Chapter Text
D
“-mir? Demir?”
Demir abisinin seslenmesi üzerine uyandı. Aras ne diye onu uyandırıyordu ki; alarmının çalmasına daha çok vardı. Çaldığında kendi kalkardı zaten.
“Ne?”
Yanaklarına ve alnına dokunan soğuk parmak uçlarından ürpererek uzaklaştı ve boğuk bir iniltiyle “Çok soğuk,” diye mırıldandı.
“Ateşin var.”
Bir gözünü usulca araladığında yatağının hemen yanı başında diz çökmüş Aras'la karşılaştı; abisinin kaşları endişeyle çatılmış, onu izliyordu.
Hava daha aydınlanmamıştı bile. Odanın lambası onu rahatsız edince omuzlarındaki yorganı çenesine kadar çekip tekrar gözlerini yumdu.
“Üşüyorum.”
Bir süre ikisi de yerinden kıpırdamadı. Aras'ın hâlâ kendisine baktığını hissederek “Saat kaç?” diye sordu.
“Yediye çeyrek var.”
“Gelmeyeceğim ben bugün. Git sen.”
Ayağa kalkmadan önce yanağını son bir kez daha okşayıp alnını öpmesi dışında abisinden herhangi bir yanıt gelmedi. Birkaç saniye sonra Aras odadan çıkmıştı.
Buna çok bozulmamaya çalıştı.
Başka ne beklediğini bilmiyordu. Aras elbette derslerini kaçırmak istemezdi. Ona gitmesini söyleyen bizzat kendisiydi, ne diye üzülüyordu ki? Biraz daha uyursa kendini daha iyi hissedecekti zaten; çocukmuş gibi birinin başında nöbet tutmasına ihtiyacı yoktu.
İçinden, Güzel olurdu ama, diye geçirdi ve sonra o sesi hemen görmezden geldi. Yirmi yaşındaydı, daha önce hiç hasta olmamış gibi değildi. Abisi birkaç saatliğine evde yokken kendi başının çaresine bakabilirdi.
Kalmasını ne kadar çok istediğini düşünmemeye çalıştı.
Çıkarken lambayı kapatsaydı bari, salak. Sonra faturalara yetişebilmek için mesailere kalıyor, ek işler bulabilmek için çırpınıyordu. Hiç şikayet etmezdi, hatta bundan, onlara bakabiliyor olmaktan mutlu görünüyordu ancak mutluluk yorgunluğunu örtbas etmiyordu. Fark etmediğini falan sanıyordu herhalde ama Demir kör değildi, görüyordu. Gözlerinin altındaki torbaları, sarkan omuzlarını, eve döndüğünde bazen yatağa bile gidemeden bulduğu ilk yere yığılıp uyuyakalmasını…
Bu yüzden kaç kez kavga ettiklerinin sayısını kaybetmişti artık. Evlerini geçindirmekten bir abi olarak kendisinin sorumlu olduğunu ve çalışma temposuna, onun aksine, zaten alışık olduğunu söylüyordu. On yaşından beri sanayi köşelerinde ayakçılık yapıyor olması çok normal ve kabul edilebilirmiş gibi. Yasadışıydı bir kere. Gerçi ikisi de normalin ne olduğunu bilme şansını çok küçük yaşta kaybetmişti.
Abisinin bunu içten içe kendine dert ettiğini anlayabiliyordu. Aras şimdilerde onlara kaygıdan uzak, basit ve sıradan bir hayat yaşatmayı kendine görev edinmiş gibiydi.
Normal bir hayat.
Abisi iş ve okulu bir arada götürmeyi seve seve yaptığı bir abilik görevi falan olarak görüyordu ancak söz konusu Demir'in çalışması olduğunda da bir o kadar karşı çıkıyordu. İkiyüzlü. Onun iznine ihtiyacı olduğu yoktu tabii ki; yine de. Bölümünü bitirip mezun olana kadar bir işe girmesine gerek yokmuş, derslerine odaklanmalı, onları geçindirmeyi abisine bırakmalıymış. Sanırsınız ondan bir on yaş kadar büyüktü; bazen gerçekten öyleymiş gibi davransa da kendisinin de bir genç olduğunu, tüm yükü omuzlayanın yalnızca o olması gerekmediği gerçeğini hâlâ kavrayamıyordu.
Artık Demir de buradaydı. Abisi için buradaydı. Her sorumluluğu tek başına üstlenmesine gerek olmadığını anlaması için daha kaç kez kavga etmeleri gerekirse gereksin, eninde sonunda bunu o kalın kafasına sokacaktı.
Bazen onu yumruklamamak çok zahmet isteyen bir işe dönüşüyordu ancak söz vermiş, dizleri üzerinde af dilemiş, gözlerinden dinmek bilmeyen yaşlar akarken yeminler etmişti. Ona zaten o kadar çok zarar vermişti ki… Üzerinden yıllar geçmiş olması bir şeyi değiştirmiyordu; Aras onu affetse de kendini affedebileceğini sanmıyordu. Yaptıkları, söyledikleri… Hiçbiri yenilir yutulur şeyler değildi. O kadar eziyet etmişti ki abisine.
Bazı günler pişmanlık ve utanç öylesine içini yakıyordu ki başını kaldırıp Aras'ın gözleriyle karşılaşmaya yüzü olmuyordu. Abisi sorunun ne olduğunu hemen anlıyordu tabii; o günlerde ekstra yapışkan ve ilgili bir hale geliyordu.
Şu hayatta kimse, hiç kimse, onun gibi anlamamış, tanıyamamıştı Demir'i.
Dile kolay, on bir yıl boyunca onu abisinden mahrum bırakmışlardı; sönmek bilmeyen bir nefret harlanıp duruyordu içinde.
Hapishanenin soğuk ve yapayalnız olmasını umuyordu. Hak ettiklerinin yanında hiçbir şeydi.
Işığı kapatmak için kalkmaya öyle mecali yoktu ki yorganı, burnu dışındaki her yerini örtecek şekilde, başının üzerine çekti. Aras evden çıkmadan önce veda ederdi mutlaka, o zaman kapatmasını söyleyecekti.
Dişlerinin birbirine çarpıp durması olmasa yeniden uykuya dalacaktı. Vücudu titremeyi kesmiyordu. Belki kombinin derecesini artırmasını da söylerdi. Yine nereden, kimden hastalık kaptıysa artık; saçma sapan işler hep onu buluyordu.
Aras dönene kadar dakikalar geçmiş gibi geldi. Komodinin üzerine birkaç şeyin bırakıldığını duydu; içlerinden seçebildiği tek şey ilaç sesiydi. Elbette hasta kardeşine ilaç ve bir bardak su vermeden evden çıkmayacaktı. Kendi kendine burada dram yaratıyordu bir de. Dedikleri kadar vardı, harbiden olgunlaşmamıştı.
Yorganını indirmeye çalışana kadar her şey yolundaydı. Aras'ın yorganı üzerinden almaya çalıştığını fark ettiğinde engellemek için örtüye var gücüyle sarıldı.
“Elleme.”
“Oğlum, aç şu üstünü, yanıyorsun lan.”
“Bırak şunu. Çok soğuk.”
“Havale geçireceksin.” Kaşlarını çattığını sesinden bile anlayabiliyordu. Bak bakalım umurunda mıydı?
“B-bir şey olmaz.”
Abisi inatçıysa kendisi ona bin basardı. Neleri neleri atlatmıştı; basit bir ateş neydi ki onca şeyin yanında? Akşama iyileşir, bir şeyciği kalmazdı.
Birkaç saniye boyunca herhangi bir şey söylemeyince, Aras'ın ayakta dikilmiş onu yenilgiyle izlediğini düşündü. Kazanmıştı. İyi. Sonunda abisi dersine gidecekti ve bütün ev ona kalacaktı. Somurtmak için yalnız kalmayı beklemesi çok acınasıydı ama etrafta onu yargılayacak biri olmayacağı için pek de sallamadı. Şeytanlarını geride, çürümeye bırakmıştı. Rüyalarına musallat olmak dışında ona ilişemiyorlardı.
Tam rahatlayacakken üzerinden hışımla çekilen yorgan yüzünden neredeyse çığlık atıyordu. Dizlerini göğsüne yaklaştırıp yüzünü yastığına iyice gömdü. Üzerine vuran soğuk yüzünden ağlayacakmış gibi hissetti.
O kadar utanç vericiydi ki; çocuktu sanki.
“Pislik.”
“Ya?”
Yüzündeki parmaklar geri dönmüştü. Onlara yaslanmak mı yoksa soğuk oldukları için dokunuşlarından kaçmak mı istediğine karar veremiyordu. Yerinden kıpırdamadı.
Ambalajın yırtılma sesini duyunca “Hangisi?” diye sordu. İlaç içmekten nefret ediyordu. Simge kaltağı ona o kadar çok hap yazmıştı ki karaciğerinin ve böbreklerinin şimdiye kadar çürümemiş olmasına şaşırıyordu bazen.
“Parol.”
Aras hapı uzattı ve su içebilecek kadar doğrulmasına yardım etti.
“Aç karnına sıkıntı olmuyor mu bu?” İlacı birkaç yudum suyla yutup geri uzandı. Suyun boş midesine doğru yol aldığını hissediyordu resmen; aç karnına içi bulandı birden.
“Baktım şimdi, sorun yok,” dedi. Küçük bir çocukla konuşur gibi, sesi çok yumuşaktı. Farkında olup olmadığını bilmiyordu ancak abisi bunu onunla çok yapıyordu; kardeşinin büyüdüğünü görememekten kaynaklanıyordu muhtemelen. Demir'in onun için içi acıyordu; Aras'ın gözünde her zaman biraz çocuk kalacaktı sanki. İlgi hoşuna gidiyordu, o yüzden durmasını söylemedi. İkisinin de hâlâ aşamadıkları birtakım sorunlar vardı, farkındaydılar.
Abisi, nemli buklelerini alnından çekmiş, saçlarını okşamaya başlamıştı. Öyle rahatlatıcıydı ki yeniden uykuya dalabilecekmiş gibi hissetti. Yıllar içinde ne kadar dokunsal hale geldiklerine şaşırmayı bırakamıyordu. Alışmıştı alışmasına; sadece geriye dönüp baktığında çok yol kat ettiklerini fark ediyordu her seferinde. Gerçeküstü bir duyguydu. Bir zamanlar birbirlerine temas etmelerinin tek sebebi savurdukları yumruklarken şimdi gün boyu Aras'a dokunmadığı bir anı hayal edemiyordu. Sarılmalar, boğuşmalar, tokalaşmalar, dürtüklemeler, sırt masajları, saç okşamaları, uyurken birbirlerine dolanan uzuvlar…
Ne kadar çok geceyi koltukta bir şeyler izlerken veya diğerinin yatağında uzanmış, akıllarına gelen her şey hakkında saatlerce konuşurken uyuyakaldıklarını düşününce bazen ayrı odalara ve yataklara sahip olmaları anlamsız geliyordu. Ayrı yataklar, hasta veya birbirlerine çok kızgın oldukları günlerle bağdaşmaya başlamıştı ve Demir, o gecelerden tüm varlığıyla nefret ediyordu.
Bir zamanlar Aras'ı düşünürken hissettiği en büyük duygunun öfke ve nefret olduğunu hatırlamak zordu.
“Ilık bir duş mu alsan? Kalkabilecek misin, yardım edeyim mi?”
“Donuyorum gerizekalı.”
“Abiye gerizekalı denmez.” Şunu söylemekten asla bıkmıyordu.
“Gerizekalı,” dedi yorgun bir sırıtmayla. Hasta olması, abisini sinir etme fırsatını kaçıracağı anlamına gelmiyordu. Uyluğuna hafif bir tokat yiyince neşesi kısa sürdü.
“Ah!” Gözlerini kısarak ona baktı. “Ne yapıyorsun? Acıdı lan.”
Acımamıştı aslında.
“Uslu dur,” derken gülümsemesini gizlemeye çalışıyordu sanki. İşe yaramadığını bilmeliydi, görebiliyordu.
Aras yere oturdu. Komodinin üzerindeki, az önce getirdiği su dolu leğeni önüne koymuş; içindeki bezi nemli kalacak şekilde sıkmaya başlamıştı. Demir yarı kapalı gözlerinin arasından onu izledi.
Bazen Aras'ı Şebnem'le karşılaştırmadan edemiyordu. Bunu ona hiç söylememişti; abisini üzmeden bunu nasıl dile getireceğini bilmediği için söylemeyecekti de ancak düşünce hep aklının bir köşesindeydi. Olur olmadık anlarda, farkına bile varmadan zihninin ön sıralarına yerleşip onu rahatsız ediyordu.
İkisinin de onun üzerine nasıl titrediğiyle, ne kadar korumacı olduklarıyla ilgili bir şeydi bu. Andırıyordu işte bir şekilde.
Sonra birinin onu kafese kapatıp kanatlarını kırdığını, diğerinin ise o yaldızlı kafesi paramparça edip onu özgür bıraktığını, kanatlarını sardığını düşünüyor ve böyle bir karşılaştırma yaptığı için bile kendinden utanıyordu.
Söyleseydi Aras neyi kastettiğini anlardı, çünkü onu her zaman anlıyordu ancak abisinin bazı anlarda davranışlarıyla kendisine o takıntılı, ruh hastası kadını anımsattığını söyleyip onun zihnine o düşünce tohumunu ekmektense dilinin kopmasını tercih ederdi. Aras belki anlardı ama bunu düşünmeyi bırakmayacağını da biliyordu. O yüzden sustu.
Aras, ıslak bezi alnına yerleştirmek için başını kaldırdığında göz göze geldiler. Abisinin yüz ifadesi ona bakarken öylesine yumuşamıştı ki Demir yanaklarının ısındığını hissetti. Bir şey derse kesinlikle inkar edecekti. Ateşi olduğu için yüzü kızarıyordu; abisinin onu bakmaya doyamıyormuş gibi sevgi dolu gözlerle izlemesiyle falan hiçbir alakası yoktu.
Bezi uzun bir şerit haline gelecek şekilde katlayıp alnına yerleştirdi. Tenine değdiği anda dişlerinin arasından titrek bir nefes almasına engel olamadı. Gözlerini kırpıştırıp hisse alışmaya çalıştı.
“Çıkar şu çorapları da.” Sonra onu beklemeden, çoraplarını da bir çırpıda çıkarıp yatağın kenarına fırlatmıştı. Ona bıraksa erteleyebileceği kadar erteleyecekti muhtemelen; abisi iyi yapmıştı aslında. Ayaklarını birbirine değdirip ısıtmaya çalışırken Aras özür dilercesine ayak parmaklarını bir süre ovuşturup ısınmalarına yardımcı oldu. Yettiğine karar verdiğinde ellerini geri çekti.
“Donuma kadar soyacak mısın beni böyle?” Kulak tırmalayan, boğuk bir sesle mırıldandı.
“Gerekirse.”
“İyiyim ben ya.”
“Tir tir titriyorsun.”
Dümdüz bir yüzle, “Neden acaba?” dedi.
Aras aynı ses tonuyla, “Sözümü dinlemediğin için,” diye cevap verdi.
“Ne?”
“Ne ‘ne’? Saçını kurut dersin, yok. Buz gibi havada incecik giyinme, yok. Spordan sonra terli terli gezme, yok. Sonra da niye hasta oluyorum? Neden acaba?”
“Abi, offf, bir sus ya.” Gözlerini devirdi ancak bu daha çok baş ağrısına sebep olmuştu. Durumu abisine çaktırmamaya çalıştı; yoksa Aras hiç susmayacaktı.
“Abiye ‘of’ denmez.” Al işte.
“Allah'ım sabır. Bik bik bik. Başım ağrıyor.”
“Allah bir çene vermiş. Şu halinle bile maşallah.” Aras da onu sinir etme fırsatını buldu mu hiç kaçırmıyordu. Genetik olmalıydı.
“Konuşana bak.”
“Cevap verme.”
“Susarsam ağlarsın ama.” Cevap gelmeyince zafer kazanmış bir edayla başını salladı. “Ya, kalırsın böyle işte.”
“Bana laf yetiştireceğine uyuyup dinlensene sen.”
“Bayılıyorsun bana.”
“Hmm, tabii.” Gülümsemesini geri tuttuğunu tahmin edebiliyordu ancak abisi hiç de oralı olmuyormuş gibi davranıyordu. Demir bu mesafeli tavra katlanamadı.
“Yalan mı?” Neden olduğundan emin değildi ama bunu kabul ettiğini duymak istedi birden.
Aras kardeşinin bu ani sabırsızlığını fark etmiş gibiydi. Her zaman fark ederdi.
“Değil.” Ellerinden birini kavramış; parmakları bileğinde, tam da nabzının attığı yerde biraz oyalandıktan sonra başparmağıyla avcunun içini okşamaya başlamıştı. Çok yatıştırıcı bir histi. Gözleri bir anlığına kapandı ve tek odağı avucunun içerisinde daireler çizen parmak oldu.
“Seni çok seviyorum.”
Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atarken abisinin bakışlarıyla karşılaşmaya çalıştı ancak Aras gözlerini, ellerinin iç içe geçtiği yerden ayırmıyordu.
“Her gün şükrediyorum. Seni bulduğum için. Burada olduğun... Sen olduğun için. Bilmiyorsun nasıldı… On bir yıl… Her gün, her yerde aradım, bir ümit.”
Sesi titremeye başlamıştı. Demir sorduğuna pişman oldu; artık daha fazla konuşmasını istemiyordu. Elini kaldırıp abisinin yanağını avuçladı, başparmağıyla elmacık kemiğini yavaşça okşadı.
“Buradayım.” Bu, sonunda Aras'ı dalgınlığından kurtarıp başını kaldırmasına sebep olmuştu. Gözleri yaşlarla doluydu. Abisini böyle görmek boğazını düğüm düğüm ediyordu; yaşlardan bulanan kendi görüşünü temizlemek için ardı ardına gözlerini kırpıştırdı. Birkaç sıcak damlanın yanağından süzülüp yastığıyla buluştuğunu hissetti. “Benim için geldin. Buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum, tamam mı?”
Aras başını salladı ve yanağını kavrayan avuca yaslanıp gözlerini kapattı. Daha önce söylemedikleri, konuşmadıkları şeyler değildi bunlar; ancak bazen insanın duymaya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu kendinden biliyordu.
“Benden öyle kolay kurtulamazsın lan, duydun mu beni?”
“Tehdit mi bu şimdi?” Güldü; sesi kulağa çok ıslak geliyordu. Demir abisinin yanağından akan gözyaşlarını teker teker, usulca sildi. Ne kadar da kıymetliydi her biri; dökmeye değmezdi kimseler için. Onun için bile değil. Ömrünün yarısını onu köşe bucak arayarak, ardından ağlayarak geçirmişti zaten. Yeterdi. Buradaydı, hiçbir yere gitmeyi de düşünmüyordu.
“Tch. Sözüm olsun.” Kovsa da gitmezdi ki zaten. Gitmemişti. Kendinden bile daha çok Aras'tan nefret ettiğini iddia ederken de onun peşinden ayrılmıyordu; şimdi bu ruh bu bedenden çıkmadıkça kimseler onu abisinden ayıramazdı. O zaman bile. Aras onun için morgdan kalkıp gelmişti; Demir de bir yolunu bulurdu elbet. Bulacaktı.
“İyi. Başka bir şey istemiyorum çünkü.”
Bir süre öyle kaldılar. Böylesine bir duygusallık için sabahın körü çok erkendi ama her şeyi kendisi başlatmıştı. “Seni çok seviyorum.” Duymaktan asla bıkmayacağını biliyordu.
Önce Aras geri çekildi. Kendi yanaklarını silip kardeşine gülümsedi ve Demir'in alnındaki kurumaya yüz tutmuş bezi alıp tekrar ıslattı. Geri yerleştirdiğinde bu sefer serinlik çok daha katlanılabilirdi sanki.
“Hatırlat da ateş ölçer alalım bir ara.”
“Bir o eksikti.”
Aras, kardeşinin yanağında ve boyun girintisinde elini gezdirirken dalgın bir şekilde, “Sen mi çok sıcaksın ben mi çok soğuğum anlayamıyorum ki,” dedi.
“Sen hep çok soğuksun.” Cevap basitti. Şu an bile elleri buz gibiydi resmen. “Ben olmasam ne yapardın? Geceleri sokulup duruyorsun zaten, kesin senin yüzünden hasta oldum. Ellerin ayakların buz gibi.”
“Demir eksikliği var bende.” Bunu söylerken gözlerinin içi parlıyordu. Abisi çocuk gibiydi bazen.
Burnunu çekti. “Eskidendi o. Buradayım şimdi.”
“Şükürler olsun,” diye fısıldayışını duyduğunda gülümsedi Demir. Abisi onu harbiden çok seviyordu.
“İyi, neyse, bakarız.”
“Neye?”
“Ateş ölçere. Şaşkın.” Cümlesi koca bir esnemeyle bölündü.
“Uyuyacak mısın, gideyim mi?”
“Tch. Gerek yok. Şu lambayı kapat yeter. Gözüm çıktı kaç dakikadır.”
“Emriniz olur.” Hiç ikiletmeden kalkıp kapattı. Şükür. Hava aydınlanmaya başlamıştı zaten artık.
Eski günlerin anısına “İtaat et,” diye mırıldandı Demir. Abisinin güldüğünü duyabiliyordu. Aralarındaki bir şakaya dönüşmüştü zamanla.
“Yanıma gel, oturma yere.”
Aras'ın telefonunu ve leğeni yerden alıp komodinin üzerine yerleştirmesini, sonra da yanına oturup sırtını yatak başlığına yaslamasını seyretti. İkisinin de yatağı çift kişilikti. Paraya kıyıp almışlardı, üzerinde pek düşünmemişlerdi bile açıkçası. Sırık gibiydiler. Hele Aras, maşallah, boy atmayı bir türlü kesmiyordu. Tek kişilik yatakta bırak ikisini birden, tek başlarına bile rahatça uyuyamayacaklarmış gibi gelmişti. Gerçi adam bulduğu her yerde uyuyabiliyordu. Adaptasyon süreci erken yaşlarda gerçekleşmişti, geri alınamıyordu maalesef.
Abisi sırtına yastık koyup sonunda yerleşmeyi bitirince, Demir başını hemen onun kucağına doğru yaklaştırdı ve saçlarını okşamasını bekledi. Çok rahatlatıcıydı; gururluydu evet ama kendini bu histen mahrum bırakacak kadar da değil.
İkisi de biraz dokunmaya açtı. Tamam, belki de çok. Kimseyi ilgilendirmezdi.
Abisi saçlarını okşamaya başladı, bir yandan da onun bu haline kıkırdıyordu. Önemli değildi. Kediler büyüyünce kaplan oluyorlardı, evet ama özlerinde hâlâ aynı kedi vardı sonuçta.
Bir süre o şekilde kaldılar. Sorup sormamakta tereddüt etse de kelimeleri çok uzun süre içinde tutamadı.
“Derse niye gitmedin sen?”
“Sen cayır cayır yanarken ben de derse gideyim. Oldu.” Aklına sonradan gelmiş gibi, şaşkınca, “Cidden seni burada bu halde bırakıp gideceğimi mi sandın?” diye sordu. Aras gücenip gücenmemesi gerektiğine karar veremiyordu sanki.
Şimdi böyle sorulunca, evet, kendini biraz aptal hissediyordu.
“Gidersin sanmıştım.”
“...Hiçbir yere gitmiyorum. Öğrenemedin şunu.”
Omzunu silkip abisinin bacağına sarıldı ve yüzünü gizledi. İkna olmadığını anlayınca Aras, konuşmaya devam etti.
“İki adım dışarı atamazdım şu kapıdan. Aklım bütün gün sende kalırdı.” Biraz daha kısık bir sesle, “Hiçbir şey senden önemli değil,” dediğini duyduğunda kalbinin göğüs kafesini yırtıp geçeceğini sandı.
“Biliyorum.”
Neredeyse bir fısıltıydı ama Demir, hemen ardından gelen son derece memnun bir "İyi," cevabıyla abisinin duyduğunu anladı.
Biliyordu bilmesine de bazen inanması çok güç oluyordu. Gerçek değildi sanki. Güzel şeyler onun gibilerin başına gelmezdi. Aras gibi birini hak etmek için ne yaptığını bilmiyordu.
“Yanımda dura dura sen de hasta olacaksın.”
“Bir şey olmaz.” Kulağa kendinden çok emin geliyordu.
Yanıldığını kanıtlamak istercesine üzerine sahte bir şekilde birkaç kez öksürdü. “Bütün mikroplarımı sana bulaştıracağım.”
“Olsun, sorun yok,” derken gülümsediğini anlayabilmek için yüzünü görmesine gerek bile yoktu. “İlaç içerim, geçer.”
“İşe gidemeyeceksin.”
“İzin alırım.”
Alay edercesine güldü. “Ne izni? Hiç izin almıyorsun.”
“Gerek duymadım çünkü.”
“Hmm. Bulurum ben bir şey.”
Merakla sordu. “İzin almamı mı istiyorsun?” Demir sessiz kalınca Aras onun yanağını dürttü. “Hmm?”
Biraz gönülsüz bir şekilde, “...Hiç boş günün olmuyor,” dedi.
Bunun üzerine düşünceli bir şekilde mırıldandı Aras. “Düşüneyim bunu biraz. Sen hele bir iyileş, konuşalım bir daha, tamam mı?”
“Tamam.”
Çocuk gibi davranıyordu; söylediğine şimdiden pişman olmuştu. Çenesini bir türlü kapatamıyordu. Bir keresinde Leyla ona, ateşi çıktığında hızlı hızlı konuşup içinden ne geçiyorsa sayıkladığını söylemişti.
Titrek bir nefes verdi. Şu an Leyla'yı düşünmek istemiyordu.
Birkaç saniye sonra aklını dağıtmak istercesine, “Termodinamik’ten kalacaksın yine,” dedi. “‘Zorlanıyorum’ deyip duruyorsun zaten.”
“Hallederim ben.”
“Çok duyduk biz bunları. Geçen yıl da böyle demiştin.”
“Oğlum, abinde o iş. Merak etme sen.”
“Göreceğiz bakalım.” Bu noktada ne hakkında konuştuklarını pek de takip edemiyordu artık.
“Çok konuştun. Uyu artık, hadi.”
Aras'ın bir eli saçlarını okşamayı hiç kesmemişti. Demir abisinin boştaki eline doğru uzanıp, kavraması için işaret parmağını uzattı.
Aras duygulanmış gibiydi. “Bunu yapmamı çok seviyorsun.”
Seviyordu tabii. Hatta gecikmişti bile; Demir onu dürtüklemek zorunda kalmıştı resmen.
“Hadi.”
“Tamam, tamam.” Demir'in uzattığı parmağı kavradı ve “Bak, parmak bende,” dedi. Gülümsediğini sesinden anlıyordu. Sevgi dolu bu ton, içini ısıttı.
İşte şimdi oldu.
Öyle mayışmıştı ki birden, bundan sonrasını hatırlamıyordu. Uyuyakalmış olmalıydı. Bir an Aras saçlarını okşuyordu, sonrakinde yüksekten düşüyormuş gibi bir hisle yerinde sıçradı.
Abisi yanında yoktu.
“Abi!”
“Geliyorum!”
Sesi mutfaktan geliyordu. Aras odaya girene kadar yatakta doğrulup gözlerini ovuşturdu. Üşümesi biraz olsun geçmişti sanki.
İçeri adımladığında gözlerini abisine çevirdi.
“Neredesin sen?”
“Kalktım sen uyuyunca. Çorba yaptım, acıktın mı?”
“Canım istemiyor ya.”
Reddedemeyeceğinden emin bir şekilde, “Mantar çorbası?” derken kaşlarını kaldırmış, gülümsüyordu.
Zayıf noktalarından vuruyordu. Öyle olsun.
“...Tadına bakarım belki.”
“Biliyordum.” Yatakta yanına oturup elinin tersiyle alnına dokundu. “Ateşin düşmüş sanki. İyi, güzel. Biraz daha düşmeseydi seni duşa sokacaktım.”
“Çok beklersin sen.”
Omuz silkti. “Kucaklar götürürdüm.”
Hah. Gerçi Aras onu taşımakta zorlanmadığını defalarca kanıtlamıştı.
“Seksen kiloyum.”
“Bakayım ne kadarı kasmış.”
Abisi koluna dokunup bisepslerini yoklayınca refleks olarak kaslarını sıktı. Aras etkilenmiş bir şekilde ıslık çaldı.
“Aslanım benim.”
Göğsünü şişirmesine engel olamadı. Abisinden gelen her övgüye açtı.
Gülümsemesini çaktırmamaya çalışarak, “Sus, tamam,” dedi ve başını çevirdi. Küçüklüğünden beri spor salonunda bunlar için çok zaman harcamıştı. Olacaktı o kadar.
Sonunda elini kolundan indirip yüzünü inceledi; bakışları göz altlarında oyalandı. “İyi misin biraz daha?”
“Halsizim ya. Saat kaç oldu?”
“On buçuk falan. Bir şeyler ye, yatarsın istersen gene.”
“Uykumu aldım, uyumam daha.”
“İyi. Buraya mı getireyim, mutfakta mı yersin?”
Yatakta daha önce bir şeyler yememiş gibi değillerdi ama dökmeyeceğine dair şu an kendine pek güvenmiyordu. Kollarını hareket ettirmek bile çok zor geliyordu.
“Tch. Döker mökerim şimdi, kim uğraşacak ya? Dişimi fırçalayıp geliyorum. Koysana kaseye biraz, soğusun.”
“Tamam. Seslen bir şeye ihtiyacın olursa.”
Dişini fırçalamak, hatta tuvaletini yapmak için yardım istese bile ederdi kesin. Öyle de biriydi işte. Ama gerek yoktu, işini kendi halledebiliyordu, şükür. Utançtan ölürdü yoksa.
Elini yüzünü yıkadı. Dişlerini fırçalarken yansımasına yüzünü buruşturdu. Gözleri kızarmıştı, çok yorgun görünüyordu. Öyle de hissediyordu zaten. Ayrıca yıkansa güzel olurdu aslında; gece boyunca terlemişti, saçları biraz yağlanmıştı. Aras'ın duş alması için ısrarı sadece ateşini düşürmeye yönelik değildi anlaşılan. Gözlerini devirdi. Açık açık söyleseydi ya, kibarlığından da hiç ödün vermezdi beyefendi.
Dolapta bulduğu ilk ceketi üzerine geçirip mutfağa geçti. Aras'ın ceketiydi ama umursamadı. İkisi de pek takılmıyordu böyle şeylere; bedenleri birbirine yakındı, yıllardır birbirleriyle kıyafetlerini paylaşıp duruyorlardı. Laf edeceği tek şey muhtemelen ateşi varken kat kat giyiniyor olmasıydı, ona da verecek bir cevabı olurdu.
Duvar kenarındaki sandalyeye oturup başını yana doğru yasladı. Betonun serinliği içine hoş bir ürperti gönderdi; biraz serinlik iyi gelmişti. Sabahki zangır zangır titreme hali geçtiği için memnundu.
“Sen içmeyecek misin?” Demir; çorba, ekmek ve kaşığı masaya yerleştiren abisine sordu. Kendine çorba doldurmamıştı.
“Sen uyurken içtim. İstiyor musun başka bir şey?”
“Yok, sağ ol.”
Abisinin bir bardak da su doldurup ona uzattıktan sonra karşısındaki sandalyeye yerleşmesini izledi.
Masa ve sandalyeleri kendisi seçmişti. Ev eşyaları için alışverişe çıktıklarında Aras, bütçelerini aşmadığı takdirde ne alınacağına Demir'in karar vermesine izin veriyor, karışmıyordu. Abisi artık dikiş tutmayana kadar eski kıyafetlerini yıllarca giyen biriydi; ona kalsa iş gördüğü takdirde estetik pek de önemli değildi. Başlarda buna çok takılmamıştı, zevkinin onunkinden daha iyi olduğunu düşünüyordu zaten. Ta ki abisinin ilk kez kendine ait bir evinin olacağı gerçeği kafasına dank edene kadar. Evin en ücra köşesinde dahi olsa Demir'in kendine ait bir odası vardı. Aras öyle miydi? Hiç tamamen ona ait bir odası olmamıştı; hep başka çocuklarla paylaşıyordu. Odasını keyfince dizayn edememiş, var olan mobilyalarla yetinmek zorunda kalmıştı. Bu geç farkındalıktan sonra kafasını duvarlara vurmak istedi. O andan itibaren onu karar verme sürecine daha çok dahil etmiş; onun için fark etmediğini söylese de gerçek düşüncelerini açıklayana kadar dürtüklemeyi kesmemişti.
Geri dönüp baktığında keyifli bir alışveriş süreciydi aslında.
Doğrulup bir kolunu destek amaçlı masaya yasladı. Diğeriyle de kaşığı dudaklarına götürdü; çorbanın dilini yakmayacak sıcaklıkta olduğuna kanaat getirene kadar üfledi. Çok güzel kokuyordu. Hazır çorba da alıyorlardı bazen ama bunu tamamen kendi başına yaptığını anlayabiliyordu. Market çorbalarında gözle görülebilir bir tuhaflık oluyordu genelde, nasıl açıklayacağını bilmiyordu.
“İçireyim mi ben sana?” Sorarken bile vereceği tepkiyi tahmin ediyormuş gibi gözleri haylazlıkla parlıyordu.
Çocuk gibiydi gerçekten.
Bıkkınlıkla ofladı. “Allah'ım yarabbim, sabır ya. Oğlum romantik komedi mi çekiyoruz burada lan? Otur, yerim ben.”
“İyi. Bak bakalım tadına, nasıl olmuş?”
“Beğenmedin mi sen zaten?”
“Bence güzel.”
“İyidir o zaman.”
Yeterince soğuduğuna karar verince sonunda tadına baktı. Tabii ki güzel olmuştu. Aynı tarifi takip ederek yapıyor olmaları fark etmezdi; Aras'ın el lezzeti onunkini katbe kat geçiyordu. Pek de şaşırtıcı değildi aslında. İkisi birlikte eve çıkana kadar mutfağa girmesine, kendine bir şey pişirmesine gerek olmamıştı hiç. İstediği bir şey olduğunda Meryem ablaya söylüyordu ve o da yapıyordu.
Yalan yok, birkaç yılda kendini geliştirmişti şimdi. Abisi hem okula hem işe giderken yemek ve temizliği de tamamen ona yıkmak istemediği için mutfakta kendince denemeler yapmaya başlamıştı. Her zaman harika olduklarını söyleyemezdi ancak yenilebilir şeyler ortaya çıkıyordu en azından. Aras'a kalsa pişirdiği her şey Michelin yıldızlı bir restorandan çıkmışçasına lezzetliydi. Tuzunu veya baharatını kaçırmış olması, yanması veya buram buram yumurta kokması fark etmezdi; hiç şikayet etmeden her birini zevkle yerdi. Ellerinden zehir bile olsa yiyeceğini söylemez miydi bir de?
Ne kadar da romantik.
“Güzel olmuş, ellerine sağlık.”
“Şifa olsun kardeşime. Afiyet olsun.”
Çorbayı biraz karıştırıp birkaç kaşık daha içti. “Hepsini bitiremeyebilirim ama.”
“Olsun. Yediğini ye, kalırsa örteriz üstünü.”
Aras'ın dikkatli bakışları altında çorbasını yavaşça içti. Rahatsız olduğuna dair herhangi bir işaret vermediği sürece abisinin gözlerini hiç kaçırmadan saatlerce onu izleyebileceğini biliyordu. Garipti muhtemelen ama çok takılmıyordu. Aslında hoşuna bile gidiyordu. İlginin üzerinde olmasını her zaman sevmişti; bu ilgi dünyadaki en çok sevdiği ve değer verdiği kişiden geldiğinde, başkalarının muhtemelen rahatsız olacağı şeyler onu bırak rahatsız etmeyi, mutlu ediyordu.
Kendisinin de ondan çok farklı olduğunu iddia edemezdi. Birbirlerine biraz takıntılılardı. Belki de çok, tamam. Kimseleri ilgilendirmiyordu ama. On bir yıllık hasret öyle kolay atlatılmıyordu maalesef. Diğer kardeşlere nazaran daha garip bir ilişkileri olması normaldi. Abisi onlara ne kadar sıradan bir hayat yaşatmaya çalışırsa çalışsın, geçmişi ve travmalarını tamamen silip atamıyorlardı. İkisi için de geçerliydi bu. Onların normali de buydu işte. Hiç de şikayetçi değildi. Halinden memnundu.
Çorbanın ancak yarısını içebildi. Bir şeyler yiyince mide bulantısı sonunda biraz durulmuştu ancak geri kalanını içip içmemek konusunda kararsız kaldı. Pek de içinden gelmiyordu.
Kararsızlığını fark eden Aras, “Çok mu geldi? İçemiyorsan zorlama,” dedi.
Biraz daha düşündükten sonra kaseyi ileri itti. “Valla gitmiyor daha fazla ya.”
“Tamam, doyduysan sorun yok. Kaldırayım, sonra yersin.”
Aras kaseyi tezgaha koyup üzerini başka bir tabakla kapattı. Masadaki birkaç parça şeyi toparladıktan sonra yanına adımlamıştı. Ateşi yükselmiş mi diye bakmak için eğildiğinde Demir başını abisinin göğsüne yasladı. Aras'ın kolları, düşmeyeceğinden emin olmak istercesine hemen sırtını buldu; eli aşağı yukarı yavaşça gezindi.
“Ateşin yok şu an. Biraz daha iyisin sanki, değil mi?”
“Hmm.”
“İyisin, iyisin. Bir şeyin kalmaz yarına inşallah. İyileştireceğiz seni.”
“Yarın da gitmem belki.”
“İyiysen git sen yine de, çok da devamsızlık yapma.”
“Bilmiyorum, sabah bakarız bir.” Daha iyi hissediyorsa giderdi zaten. Lisedeki gibi değildi bu; dersi gerçekten de ancak derste anlayabiliyordu, birilerinden notlar alıp onlar üzerinden çalışmak aynı etkiyi vermiyordu.
“Portakal mandalina da sıkayım sana birazdan.”
“Şu an değil.” Abisine nazlanmak hoşuna gidiyordu. Nazınızı çeken bir abinizin olması dünyanın en harika hissi olabilirdi.
“Tamam, canın ne zaman isterse söyle bana,” dedi Aras. Hele de bu nazı çekmekten bu kadar memnunlarsa.
Sırtını okşayan el, ensesine doğru kayıp orada durdu. Saçlarını öptüğünü hissedince gönülsüz bir itiraz yükseldi dudaklarından. Yüzünü kapüşonlusuna bastırdığı için sesi boğuk çıkıyordu zaten.
“Öpme, dur.”
“Ne demek öpme ya? Öperim.” Gayet de öpebildiğini kanıtlamak için şapırtılı sesler çıkararak ardı ardına birkaç kez daha öptü. Hep gıcıklığına yapıyordu.
“Saçlarım yağlanmış.”
“Ne yağı, hani, bakayım.” Saçlarını okşadı biraz. “Hiç de bir şey yok, tertemiz.” Burnunu başına bastırıp abartılı, derin bir nefes aldı. “Oh, mis gibi şampuan kokuyor.”
“Aynen, kesin öyledir.” Geri çekilip sandalyeye yaslanınca Aras uzaklaşmasına engel olmadı.
Kemiklerini çıtlatacak şekilde gerindi. Abisi de bu sırada bulaşık makinesinin kapağını aralamış, içindekilerin temiz olup olmadığını kontrol ediyordu. Temizlerdi; akşam uyumadan önce makineyi çalıştırdığını hatırlıyordu.
Demir bir an ne yapacağına karar veremedi; sessizce bulaşıkları boşaltmaya başlayan Aras'ı izledi. Geceden beri uyuyordu, şu an için uykusu yoktu ama ne telefona bakmak ne de televizyon izlemek istiyordu. Başka bir şey yapamayacak kadar da halsiz hissediyordu.
“Ben bir yıkanayım o zaman ya. Gece terlemişim biraz.”
“Hmm, iyi olur. Bir şey demeyecektim de madem kendin söyledin…” Aras'ın ses tonundan onunla dalga geçtiğini anlayabiliyordu ama bu durum, Demir'in kolunu kaldırıp ceketin üzerinden kendini koklamasına engel olmadı.
Şaşkınca, “Kokuyor muyum lan? Kokmuyorum ki,” derken abisine baktı.
“Burnun tıkalı da ondan.” Pislik herif, sırıtıyordu bir de.
Alaycı bir tonla, “Demin hiç de öyle demiyordun,” dedi. “‘Abicim, mis gibi kokuyorsun, abicim.’ Yalancı.”
“Abiye yalancı denmeeez.”
“Hadi lan oradan.”
Banyoya gitmek üzere ayağa kalktığında, abisinin kalçasına tekme savuracağını tahmin edip o daha hamle yapamadan gülerek, hızla uzaklaştı.
Aras'ın da güldüğünü duyabiliyordu. Dünya üzerinde bundan daha çok sevdiği bir ses bilmiyordu.
