aldı.
Ellerindeki nasırlar birbirine denk geldi. Demir'inki çalışma hayatından, Aras'ınkiyse spor salonunda saatlerini harcamasından kaynaklanıyor gibiydi.
Kendi dünyasıyla rollerinin tam tersi olduğunu biliyordu. Sahada Demir'inin ellerini birkaç kısa saniye boyunca ancak tutabilmişti; ellerinde kesik var mı diye bakıyordu. O esnada kardeşine dokunduğu gerçeğine odaklanamamıştı bile; onun suçsuz olduğunu kanıtlamaya çalışmakla çok meşguldü.
O burada başka bir Aras'ın kardeşiyle el ele otururken, kendi Demir'inin ne yaptığını merak etti. Aras ortadan kayıp mı olmuştu, yoksa beden mi değiştirmişlerdi? Diğer Aras'ın, onun yaralı vücudunda uyanıp neler olup bittiğinden habersiz, şaşkınlıkla Akkayaların evine gittiğini; Şebnem'e anne, Hakan'a baba dediğini düşündü. Kardeşine Demir diye seslendiğini, Teoman Akkaya'nın kendisi olduğunu söylediğini hayal etti.
Hepten mahvolmuştu.
Onu akıl hastanesine kapatacaklardı. Kendi bedenine döndüğünde gözünü yurtta açmak için dua etti; çünkü delirdiğini cümle aleme ilan etmek Akkayaların o kadar işine gelirdi ki... Hele de şimdi, kardeşine daha yakın kalabilmek için onların evinde çalışmaya başlayacağı düşünüldüğünde... Hakan Akkaya, onu da kilitleyecek bir yer bulmanın sevinciyle havalara uçardı artık.
Bir an önce buradaki işlerini halledip kardeşine geri dönmenin bir yolunu aramalıydı. Nasıl yapacağını hâlâ bilmiyordu. Burada, bir başkasının hayatına sıkışıp kalmaktan, kardeşine geri dönememekten korkuyordu. Bundan da çok korktuğu şey, neyin hayal, neyin gerçek olduğunu kavrayamamasıydı. Bütün bir hayatı yalan veya halüsinasyon olamazdı; her bir acı saniyeyi yaşamıştı, hepsini hatırlıyordu. Nasıl unutabilirdi ki?
Ancak Teoman Akkaya olmaya dair hiçbir anısı yoktu.
Tek yapması gerekenin söyleyip kurtulmak olduğunu biliyordu. Demir'in verebileceği en kötü tepki neydi ki zaten? Dayak yemeye alışıktı; kardeşinin ona vurmasına bile alışıktı, Demir bunu unutmasına fırsat vermiyordu. Vurursa, döverse atlatırdı. İnanmazsa inanması için elinden geleni yapardı.
“Akkayalarla birlikte büyüdüğümü sanıyorsun, değil mi?” diyerek başladı. Söze girmek için en iyi noktanın bu olup olmadığından emin olamıyordu ancak laf ağzından çıkmıştı bir kere.
“Evet? Öyle değil misin?” Ayrı kaldıkları zamana dair merak içinde, “Onlardan önce başka birileri daha mı evlat edindi seni?” diye sordu.
“Yok.” Derin bir nefes aldı. Bundan kaçış yoktu. “Beni kimse evlat edinmedi. Hiç kimse. İsteyenler oldu ama hiçbir zaman kabul etmedim. Evlat edinilirsem kardeşimi, ailemi unutmamı isterler diye çok korkuyordum. Hem kardeşimi arıyordum zaten, yurttan da öylece ayrılamazdım. Yıllarca, ‘Ya ben yokken kardeşim gelirse?’ diye düşünüp durdum. Geceleri yurttan kaçıp sokak sokak seni arıyordum. Benim olmadığım her yerdeydin sanki be Demir.”
Tüm bunları kendi Demir'ine de söyleyebileceği günlerin yakın olmasını umuyordu. Onu Akkaya şerefsizlerinin eline bırakmak istemediğini, onu düşünmeden tek bir gününün geçmediğini bilsin istiyordu.
“Bunları hiç bilmiyordum.” Demir çok etkilenmiş görünüyordu ancak söylediklerinde kafasına yatmayan şeyler olduğu gözlerinden anlaşılıyordu. “Hangi yurttaydın?”
“Say say bitmez ki... Kadıköy, Beşiktaş, Fatih, Esenyurt, Bağcılar… Aklıma şu an hepsi gelmiyor bile. İstanbul'un altını üstüne getirdim, bütün ilçeleri dolaştım neredeyse. Gittiğim her yerde de seni sordum soruşturdum. En son işte, Üsküdar'daydım.”
“Anlamıyorum, biz farklı yurtlarda mıydık?”
Farklı evrenlerdeydik.
Demir onun deli olduğunu düşünecekti.
“Nasıl denk gelmedik ki hiç? Bana seni evlat edindiklerini söylediler. Belki bana geri dönersin diye benim de İstanbul'da soruşturmadığım yurt kalmadı. Hiçbirinde yoktun ama.”
Dikkati bir anlığına başka bir şeye kaydı. Burada neden ayrıldıklarını hâlâ bilmiyordu.
“Bizi neden ayırdılar? Kardeşleri ayırmazlar ki normalde. Herkesin kardeşi yanındaydı.”
Demir, abisinin bu sorusuna şaşırmış görünse de yine de açıkladı: “Anıların daha tam gelmedi galiba, ha? Sana söylemiştim gerçi, ne çabuk unuttun? Komada kaldım, dedim ya. Bir yıla yakın kendime gelememişim. Kaza esnasında kemerimi takmaya çalışmışsın ama yerine oturmamış galiba, tam bilmiyorum. Kendini suçluyormuşsun, başımdan hiç ayrılmak istemiyormuşsun. En azından bana öyle söylendi.”
Hayır.
Kaşlarından birini kaldırarak merakla ona baktı. “Bunları hiç hatırlamıyor musun?”
Hayır, hayır, hayır…
“...Kemerini takamamış mıyım?”
Olamaz. İmkânı yok.
Demir'in kemerini takmıştı; taktığını biliyordu, emindi. Hatta onunkini telaşla takmaya çalışırken kendi kemerini tam takamamış, o esnada ne olduğunu anlayamadan kaza çoktan gerçekleşmişti.
Allah'ım... Hepsi onun suçuydu.
Demir'in aylarca komada kalıp yurtlarda son bulmasından da, kardeşinin çalınıp kimliğinin fiziksel ve psikolojik istismarla unutturulmasından da o sorumluydu. Bu dünyadaki Demir kimsesizdi; abisini aramak için yıllarını kaybetmişti. Yorgun ve yalnız görünüyordu. Aras onun nasıl hissettiğini biliyordu. Onun yaşadıklarını yaşamış, aynı acıları çekmişti. İkisi de kimsesizliğin kemikleri titreten buz soğuğunu yakından tanıyorlardı. Ona bakarken aynadaki yansımasına bakıyormuş gibi hissediyordu.
Kendi Demir'i ise ölmüş bir çocuğun hayatını yaşamaya zorlanıyor; yas tutmayı bilmeyen bir kadının çekip çekiştirebileceği oyuncak bir bebek gibi, olmadığı bir rolü üstlenmesi için benliği, geçmişi zor kullanarak siliniyordu. Yıllar sonra bile, ona babalık yapması gereken bir adam tarafından istismar ediliyordu.
Her şey onun yüzündendi.
Her şey hep onun suçuydu.
İkisinin de kemerini takmayı becerebilseydi… Tüm bunlar, bunu beceremediği içindi.
“Hayır, hayır... Abi? Abi, bana bak.”
Yanaklarına yerleştirilen ellerle kendine geldi; dikkati tekrardan Demir'e kaydı. Ne kadar nefes alırsa alsın ciğerlerine hava girmiyormuş gibi hissediyordu. Bu duygu o kadar tanıdıktı ki peşini hiç bırakmamıştı.
“Abi... Aras... Aras, nefes al.” Söylemesi kolaydı tabii, yapabilseydi yapardı. Demir başını iki yana salladı. “Hayır, nefes al. Yavaşça. Acele etme. Panik yapacak bir şey yok. Sakinleş. Seni suçlamıyorum, tamam mı? Senin hiçbir suçun yok. Duydun mu beni?”
“B-Benim yüzümden oldu.” Boğazındaki yumrudan dolayı güçlükle konuştu. “Benim yüzümden bu haldesin.”
“Ne varmış halimde ya? Hiç de bir şeyim yok valla.” Kendi ıslak gözlerine rağmen abisini neşelendirmeye çalışıyordu. “Baksana, abime de kavuşmuşum. Benden daha mutlusunu bulamazsın artık.”
“Yetim kaldın. Yılların, bütün hayatın beni aramakla geçti. Yapayalnızdın.”
Demir'e mi yoksa kendisine mi hitap ettiğinden emin olamıyordu.
“Aras... Tek ben yetim kalmadım ki. Her şeyini kaybeden tek kişi ben değildim. İkimiz de ailemizi kaybettik. Birbirimizi kaybettik.” Parmakları elmacık kemiğini okşarken yumuşacık, yatıştırıcı bir sesle mırıldandı: “Seni bir on yıl, hatta koy üstüne, yirmi otuz yıl daha aramam gerekse bile aramaktan vazgeçmezdim; bilmiyorsun sanki.”
Çok yakından biliyordu. Ondandı ya pişmanlığı. Gerekirse bir elli yıl daha arardı kardeşini; anlaşıldığı üzere Demir de aynı şekilde... Ancak bu, o yılların kolay, acısız geçtiği anlamına gelmiyordu.
Çok acı çekmişlerdi.
“Ömrümün sonuna kadar seni arasam bile hiçbir saniyesini boşa geçmiş olarak saymazdım. Abim benim; canım, kanım.” Bunu söylemekten, ona seslenmekten ne kadar zevk aldığını görebiliyordu.
Biraz olsun sakinleştiğini hissetti; nefes almak biraz öncesine göre kolaylaştı. Onun bu hallerine gülümsemeden edemedi. “Ha şöyle... Gül biraz ya; nasıl hasret kalmışım anlatamam.”
Anlatmasına gerek yoktu.
Yıllar boyunca Demir'i bir kez daha görmek, ona bir kez daha abi diye seslendiğini duymak için durmaksızın onu aramıştı.
Aras, abim benim! Abim!
Hadi kolay gelsin sana, Aras abııım.
Vay, Aras abim gene korudu beni. Eski günlerdeki gibi.
Şansına, kardeş olduklarını bilmezken bile Demir'in dilinden “abi” kelimesi eksik olmuyordu. Bunu gerçekten kasteterek söylediğini duymak için nelerden vazgeçebileceğini bilse, sırf inadından, ona eziyet etmek için söylemeyi keserdi gibi geliyordu. Bir dahaki sefere, dalga geçerek bile ona abi dese, kalp krizi geçirmeyeceğinin ya da ağlayarak kardeşinin boynuna atılmayacağının garantisini veremezdi. Demir onu yine yumruklardı ama umurunda değildi. Şimdi bile eriyecekmiş gibi hissediyordu.
“Abi... Aras... Artık buradasın. Dünyada bundan daha güzel bir duygu var mı? Yok. On bir yıldır gözümü seninle kapatıp seninle açıyorum. Gezmediğim, gitmediğim yer, etmediğim dua kalmadı. Ne zaman, nereye dönsem seni orada görmeyi bekliyordum.” Gözünden birkaç damla yaş aktı ancak hiç duraksamadı. Abisini ikna etmeye çalışmayı bir an olsun bırakmadı. “Artık buradasın; seni buldum, beni buldun. Biz birbirimizi bulduk abi. O yüzden kendini hiç suçlama, tamam mı? Sakın ha... Duymayayım bir daha.”
Ellerini yanaklarından indirip tekrar onunkilerle birleştirdi. Bakışlarını ellerinden ayırmadan, neredeyse duyamayacağı kadar kısık bir sesle devam etti: “Hem suçlanması gereken biri varsa o da benim.”
Bu, biraz kendine gelmesine neden olmuştu; bakışlarıyla karşılaşabilmek için yüzünü eğdi. Demir inatla ona bakmıyordu.
“O ne demek şimdi ya?” Şaşkına dönmüştü. Kardeşi böyle bir sonuca nasıl varmıştı ki? Anlayamıyordu. “Şşt, bana bak bakayım. Demir?”
Demir omuz silkti ama dokunsan ağlayacakmış gibi duruyordu. “Hastaydım, o yüzden dışarı çıkmıştık. Eğer evde kalsaydık, hiç ayrılmasaydık…”
Bu düşünce birden ortaya çıkan bir şey değildi. Yıllar boyunca içinde tuttuğu, pişmanlığını yaşayıp kendini suçladığı bir fikirdi. Kaç gece bu suçluluk onu için için yerken gözlerine uyku girmediğini merak etti. Onun için kalbi sızladı.
“Böyle düşünme Demir.” Hâlâ ona bakmıyordu. “Demir, kardeşim, çok ciddiyim bak. Böyle düşünemezsin. Senin hiçbir suçun yoktu, tamam mı? Kazı bunu aklına. Kaza raporunu okumadın mı? Arabada teknik bir arıza varmış; hatırla, o gün olmasa başka bir zaman dışarı çıktığımızda yaşanacaktı. Belki bambaşka bir şey olacaktı. Belki babam işe giderken, annem markete giderken… Başka ne olabileceğini bilmiyoruz. Kendini suçlama, duydun mu beni?”
Ellerini okşadı; belki de duyması gereken şey tam olarak bu değildi. “Ben seni hiç suçlamıyorum, hiçbir zaman da suçlamadım. Asla suçlamam.”
Kendisinden başka kimseyi suçlamıyordu.
“Abi… Ben… Annemle babamı çok özledim. Seni çok özledim abi,” diyerek hıçkırıklara boğuldu.
Abi, benim... Demir.
Seni çok özledim abi. Annemi, babamı, evimizi çok özledim.
Bu sözleri kardeşinin ağzından ikinci kez duyuşuydu. Son seferinde, bir kez daha kardeşiyle ilgili kandırıldığına inanmıştı. İkisi de o sırada Demir'in yaptığı acımasız şakanın aslında gerçek olduğunu bilmiyordu.
“Gel buraya. Gel.”
Kardeşine sıkıca sarıldı. Demir bunu bekliyormuş gibi başını onun omzuna gömüp içli içli ağladı. Onun gözyaşları Aras'ın da karnına bıçak sokulmuş da içeride çevriliyormuş gibi canını yakıyordu. Nasıl bir his olduğunu bildiği için bu acıyı çok iyi tanıyordu.
“Ben de seni çok özledim.” Burnunu saçlarına gömüp derin nefesler aldı. “Annem, babam, sen… Bir an bile aklımdan çıkmadınız. Sizi düşünmeden bir günüm bile geçmedi. Aklım, kalbim hep seninleydi.”
Boynuna akan sıcak gözyaşları titrek bir nefes almasına neden oldu. Bu çocuğun döktüğü her damlanın sorumlusu olan kim varsa cezasını kesecekti.
“Şşt... Tamam, tamam, geçti. Abin burada.” Kardeşinin sırtını, omuzlarını yatıştırmak için okşadı. “Geldim kardeşim. Abin burada.”
Hıçkırıkları biraz olsun dinse de ikisi de sarılmayı bozmak adına hiçbir harekette bulunmadı. Demir, boynuna doğru bir şeyler fısıldarken dudakları tenine dokunuyordu. Ne dediğini tam olarak anlayamayınca, “Efendim?” diye mırıldandı.
Bu, onun geri çekilip, devam edip etmemek arasında kararsız kalmış gibi dişlerini alt dudağına geçirip duraksamasına neden olmuştu; hiçbir şey söylemeden onu izliyor, vereceği tepkiyi tartıyordu.
“N'oldu?”
Söylemekten vazgeçmiş olacak ki yanaklarını elinin tersiyle silip omuz silkti. “Hiç. Bir şey yok. Önemli değil.”
İnanacağını sanıyorsa çok yanılıyordu; çünkü pek inandırıcı değildi, rol yapmayı da beceremiyordu.
“‘Hiç’ deme, sustun birden. Ne var aklında, söyle hadi.”
“Söylesem yine üzüleceksin. İstemiyorum. Önemli bir şey değildi zaten, gerçekten ya.”
Demir'in onu düşünmesi o kadar tatlıydı ki; ağlamak mı, gülmek mi, yoksa ona sarılıp bir daha hiç bırakmamayı mı daha çok istediğine karar veremedi. Dizini dürtmekle yetindi şimdilik.
“Şşt, söylesene hadi; sorun yok diyorum.”
Dudaklarını yaladı; gözleri onunkiler arasında gidip geliyordu. “Emin misin?”
“Oğlum, evet. Hiçbir zaman bana bir şey söylemekten çekinme; üzülsem de kırılsam da üstesinden gelirim, ne olacak yani?”
“Keşke birbirimizi daha erken bulabilseydik.”
Pişmanlıkla başını salladı. “Biliyorum. Keşke.”
Söylemekten bu kadar çekindiği şeyin bu olmadığını hissederek sessizce bekledi. Çok geçmeden yeniden konuşmaya başlayınca hiç şaşırmadı.
“Ben… Kıskanmamam gerektiğini biliyorum, gerçekten. Yalnız kalmadığın, ailen olduğu için mutlu olmalıyım ama düşündükçe… Kendine aile yapmışsın. Benden başka bir kardeşin, bir ailen var. Bilmiyorum, hiç hoşuma gitmediğini fark ettim. Keşke birbirimizi daha erken bulabilseydik.”
O kadar şaşkındı ki bir an dili tutuldu. Böyle bir itiraf beklemiyordu.
Nasıl cevap vereceğini düşünürken Demir için çok uzun bir süre geçmiş olmalıydı; çünkü ondan bir yanıt alamayınca utançla omuzları çöktü. Sesi fısıltıya yakındı. “Bir şey demedim say. Çok bencilceydi, özür dilerim. Hiç haddim değildi, biliyorum. Ben… Bir daha böyle bir şeyden bahsetmeyeceğim, tamam mı? Söz veriyorum, kızma lütfen.”
Peki evde en çok kimi seviyorsun?
Kızı.
Kız kardeşini değil mi? İkizini seviyorsun en çok.
Demir abi olmuş Deniz. Yaşadığı evde bir de kız çocuğu varmış. Çok sevmiş kızı. Kardeşi var yani. Yalnız değil.
Demir'in başka bir kardeşi olduğunu öğrendiğindeki ilk tepkisi rahatlamaydı; çünkü yeni evinde arkadaş olabileceği, yaşına yakın bir çocuk vardı. Günlerdir kardeşine neler yaptılar diye paniklemekten aklını kaçıracakmış gibi hissettiği anlarda bu haber biraz olsun onu yatıştırmış, paniğine ve korkusuna merhem olmuştu. Kardeşi abi olmuştu, bir kardeşi vardı ve kendisinin aksine yapayalnız değildi.
Evdeki kız kardeşi ve yanlarındaki erkek çocuğun kim olduğunu fark edene kadar sürdü bu. Demir şimdi dillendirene kadar düşünmekten kaçındığı, zehirli bir histi içindeki.
“Kızmadım. Utanmana da gerek yok. Ne demek istediğini anlıyorum; ben olsam ben de kıskanırdım.”
Leyla ve Kutay…
Pek bağlı olduğu yeni annesi, Şebnem…
“Ciddi misin? Cidden kızmadın mı?”
“Çok ciddiyim. Kızmadım ya, niye kızayım?”
“Ne bileyim, bir şey demeyince öyle sandım işte.”
Kıskanmamak elde değildi ki. Kardeşinin hayatına dair her şeyi kaçırmıştı. Okula başladığı ilk günü görememiş, heyecanlanmaması için elini tutamamıştı. Elinde o güne dair bir fotoğraf vardı ancak şimdi o da kaybolmuştu. Teneffüslerde birlikte oyun oynayamadılar. Matematikte takıldığı yerlerde ona yardım edemedi; kendisi öğrenirken kardeşine de okuma yazmayı öğretmeyi hayal ederdi hep. Hangi derslerde zorlandığını, hangilerini sevdiğini; arkadaşlarını, sınıfta en çok kimlerle anlaştığını bilmiyordu. Ondan hoşlandığı kız hakkında tavsiyeler isteyememişti. Anne babasını özlediklerinde birbirlerinde teselli bulamamışlardı. İkisi her şeyi birlikte yaparlardı; Demir, en çok abisine düşkündü. Aynısı onun için de geçerliydi. Kardeşiyle birlikte geçirebileceği, anılar biriktirebileceği on bir yıllık koca bir ömürden olmuştu.
Tüm bu süreç boyunca onunla olan, ona kardeşim diyen birini kıskanmanın nasıl bir his olduğunu biliyordu. Teo Teo diye kardeşinin peşinden bir an olsun ayrılmayan Kutay gerzeğinin boynunu kırmak, kafasını koparmak istiyordu. Demir'i ararken nereye gittiklerini söylemesi için onu tuvalette dövmüştü ancak bu bile içinin yağlarını eritmeye yetmemişti.
“Ama emin ol, kıskanmana gerek yok. Hiçbiri, hiç kimse benim için senden daha önemli değil.”
Söyleyip söylememek arasında kalmıştı; çünkü doğruluğundan emin olamıyordu. Diğer Aras, Demir'i hâlâ hatırlamıyordu. Ailesiyle ilişkileri iyi gibiydi; hatta bir nebze olsun Hakan'la bile... Onun adına konuşmak çok yanlış geldi; Demir'e boşuna ümit veriyormuş ya da yalan söylüyormuş gibiydi sanki ama kendini tutamadı. Kardeşini böyle üzgün görmeye dayanamıyordu.
“Abi, yalan söylemene gerek yok.” Söylemek bile canını yakıyormuş gibi gözlerini sıkıca yumdu. “Beni unuttun, biliyorum.”
Asıl konuya geri dönüyorlardı. Tamam. Geçen dakikalar cesaretini toplaması için yeterli olmamıştı ancak daha fazla erteleyebileceğini sanmıyordu.
“Seni hiçbir zaman unutmadım. Kardeşimi hiç unutmadım; unutamazdım.”
Bu doğruydu, evet. Yalnızca kendisi için... Diğer Aras'a kardeşini unutturmuşlardı. Demir'i unuttuğunu hayal bile edemiyordu ancak bu bir gerçekti.
“Ama beni hatırlamıyordun. Hatırlamıyordun, değil mi? Hiçbir şey söylemedin. Ben… Anlamıyorum. Baştan beri numara mı yapıyordun?” Demir'in gözleri kıpkırmızıydı; adeta yalvarıyordu. “Yapmadım de, n'olursun. Sana her şeyimi anlattım, her şeyimle güvendim. Seni kandırmadım, yalan söylemedim de bana.”
Aras yüzünü buruşturdu. “Kandırmadım. Yani kandırdığımı sanmıyorum.”
“Ya ne demek sanmıyorum ya? Ne anlatıyorsun sen?” Sinirle ayağa kalktı. Aras da onu hemen takip etti.
“Beni bir dinle. Açıklamamı bitireyim.”
Kardeşine uzanmaya çalıştı ancak Demir geri çekilmişti. “Ne demek istiyorsun sen? Söyle.”
Orada, birkaç adım ötesinde durmasına rağmen ona dokunamamak, ulaşamamak öylesine canını yakıyordu ki…
“Ben de… Ben de senin gibi yurtlarda büyüdüm.”
“Nasıl? Akkayalarla…” Kafası çok karışık görünüyordu. Aras onu suçlayamadı.
“Beni hiç evlat edinmediler.” Elini göğsüne götürüp kendini işaret etti. “Benim adım gerçekten de Aras. Senin abinim, tamam mı? Abinim. Ama bu sabah bir şey oldu. Ya da dün akşam, bilmiyorum.”
“Ne? Ne oldu?”
“Bambaşka bir yerde uyandım.” Bunu başka nasıl tarif edeceğini bilmiyordu. “Yurtta olmalıydım ama hiç bilmediğim, tanımadığım bir yerde uyandım. Meğer Akkayaların eviymiş.”
“Ne yurdundan bahsediyorsun sen ya? Tabii ki Akkayalardaydın, çünkü orası senin evin.”
“Değil!” Hemen karşı çıktı. “Değil benim evim falan. Oğlum, kaçırıldığımı sandım lan ilk başta. Kardeşimin kim olduğunu iki gün önce öğrendim; ona ulaşamayayım diye Hakan Akkaya beni bir depoya kilitledi. Kaçmak zorunda kaldım, anlıyor musun? Özlem abla olmasaydı yine düşmüştü peşime.”
Tüm siniri uçup gitmiş gibi, endişeyle ona doğru bir adım attı. “Baban seni bir yere mi kilitledi? Ama dün okula geldin, nasıl... İyi misin? Sana dokundu, bir yerine zarar verdi mi?”
“Baban deyip durma şuna! Babam değil!” Kendini durduramadan bağırdı. “O benim babam falan değil, tamam mı?” Derin derin nefesler aldı. Sakinleşmeliydi; yoksa hiçbir yere varamayacaklardı. “O şerefsiz benim babam falan olamaz. Babamıza hakaret resmen ya.”
“Bana aranızın bu kadar kötü olduğunu söylememişti; biraz bozuksunuz sanıyordum sadece.”
Onu endişeyle izleyen gözler boş boş gülmesine neden oldu. “Hiç anlamıyorsun.”
“Anlamıyorum, evet! Ne anlayacağım?”
“Dinlemiyorsun ki! Beni bir dinlesen!”
“Adamakıllı anlat sen de o zaman!”
“Anlatıyorum ya zaten!”
“Saçma sapan konuşup duruyorsun!”
“Saçma sapan konuşmuyorum. Sana dedim ki, sabah hiç bilmediğim bir yerde uyandım. Ne olduğunu anlamadım. O şerefsizin beni yine kaçırdığını sandım.” Deniz'le konuştuktan sonra çimlere bıraktığı telefona ayağıyla tekme attı. “Telefonum benim telefonum değil; içindeki hiçbir fotoğrafı çektiğimizi hatırlamıyorum çünkü bu ben değilim! Bunlar benim başıma gelmedi!”
“Nasıl sen değilsin? Ne... Neyi hatırlamıyorsun?”
“Hiçbir şeyi. Dedim ya.”
Şüpheyle, “Bir sürü fotoğrafımız var; hiçbirini hatırlamadığını mı söylüyorsun şimdi sen?” diye sordu.
“Evet. Hiçbirini hatırlamıyorum,” diye üstüne basa basa tekrar etti. “Deniz'le sevgiliymişiz, duvar kağıdını görene kadar haberim bile yoktu. Bir Akkaya'ymışım güya. Hadi lan oradan! Saçmalığa bak. Şebnem Akkaya geldi bana oğlum dedi lan, bana Teoman dedi. Sen… bunun ne kadar saçma olduğu hakkında bir fikrin var mı?” Histerik bir şekilde güldü. “O kadın var ya, o kadın imkânı olsa bir kaşık suda boğardı beni! Bir saniye bile düşünmeden hem de. Ölsem, bırak üzülmeyi zil takıp oynardı. Benden iliklerine kadar nefret ediyor, nefret!”
Demir ona aklını kaçırmış gibi bakıyordu.
“Saçmalama! Şebnem… Annen seni o kadar çok seviyor ki bir tapmadığı kalmış.” Demir'in yüzü buruştu; ifadesinde tiksinti belirdiğini görünce Aras ağlayacakmış gibi hissetti. “Ne oluyor şu an? Nasıl bir oyun bu? Sana ne oldu bilmiyorum, sen böyle biri değildin. Ne var aklında, ne planlıyorsun? Oğlum, komik mi sence şu an, ha? Eğleniyor musun?”
Kardeşinin yanaklarını kavradı. Uzaklaşmaya çalışsa da gitmesine izin vermedi. Onu dinlemesi, anlaması gerekiyordu.
“Demir, bak, dinle beni. Yalan söylemiyorum, Allah biliyor yalan söylemiyorum. Baksana lan bana, bak şu halime. Ulan gülüyor, eğleniyor gibi bir halim mi var lan?” Yalvardı: “Bak, bana inanman lazım. Başka kime gideceğimi bilmiyorum, lütfen... Bana inanman lazım kardeşim.”
İnkar halinde, “Sen Teoman Akkaya'sın,” dedi.
“Değilim! Değilim. Ben hiçbir zaman bir Akkaya olmadım.”
Onu dinlemiyordu. Bildiği şeyleri ezberden saymaya devam etti.
“Leyla senin ikizin; ikiz olarak büyüdünüz siz.” Bunu söylemek bile ona acı veriyor gibiydi. “Bana çocukluk hikayelerinizi bile anlattı. Hatırlamıyor musun, sizin teknedeydik, susması için boğuştunuz hatta; ikiniz de neredeyse denize düşüyordunuz.”
“Böyle bir şey hatırlamıyorum. Oğlum, bak, bu anlattıklarının hiçbirini hatırlamıyorum; benim için hiç yaşanmadılar.”
Gözleri yaşlı bir şekilde başını iki yana salladı. “Kıskandığımı söylediğim için mi? Bana kızdın sen, değil mi?”
“Hayır. Hayır, asla. Kızmadım.” Nasıl böyle düşünebilirdi? “Sana asla kızmam.” Aras anında reddetmesine rağmen, Demir onu hiç kale almadan devam etti:
“O zaman niye? Niye lan, niye! İnanmıyorum ya sana. Özür diledim, yetmez mi?” Yalvarmaya başlamıştı. “Abi, gerçekten özür dilerim. Ailenle arana girmeye niyetim yok, yemin ederim ya. Sana baktılar, ben yokken yanında oldular. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Kıskanmış olabilirim, yalan yok ama bir yandan da çok mutluyum. Benim çektiğim rezillikleri çekmemişsin...”
“Demir…” Susmasını istiyordu artık. Kardeşinin kimsesizliğini duymak öylesine burkuyordu ki içini... Nasıl bir zorbalığa maruz kaldığını, kimlerle uğraşmak zorunda olduğunu hayal edebiliyordu. Bu hayat onun için istediği hayat değildi.
“Yıllardır karnın tok uyumuşsun; sırtını okşamışlar, sana iyi bakmışlar. Seni seviyorlar da, biliyorum.” Demir acı bir şekilde gülümsedi; bunda buruk bir şey vardı.
“Hayır, hayır,” diye sayıkladı zayıf bir şekilde. “Yok öyle bir şey.”
Bu son damla olmalı ki, “Ne diye ısrar ediyorsun!” diye bağırdı birden. “Aileni ne yapacağım, çalacağımı mı sandın? Onları senden almayacağım. Aklımın ucundan bile geçmedi. Bana onları kötülemene, yalan söylemene falan hiç gerek yok ki! Delireceğim şimdi ya.”
Saçlarını çekiştirip kafasına vurmaya başlayınca Aras onu durdurmak için ileri atıldı; ellerini, kendine vurmasını engellemek için sıkıca kavradı.
“Dur lan, dur! Ne yapıyorsun? Vurma kendine oğlum. Dursana!”
Sanki yine gözaltındalardı ve kardeşi kafasını parmaklıklara vuruyordu.
Lan, ne yapıyorsun! Lan ödüreceksin kendini, yapma! Bana bak. Bana bak. İyi misin? Tamam, ben yanındayım. Korkma, tamam mı? Yanındayım ben. Bak, bak, parmak bende. Parmak bende, tamam mı? Sakin ol. Korkma, kaybolmayacaksın. Ben buradayım. Korkma.
Abi?
Demir ellerini onunkilerden hırsla çekti.
“Asıl sen dur! Niye bu kadar ısrar ediyorsun? Gelmişsin karşıma, Akkayaların seni hiç evlat edinmediğini söylüyorsun. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Neden yalan atıyorsun, anlamıyorum.”
“Bak, ben buradan değilim. Nasıl anlatacağım başka, inan bilmiyorum. Benim evrenimde, bizim boyutta her şey çok daha farklı…”
“Evren mi, boyut mu?” Demir, Aras'ın göğsüne ellerini koyup onu sertçe itti. Üzerine doğru yürürken neredeyse dengesini kaybedip yere düşüyordu. Yan taraftaki banka tutunup düşmeden önce dengesini toparladı. “Oğlum, ne saçmalıyorsun lan sen? Sen ne dediğinin farkında mısın lan?”
“Bilmiyorum!” diye bağırdı Aras da. Sanki kendisi burada uyanmaktan çok mutluymuş gibi... Kardeşi o rezil evde, o pisliklerle aynı çatı altında olduğu sürece ona hiçbir an uyku yoktu.
Gözüne bir damla uyku girmiyordu zaten günlerdir. En son hastanenin önünde, Demet ablanın ona DNA testi sonuçlarını getirmesini beklerken bankın üzerine kıvrılıp uyuyakalmıştı. Sonraki gece kardeşinin kim olduğunu öğrendiği için Hakan Akkaya tarafından kaçırılmıştı. Depodayken sabaha kadar tetikte beklemişti. Bir yandan kaçmaya çalışıyordu; bilekleri ipleri çekiştirip sürtmekten tahriş olmuştu artık. Diğer yandan, Bodrum'a geldiğinden beri haftalardır Demir'le olan her etkileşimini tekrar tekrar gözden geçiriyordu. Kaçırdığı, hatta bazen bilerek görmezden geldiği tüm o ince ayrıntılar beyninin içinde dönüp duruyordu. Akkayaların onu bu şehirden göndermek, kardeşinden uzak tutmak için başvurdukları her pislik…
Ya ona kardeşinin öldüğünü söyletmiş, yas tutmasına izin vermişlerdi. Ne biçim canavarlardı bu insanlar? Kardeşinin yaşamadığı bir dünyada aldığı her nefes işkence gibiydi. Kendi canına kıymaktan yalnızca bir adım uzaktaydı; ölseydi hiç umursamayacaklarını biliyordu. Sonunda ondan kurtuldukları için memnun bile olurlardı.
Adiler.
Sonra bir de dün vardı. Bütün günü uykusuz bir halde Akkayaların adamlarından kaçabilmek için beynini zorlamamış gibi, kardeşinin peşinde ona tavuklu pilav götüreceğim derdine düştüğünde Kutay gerzeği tarafından kaçırılmıştı. Kafasına bir bez geçirmiş, sonra bir de yüzüne maske takıp onu parktaki basketbol sahasına çıkarmıştı.
O gerizekalı bir gün elinde kalacaktı; Allah biliyordu ya, herifi kardeşinin yanında her gördüğünde elleri kaşınıyordu. İnsanı katil ederdi.
Ulan sen gerçekten alçak bir adamsın. Duydun mu beni? Bu yaptığın şeyi sakın unutma, tamam mı? Çünkü ben unutmayacağım. O Akkayalara da söyle. Bundan sonra benden hiçbir şey gizleyemezler.
Gözaltındayken yakasına yapıştığında söylediklerinin her kelimesini kastetmişti. Unutmuyordu, unutmayacaktı da. Akkayaların pisliklerini de bir bir ortaya çıkarıyordu. Her şeyi bir köşeye yazmıştı; teker teker birikiyorlardı. Kardeşiyle arasına giren herkesten hesap soracaktı. Hepsinin sırası gelecekti.
Sonra kardeşi tarafından bir güzel dövülmüştü. Tek yapmak istediği ona kardeş olduklarını, onun abisi olduğunu ve onun için geldiğini söylemekti; asla karşılık vermezdi. Karşılık vermek isteseydi de buna takati olduğunu sanmıyordu. Uyanık kaldığı süre kırk saati aşmıştı. Bedeninde iki adım atacak gücü bile zar zor buluyordu. Ondandı ya, kardeşinin yumrukları onu çok kolay, çok hızlı yere sermişti. Normalde geri vurmasa bile daha fazla dayanabileceğinden emindi. İlk kez dayak yemiyordu sonuçta; muhtemelen bu sonuncu da değildi.
Bu vücudun uykusunu almış ve dinlenmiş olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu; beyni çatlayacakmış gibi hissediyordu. Başında geçmek bilmeyen ağrı, şimdi dakikalardır karşılıklı ağlaştıkları için de iyice artmıştı.
“Hiçbir şey bilmiyorum. Bildiğim tek şey doğru yerde olmadığım. Sabahtan beri her şey yanlış, her şey yanlış, tamam mı? Olması gereken bu değil.” Eliyle onu işaret etti. “Teoman Akkaya ben değilim. Teoman Akkaya sensin, sen. Duydun mu beni? Leyla'yla ikiz olarak büyüyen de sensin.”
“Yok, sen iyi değilsin. Senin kafan yanmış. Sen gerçekten hiç iyi değilsin.” Aras'ın tek yapabildiği, Demir'in sakinleşmek ister gibi ellerini yüzüne bastırıp şakaklarını ovuşturmasını çaresizce izlemekti. Demir gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldı; açtığında biraz daha toparlanmış görünüyordu.
“Tamam, tamam. Halledeceğiz. Bunu da halledeceğiz, hadi bakalım.” Ellerini omuzlarına koyup oturması için onu yere doğru bastırdı. “Otur. Geç hadi. Bir kendine gel, otur.”
“Kendimdeyim zaten.” Yine de omuzlarındaki baskıya karşı çıkmadı; söylediğini yapıp yine çimlere oturdu.
“Kendinde falan değilsin, otur dedim.”
Demir de onu takip edip hemen önünde bağdaş kurup ellerini tuttu yeniden. Ellerinin teması bile bir ceza gibi geliyordu.
“Aras... Abi, bak,” Onun gözlerine baktı. Bir delinin huyuna gidip onu sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi. Aras'ın midesi bulanıyordu. “Sana kızmıyorum, tamam mı? Her şeyi birden hatırlamak seni zorlamış olabilir. Biliyorum, anlıyorum, bak; ailenin gerçek ailen olmadığını öğrenmek kolay değil, hayal bile edemem, çok ağır bir durum, tamam mı? Böyle olduğu için özür dilerim, gerçekten çok üzgünüm. Senin canının yanmasını hiç istemezdim. Canımsın sen benim, nasıl isteyeyim? Ama böyle şeyler söylemene gerek yok, tamam mı? Bu... Bu çok saçma bir şey.”
Hıçkırıkla karışık bir şekilde güldü; çok çaresiz görünüyordu. “Neden böyle söylediğini bile bilmiyorum, eline ne geçecek ki yani? Ailenle iletişimini koparmanı istemiyorum senden, isteyemem de zaten. Onları ne kadar sevdiğini biliyorum, baban olacak o herifi bile. Aileni silip atmadan birlikte bir yolunu buluruz, tamam? Merak etme, endişelenmene gerek yok. Hallederiz beraber. El ele verip her şeyin üstesinden geliriz, bizi kim durduracak, ha? Yeter ki beni bırakma. Lütfen. Yalnız başıma bunu yapamam, hele ki seni yeni bulmuşken asla.”
“Seni asla terk etmem, asla. Seni yeni bulmuşum, nasıl bırakayım?” Demir'in, abisinin aklının biraz olsun başına geldiğine sevinir gibi gülümsediğini gördü; onu yeniden hayal kırıklığına uğratacak olmaktan nefret ediyordu. “Ama anlaman lazım. Ben bir Akkaya değilim. Hiçbirini de sevmiyorum.”
“Bak, o kadar konuştum; tekrar baştan başlamayalım…”
Onu duymamış gibi devam etti: “Akkayalarla iletişimim olsun da istemiyorum. Benim için hiç önemli değiller. Zerre kadar bile değerleri yok gözümde. Keşke elime bir fırsat geçse de ikimiz de birlikte onlardan tamamen uzaklaşabilsek.” Bundan daha fazla istediği bir şey yoktu.
Demir ne diyeceğini bilemiyordu sanki. “Abi…”
“Bana deliymişim gibi bakma.”
Başını iki yana salladı. “Öyle bakmıyorum.” Kendi bile söylediklerine inanmıyormuş gibiydi.
Yorgun bir şekilde, “Aynen öyle davranıyorsun. Deli değilim ben,” diye ısrar etti.
“Mantıklı şeyler söylemiyorsun ama, bilmiyorum farkında mısın? Beni de bir düşün. Ne demem gerekiyor? Nasıl tepki vereyim, ne yapayım, ne istiyorsun? Başka bir evrenden, başka bir boyuttan geldiğini söyleyen birini ciddiye mi alayım?” Demir, abisinin ne kadar akılalmaz şeyler söylediğinin kendisi de farkında değilmiş gibi, empati yapması için dil döküyordu. “Sen kendini, ne söylediğini duyuyor musun? Benim yerimde olsan kendini ciddiye alacak mısın?”
Hayır... Kardeşinin onunla dalga geçtiğini düşünürdü. Demir'in daha önce yapmadığı şey değildi sonuçta.
“Ne kadar saçma olduğunu biliyorum tamam mı? Salak mı sanıyorsun beni?”
“Öyle bir şey demedim.”
“E, o zaman?”
“‘O zaman’ ne?” Demir kaşlarını kaldırdı. “Çok film izlemişsin sen, kafan karışmış. Ne gerçek ne değil ayırt edemiyorsun galiba.”
“Ya yok öyle bir şey. Ben doğruyu söylüyorum. Geldiğim yerde evlat edindikleri kişi sendin, Demir.”
“Kimse beni evlat edinmedi. Hele Akkayalar... Olsa hatırlardım herhalde, değil mi? Bilirdim.”
“Seni değil zaten... Benim Demir'im, kardeşim.” Dalgın bir şekilde onu düşündü. Saygılı olmasını söylediğinde şaşkınca gülümsemişti; öyle güzel gülmüştü ki... “Kendi Demir'ime geri dönmem lazım.”
Bu, onu şimdiye kadar hiç şahit olmadığı bir şekilde kızdırmıştı. Aras onu hiç bu kadar öfkeli görmemişti; ne bu Demir'i ne de kendi kardeşini.
“Senin kardeşin benim!” Aras'ın omuzlarından tutup onu birkaç kez sarstı. “Bana bak, Demir benim. Duyuyor musun beni? Demir benim! Kardeşinim ben senin.”
Kardeşinin ağzından böylesine sahiplenici bir şekilde bu sözleri duymak, onu hiç düşünmediği bir şekilde etkiledi. Böylesi bir durumda bile bunu düşünüyor olması berbattı belki de ama kendine engel olamıyordu. Demir şu an çok kıskanç görünüyordu.
Dudaklarını birbirine bastırıp, “Diğer Aras'ın kardeşisin sen,” demesine engel olmadı. Söylediklerinin ne kadar can yakıcı olduğunu görmezden gelmek için çok çabaladı. “Galiba yer değiştirdik.”
“Ne yer değiştirmesi ya? Diğer Aras maras yok! Ne tür bir hayal görüyorsun bilmiyorum ama kendine gelmen lazım artık. Bu böyle olmaz.”
Demir, “Abime kavuştum diye iki dakika sevinmeme izin vermedin ya,” diye sitem etti. “Gerçekten başka bir dünyadan olduğunu mu sanıyorsun, yoksa benimle kafa mı buluyorsun, onu da anlamıyorum. Ama artık durman lazım, gerçekten dayanamıyorum bak.” Gözleri yaşarmıştı. Aras, onu ağlattığı için kendini vurmak istedi. “Ben seni bulduğum anı hiç böyle hayal etmemiştim.”
Üzgün bir şekilde, “Hayallerinde aklım yerindeydi, değil mi?” diye mırıldandı.
Kendi kardeşi bir gün yanına gelse ve başka bir evrenden olduğunu iddia etse, orada Teoman Akkaya olmadığını, tıpkı onun gibi yurtlarda büyüdüğünü söyleseydi nasıl bir tepki vereceğini biliyordu. Kardeş olduklarını öğrenmeden önce böyle bir şey söyleseydi, Teoman'ın ona oynadığı başka bir oyun olduğunu düşünecekti.
İç geçirdi. “Sen de inanmamakta haksız değilsin tabii.”
“Evet.” Demir başını hızla salladı. “Anlıyorsun değil mi ne kadar mantıksız konuştuğunu?”
“Evet de ben de yalan söylemiyorum yani. Bütün bir hayatımı unutup bambaşka anılarla mı uyandım o zaman? Bu nasıl oluyor? Onu ne yapacağız?”
“Bilmiyorum.” İkisi de buradan itibaren nereye gideceklerini kestiremeyerek bakıştılar.
Ne rüya ne de halüsinasyon gördüğünü düşünüyordu. Rüya görürken genelde kendini üçüncü bir bakış açısıyla, dışarıdan izlerdi. Saatlerdir buradaydı ve her şeyi hissedebiliyordu. Deminden beri ağladığı için başı ağrıyordu; bağırırken alnında atan damarını hissedebiliyordu. Şebnem'in ve Demir'in dokunuşları çok gerçekçiydi. Hiçbir şekilde Şebnem'in alnını öpüp ona sarıldığı bir rüya göreceğine inanmıyordu. Teninde rüzgarı hissetmiş, koşarken terlemişti.
Halüsinasyonları ise göz ucuyla gördüğü, zar zor hissettiği şeylerdi. Hastayken yatağının kenarına oturup ateşini ölçen annesi; yüksek bir yerdeyken kenara biraz fazla yaklaştığında omuzlarındaki babasının elleri; dayak yerken yanağını okşayıp kalkmasını söyleyen Demir... Köprüde kardeşinin kulaklarında yankılanan ağlamaları... Gözünü açtığında ailesini görmeyi umarken hiçlikle karşılaşıyordu.
En çok Demir'i görürdü. Bazen ağlıyor, neden onu terk ettiğini soruyordu; bazen yalnızca yanına oturup hiçbir şey söylemeden onu izlerdi. Geçenlerde Serhat'ın, kardeşinin madalyonunun fotoğrafını bıraktığı evin, Demir'in Bodrum'a ilk getirildiğinde Akkayalarla birlikte yaşadıkları ev olduğunu öğrenince bütün geceyi orada geçirmişti. Sabaha kadar yerde uzanmış, kardeşiyle saatler boyunca onun oyuncak arabalarıyla oynamışlardı. Kardeşinin üzerini örtmüş, onu yatağına yatırmıştı; alnından öpmeyi de ihmal etmemişti. Sarı kıvır kıvır bukleleri koşarken tatlı tatlı havalanıyordu; sütünü içerken dudağına bulaşan lekeyi silmişti. Çok küçüktü, çok güzeldi.
Aras belki de biraz deliydi. Demir'i ona inanmadığı için suçlayamazdı. Neyin gerçek neyin olmadığını bazen ayırt edemediğini söylemekte haklıydı.
“Nasıl tanıştığımızı falan hiçbir şey hatırlamıyor musun yani?”
Başını salladı. “Hayır.”
Sabır dilercesine bir şeyler mırıldandığını duyunca, “Sana nasıl kanıtlayacağım? Hayatımı mı anlatayım, ne yapayım? Anlatsam da inanmayacaksın ki zaten, biliyorum,” dedi.
Demir omuz silkip elleriyle yapacak bir şey arar gibi çimleri yoldu bir süre. Durması için diziyle dürttüğünde oflayıp yine ona baktı.
“Ne?”
“Geldiğim yerde; evren mi dersin artık, boyut mu, başka bir dünya mı, adını sen koy. Anladığım kadarıyla kazaya kadar her şey aynı; çocukluğumuz, anılarımız, her şey. Sanırım kaza asıl belirleyici şey, her şey oradan sonra değişiyor.” Göz temasını hiç kesmeden, kararlı bir sesle devam etti: “Ben senin kemerini taktım Demir. Kendi kemerimi takamadım.”
Bu, onun duyduklarını işlerken şaşkınca kaşlarını kaldırmasına neden oldu.
“O yüzden mi demin… panik atak geçirdin?” Sesi konuşurken biraz boğuktu.
“Evet.” Kazadan bahsetmeden önce derin bir nefes alıp durması gerekti. Üzerinden yıllar geçmesi acıyı hafifletmemişti. “Annemin kendi kemerimi takmam için bağırdığını hatırlıyorum ama önce seninkini taktım. O tık sesini duydum, biliyorum; onu duymadan benimkini takmaya çalışmazdım bile. Sanırım abin...”
“Kendinden başka biriymiş gibi bahsetme.”
“Dur bir.” Demir'in gözlerini devirdiğini görünce dayanamadı. “Göz devirme bana. Bırak da bir sözümü bitireyim. Yine kızacaksan kızarsın zaten. Senin dediklerinden yola çıkarsak, sanırım senin kemerini tam takamadı. Kazadan sonra ne olduğunu yeni yeni hatırlıyorum.” Sertçe yutkundu; genzi yanıyordu. “‘Beni bırakma abi,’ diye ağlıyordu Demir.”
Kardeşini hayal kırıklığına uğratmıştı. Ona sahip çıkamamış, morglardan komalara sürüklenirken kardeşi çoktan başka bir şehre götürülmüştü. Bütün bir yıl boyunca tek yaptığı şey uyumakken; Demir, ölü bir çocuğun hayatını yaşamayı kabul etmesi için terapilere götürülüyor, belki de saatler boyunca dolaplara kapatılıyordu. Her şeye rağmen abisini aramış, ona dönebilmek için bütün bir dünyayı karşısına almış, dünyayı baştan aşağı yakmaktan korkmayacak kadar cesur ve kararlı durmuştu.
Kardeşini bir kere yalnız bırakmıştı; bir daha olmayacaktı. Kendini ona kanıtlaması gerekiyordu; ona tekrardan güvenebileceğini, onu almadan hiçbir yere gitmeyeceğini bilmesi gerekiyordu. Ne Hakan Akkaya ne de bir başkası onu durdurabilirdi. Kardeşi bile ona engel olamazdı artık. Abisine olan kırgınlığının, nefretinin üstesinden gelebilmesi için elinden geleni yapacaktı; öyle ya da böyle, kendini Demir'e affettirecekti.
“Böyle hatırlamıyorum. Abim bana sesleniyordu…” Kendine gelmek ister gibi silkelendi. “Sen bana sesleniyordun; ben niye sana uyuyorsam, beni de kendinle birlikte iyice deli ettin.” Ters bir şey söylemesini bekler gibi gözlerini kısıp cesaret edercesine bir bakış attı. Hiçbir şey demeyince devam etti. “Bana sesleniyordun ama canım o kadar yanıyordu ki hiçbir şey söyleyemedim.”
Bir dünyada Demir abisine uyanması için yalvarıyordu, diğerinde Aras kardeşine... Kaza geçirmedikleri bambaşka bir dünya olup olmadığını merak etti. Eğer varsa, o Aras ve Demir'in hâlâ ailelerine, birbirlerine sahip olduğu ve başlarına gelebilecek felaketlerden habersiz bir hayat sürdükleri fikri bile içini burkuyordu.
Kaşlarını kaldırdı. “Gördün mü?”
“Ne?” Aynı şekilde karşılık verdi. “Bu haklı olduğun anlamına falan gelmiyor. Çocuktuk, birimiz yanlış hatırlıyoruzdur, olamaz mı?”
“Olamaz.” Hemen reddetti. “İkimiz de farklı şeyler hatırlıyoruz çünkü farklı dünyalardanız.”
Bir an durdu. Söylemeden edememiş gibi, “Biz ayrı dünyaların insanıyız diyorsun yani,” diye gülümsedi.
Ona takılmasına şaşırarak yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Yani, evet.”
“Sorun bende değil, sende o zaman.”
Şimdi onu sinir etmek için bilerek yapıyordu. Hoşuna gitmediğinden değil; eğleniyordu eğlenmesine, kardeşiyle atışmak bile hoşuna gidiyordu. Demir'in her şeyine, her bir parçasına hayrandı; sesine, yüzüne, gülüşüne... Yıllardır hasretten yanıp tutuşuyordu. Kardeşi onu durmak bilmez bir şekilde yumruklarken bile bulabildiği ilk fırsatı ona sarılmak için kullanmıştı.
Ondan bıkmak, rahatsız olmak söz konusu bile değildi.
Yine de konunun dağılmasını istemedi.
“Cıvıtma hemen.”
Demir, “Aman…” diye söylenirken, Aras omuz silkip iç çekti. “Olabilir. Sorun bendedir belki de. Bilmiyorum.”
“Belkisi fazla orada.”
Demir'in uyluğunu çimdikleyince, çocuk “Ah!” diye inleyip elini itti hemen. Acıyan yeri ovuştururken ona kötü kötü bakıyordu. Aras hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti:
“Kazadan sonra uzun bir süre, bir yıl kadar hastanede kaldım. Kendime geldikten sonra kardeşimin…” Demir, abisinin ondan başka birine kardeşim demesinden dolayı üzerine atlamak istiyormuş da kendini zorlukla tutuyormuş gibi, ellerini dizlerinin üzerinde yumruk yapmıştı. “Demir'in evlatlık verildiğini öğrendim ama kimse başka bir bilgi vermedi. Ben de senin gibi yurtlarda büyüdüm.”
Bunu birçok kişiye anlatmıştı; yurttan çocuklar olsun, Deniz ya da Barış olsun... Ancak ilk kez kardeşine anlatma fırsatını bulmuştu. Kalbi hızla atıyordu. Demir, abisinin neden ona gelemediğini biliyor muydu? Kardeşi yurda girip dolaplarını karıştırmış, yıllar boyunca onlar hakkında hatırladığı her şeyi yazdığı defteri bulup okumuştu. Komada kaldığı gerçeğinin konuşmaları arasında geçtiğini hiç sanmıyordu.
Demir'in, onu o canavarlarla terk edişine bahaneler uydurduğunu düşünmesinden, ona inanmamasından korktuğunu fark etti.
Demir yumruklarını sıkıp gevşetti. “Hayatımı kendi hayatın olarak yeniden yazıyorsun.”
Ona inanmıyordu. Elbette.
“Öyle bir şey yapmıyorum. Sor hadi, bana bir şey sor.”
“Ne sorayım?”
Omuz silkti. “Bilmiyorum, bir şey işte. Diğer Aras'ın bilmeyeceği, sadece benim hatırlayabileceğim bir detay falan.”
Düşünceli bir şekilde, “Aklıma birden öyle pat diye de bir şey gelmiyor ki,” dedi. Demir ne soracağını bulmaya çalışırken bakışları uzaklara daldı.
“Aynı yurtlarda kaldıysak kesin aynı kişileri tanıyoruzdur. Bahset işte birinden, bir yerden.”
“İyi, dur bir bakayım... Şeyi tanıyor musun…”
“Teoman? Demir?”

