Work Text:
Kiku Honda en son benim ülkemde görüldü ama onun ölümünden ben sorumlu değilim.
İhbarın yapıldığı günden önceki gün bir iş için Lauterbrunnen Vadisi'nde bulunuyordum. İşim bitince eve dönmeden önce bir yürüyüş yapmaya karar verdim. Siz de bilirsiniz ki yaşadığım coğrafya yüksek dağlarla, turkuaz göllerle, vadilerle, çiçeklerle ve yürüyüş yapıp tüm bunların tadını çıkarabilenlerle doludur. Yanımda yiyeceğim de vardı zaten: bir şişe su, bir baget ekmek, bir küçük kutu peynir, iki uzun sosis ve bir termos kahve.
Bir süre yol aldığımda bacaklarımda biriken laktik asit beni dinlenecek ve yemek yiyecek bir yer bulmaya itti. Çevreme bakındım. Az ötede yalnız bir adam yere örtü seriyordu. Göz göze geldik. Tanıdık bir simaydı ama bu tanıdık simanın kime ait olduğunu çıkaramadım. Başımı çevirmeden adam bana seslendi: “Bay İsviçre!” Cevap vermedim. Bana doğru birkaç adım attı ve tekrar seslendi: “Bay İsviçre! Ben de tam burada yemek yiyecektim. Gelin, birlikte yiyelim!”
Otuz saniye sonra adamın sofrasındaydım. Adam Japonya temsilcisi Bay Honda idi. Onunla zerre yakın değildik hatta onu en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum bile ama şunu hatırlıyordum ki yüzünde hiçbir zaman o günkü gibi bir ifade olmamıştı. Donuk kahve gözleri ilk defa parıldıyordu. Önümde eğilirken, bana “Gelmenize çok sevindim Bay İsviçre! Anlaşılan yorulmuşsunuz, susadıysanız yanımda içecek bir şeyler var!” derkenki sesi her zamanki tekdüzeliğinden uzaktı. Getirdiklerini çıkardı ve örtünün üzerine koydu; meyveli iki sandviç ve üçgen şeklinde bir sürü “pirinç topu” getirmişti, bir şişe su ve bir şişe “süte benzeyen sıvı” da cabası. Ben de getirdiklerimi çıkardım. Bay Honda’nın dikkatini en çok çeken şey çakımdı, ben ekmeği keserken beni pür dikkat izledi. Sonra konuşmaya başladı:
–Elinizdeki nedir Bay İsviçre?
–Çakım. Aklınıza gelebilecek her şeye yarar.
–Vay canına, efsane gerçekmiş demek!
Bu tür çakıların uluslararası popülerliğini olacak, adamın ilgisi ekmeğe kaydı.
–Bu ekmek çok uzun değil mi?
Bir of çektim.
–Baget ekmek bu. Her zaman böyle uzun yapılır.
–Ama baget ekmek Fransa’ya özgü değil miydi?
–Fransa hemen dibimizde. Onun ekmeklerini yememiz tabii ki normal.
–Komşunuzla iyi anlaşıyorsunuz anlaşılan.
Bay Bonnefoy yüzyıllar boyunca beni eziklemiş, yönetmiş, uydusu yapmış, ana dilini bana yutturmuştu ve buna rağmen bana öyle özeniyor, benimle yatmayı öyle istiyordu ki! Seni aptal, züppe, zalim, sapkın, oğlancı! Ama bunları Bay Honda’ya anlatamazdım.
–Bay Fransa ile şu anda aramızda siyasi bir mesele yok diyebilirim. zaten son iki yüz küsur yıl boyunca kimseyle büyük bir anlaşmazlık yaşamadım. Ha, favori komşum değil, orası ayrı.
Bay Honda beni dinlerken “pirinç topları”ndan birini yiyordu. Evleriyle ağzını kapatarak “Ne güzel!” dedi. Lokmasını bitirince bana “pirinç topu” tabağını uzattı. Oturduğumdan beri bir şey yemediğimi fark ettim.
–Komşularınızla aranızın uzun zamandır böyle iyi olması iyi bir şey olmalı, dedi. Benim başım onlarla hep derde girmiştir. İşin garibi, Avrupalılar bile buldu beni!
Bu sırada elimdeki pirinç topunu yiyordum.
–Ha, bu arada, elinizdeki şey bir “onigiri”dir. Ton balığının etrafının haşlanmış pirinçlerle sarılması ile yapılır. Anlaşılan “onigiri”yi sevdiniz. Yaşadığım coğrafyada balık çoktur ve bol bol pirinç yetişir. Başka bir şey bulmak özellikle eski zamanlarda zordu. Bir nevi bulduğumuzu yiyorduk. Öyle ki Bay Çin dört ayağı olan ve başı göğe bakan her şeyi yiyebileceğini söylüyordu.
–Açlık zor.
Bunu söylerken istemsizce eski, yoksul zamanlarımı hatırlamıştım ve canım sıkılmıştı. Ülkemin adı hiçbir zaman lezzetli bir yemekle -peynir ve çikolatayı saymıyorum- alınmamıştı ve elimdeki şey çok lezzetliydi.
–Ama Bay İsviçre, siz zengin değil misiniz?
–Tarıma uygun arazi az. Dağ çok. Deniz yok. İklim kötü.
Bay Honda “Anlıyorum.” diyerek başını eğdi. Ekmeğin kesilmiş bir parçasını aldı ve içine sosislerden birini ve peynirin bir kısmını koydu. Ekmekten bir ısırık aldı.
Eğer burada piknik yapacağımı bilseydim sosisleri çiğ getirir ve burada pişirirdim.
Arkama döndüm. Uzakta dağlar vardı ve dağların üzeri karlıydı.
–Dağları seviyor musunuz Bay İsviçre?
–Bilmem.
Bay Honda’nın buna anlam veremediğine ama bana saygısızlık etmekten korktuğu için suskun kaldığına emindim. Bu yüzden açıklama gereği hissettim:
–Zamanında küçük ülkemin her yerine konup yerleşime elverişli alanı kısıtlayan, üstüne üstlük tarım arazilerimizi elimizden alan, bu da yetmiyormuş gibi bize kötü bir iklim veren, böylece beni ve insanlarımı yüzyıllar boyu aç ve yoksul bırakan şeyler dağlardı. Beni, ben doğduğumdan beri, özellikle son iki yüzyılda, koruyan; ele geçirilemez kılan, güzelliğiyle bize para kazandıran ve hayatımızı şekillendiren şeyler yine dağlardı.
–Dağlarla karmaşık bir ilişkiniz var demek. İlginç...
Kafamı evet anlamında salladım. Bay Honda ekmeğinden bir ısırık daha alırken kendime bir sandviç hazırladım, yine peynirden ve sosisten. Bay Honda bir süre bana baktı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama konuşmayı başlatmaya çekiniyordu anlaşılan.
–Sakıncası yoksa sizi benim biricik ülkemin Lauterbrunnen Vadisi’nde tek başınıza piknik yapma kararını almaya iten şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim?
Bay Honda’nın gözleri bir kere daha parladı.
–Ehm... Aslında bu, buraya has değil. Bir süredir dünya turu yapıyorum ve son durağım burası.
Sandviçimden bir ısırık aldım.
–Bu dünya turu bana olumlu anlamda birçok şey kattı Bay İsviçre. Hiç görmediğim şeyler gördüm. Hiç tatmadığım şeyler tattım. Hiç yapmadığım şeyler yaptım. Dostlarımı daha yakından tanıdım ve bir süredir kafamı ağrıtan pişmanlıklarımdan bir süreliğine uzaklaştım.
–Pişmanlık mı? Ne pişmanlığı Bay Japonya?
Bay Honda bana bir bardak beyaz sıvı verdi.
–Bunun adı “ayran”. Su, yoğurt ve tuz karıştırılarak yapılır. Bunu bana ilk defa bir arkadaşım içirmişti.
Bardağı aldım. Bir yudum içtim. Tuzluydu, hem de çok.
–Pişmanlık demiştiniz, değil mi? Ben zamanında çok kötü şeyler yaptım Bay İsviçre.
O da “beyaz sıvı"dan kendine bir bardak doldurdu.
–Sizin gözünüzde Japonya ve Japonlar nasıl bir izlenime sahip bilmiyorum. Ama her ne kadar birçok insan bizi sevimli, sakin, dahi insanlar olarak tasvir etse de Bay Çin başta olmak üzere komşularımın bakışlarındaki bana yönelik “Bunu neden yaptın?”ları okuyabiliyorum. Kolay kolay unutulacak şeyler değil.
Sandviçini bitirerek içeceğinden bir yudum aldı ve devam etti:
–Uzun yıllar boyunca herkesten ayrı yaşadım. Sonra kendimi açtım. Ve bir sürü şey yaptım. Bay Rusya ile savaştım, Bay Çin ile savaştım. Öyle ya, sizin dağlarınızla nasıl bir ilişkiniz varsa benim de Bay Çin ile öyle bir ilişkim var. Çok ileri gittim, öyle ki benden petrolü bile esirgedi dünya. Sinirlendim. Avrupalılar Asya’ya girdi. Sinirlendim. İçimde bir şeyler patlak verdi, bir alev doğdu, olur ya, gözünüz hiçbir şeyi görmez.
Bulutlar sararıyordu ve Lauterbrunnen halkı eve dönüyordu. Bir çocuk çizgi filmi gibiydi burası: her yer yemyeşil, ağaç toplulukları, zirvesine kar yağmış dağlar, alçakta köy evleri, yollar, arabalar... Uzun süredir tadını çıkarmadığımı fark ettim bunun, tam da karşımdaki adam bana günah çıkarırken.
–Önce Nanjing’i mahvettim. Sonra Mihverler’e katıldım. Çinliler, Koreliler, Endonezyalılar, Malezyalılar, Filipinler... Xuzhou’daki toplu mezarları, Singapur’da süngülediğim Sihleri, kafası yerden uçurulan Avustralyalı esiri, bir hastaneyi basıp oradaki doktorları, hemşireleri katledip sağ kalanları kötü odalara tıkmamızı, Filipinler’de her yirmi kişiden en az birinin öldüğünü, esirleri soğuk havada tutup donan kolları ve bacakları kestiğimizi, karşı tarafa ölümcül mikroplar saçtığımızı hatta kendi ellerimle bir çocuğa şarbon bakterisiyle dolu bir çikolata verdiğimi, Hollandalıları siyanür gazına maruz bırakmamızı, bir esiri yere sabitleyip o esir bilincini kaybedene kadar onun kafasına su döken sonra onun karnında zıplayarak suyu dışarı çıkaran ve tıpkı bana benzeyen birini, onun başka bir zaman da henüz belki lise çağında bir kızın ırzına gece gündüz geçişini, hem de tüm ayrıntılarıyla, işkence edip öldürdüğüm Müttefik hava ve deniz erlerini, Manila Savaşı sırasında sivilleri kalkan gibi kullanmamızı, bir Hintli’den kestiğim etin yumuşak, lifli tadını, açlıktan kemikleri gözüken Vietnamlı köylüleri, askeri genelevleri, bankaları, depoları, kasaları, tapınakları, kiliseleri, camileri, sanat galerilerini, ticari ofisleri, kütüphaneleri, müzeleri ve hatta evleri yağmalayanları, Amerikan askerlerine teslim oluyormuş gibi yapıp saldırmamızı hatırlarım.
Normal bir insan, Bay Honda’nın anlattıklarını duyunca kusabilirdi. Bu konu kesinlikle yemek yerken konuşulamaması gereken bir konuydu ama Bay Honda anlaşılan içini hayatında ilk defa bu kadar açıyordu.
–Sonunda iki kere atom bombası yedik mi, yedik. Müttefiklere teslim olduk mu, olduk. Tokyo Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılandık mı, yargılandık, her ne kadar ben orada durup davayı seyretmek dışında çok bir şey yapmasam da. Kimileri ölüm cezası, kimileri hapis cezası aldı mı, aldı. Dünya beni affetti mi, affetti. Ama Bay Çin’in sırtında açtığım yara duruyor mu, duruyor. Komşularım hâlâ duş almaktan korkuyor mu, korkuyor. Gözlerimi saran militarizm ve ırkçılık dumanı dağılınca nasıl da kalakaldım öyle. Ellerim ve hafızam kanla dolu, dayanamıyorum.
Bana bir meyveli sandviç fırlattı.
–Bunun adı “fruit sando”. Bunun içinde kremşanti ve meyve var.
Bir ısırık aldım, lezzetliydi.
–Bu tura çıkmamım bir nedeni de ömrümün az kaldığını hissetmemdi. Artık yaşlı bir adamım. Yüksek tansiyonumdan dolayı doktora bile gittim. Normalde tuzu ve şekeri azaltmam gerekiyor ama...
Kendisine bir bardak daha ayran koydu ve bir fruit sando aldı. Yavaş yavaş yemeye ve ayran içmeye başladı. Öyle ki ayran ve fruit sando arasında bir yarış var gibiydi. Gülümsüyordu Bay Honda, gülümsüyordu ama farklı bir gülümsemeydi bu, son gününü yaşayan biri gibi. Bir süre manzarayı seyretti.
–Ölünce ne olacağım hakkında bir fikrim yok. Belki yeniden doğarım, bir insan olarak ya da olmayarak; belki toprak beni kabul eder, ha? Ama sonuç olarak her şeyi unutacağım, değil mi? Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın...
Bay Honda'nın sözleri boğazıma bir taş gibi oturmuştu, ağzımdaki şeyi yutmaya tükürüğüm yetmiyordu artık. Başım ağrıyordu, zihnimi pus bürümüştü. “Yeter, sus be adam! Ben bir piskopos muyum ki bana bütün bunları anlatıyorsun? Seninle hiçbir bağım yok, seni küçük görüyorum, ne bileyim neden kuklalığını yaptığın o çok değerli müttefiklerinle değilsin? Neden ben, neden?” Bunu demedim. Demediğim için de yumruklarımı sıktım.
–Peki tüm bunları neden bana anlatıyorsunuz? Aramızda bağ yok bir şey yok. Ne bileyim arkadaşlarınız falan yok mu Bay Japonya?
Bir ah çekti.
–Var tabii. Birlikte savaştığım arkadaşlarım bile var. Ama arkadaşlarımın beni böyle hatırlamasını istemem. Bağımın olmadığı biri gerekti. Bir kağıda aklına gelen her şeyi yazıp ardından kağıdı yakmak gibi.
Bir bardak su doldurdu ve içti.
–Büyük bir savaşın kokusunu alabiliyorum Bay İsviçre. Bay ABD beni yanında isteyecektir, özellikle de Çin’in Uygurlara yaptığı şeyler yüzünden. Ben şahsen dünyanın bir kere daha çılgın Japonlara sahne olmasını istemem. Neyse ne. Şimdi diyeceklerimi bir büyük tavsiyesi olarak dinleyin: Böyle bir durumda tarafsızlığınızı sonuna kadar koruyun, aman Bay Fransa’ya veya başka bir komşunuza savaş açmayın.
–Planım o yönde zaten.
–Güzel.
Bir süre sustu ve manzarayı izlemeye devam etti, bir yandan toprakla oynuyordu. Bu zaman dilimi içinde başımın ağrısı ve zihnimin pusu dağılır gibi olmuş, tükürük salgılarım yeniden çalışmaya başlamıştı. Sonra bir şey mırıldanmaya başladı Bay Honda, tanıdık bir şeydi, başta çıkaramadım. Sonra ağzım otomatik oynamaya başladı, acayipti:
–Sag Vreneli, Sag Vreneli, wo hesch ai dui dis Hei?
I has ame Ort im Schwyzer land es isch vo Holz und stei
I has ame Ort im Schwyzer land es isch vo Holz und stei
JUUUU BIIII VA LA LA LA LA
JU BI VA LA LA LA LA
JU BI VA LA LA LA LA
JU BI VA LA LA LA LA
JUUUU BIIII VA LA LA LA LA
JU BI VA LA LA LA LA
JU BI VA LA LA LA LA
VA LA LA
Bay Honda ile göz göze geldim, bana dik dik bakıyordu. İçimden kendime bir küfür savurdum.
–Hmm... Sizin versiyon bizim versiyondan farklı demek. Bizimkini de duymak ister misiniz?
–O kadar sesli mi söyledim ben yahu?
–Oh Vreneli, anata no, wo uchi wa doko?
Watashi no wo uchi wa Suisu-rando yo
Kireina kosui no kotori nando yo
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho, tra la la la,
Yo ho ho!
El ele tutuşup bu şarkıyı söylerken dönmeyi teklif etmesini bekledim. Etmedi. Herhalde benim teklif etmemi bekliyordu. Etmedim. Garip bir sessizlik hakim oldu. Bozmak istedim, hem bulutları saran sarılık gökyüzüne sıçramıştı.
–Saat geç oluyor, benim eve gitmem lazım. Beni sofranıza davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Ellerinize sağlık. Pirinç toplarınız çok güzeldi.
–Ah, sevdiniz demek! Çok teşekkür ederim. Sizin de ellerinize sağlık.
–Sali.
Eğildi ve kısık sesle bir şeyler dedi, duyamadım.
Ertesi gün sabahın erken bir vaktinde patronum Bay Rossi beni çağırdı. Huzursuz hissediyordum nedense, yine de giyinip Bay Rossi’nin yanına gittim. Düz bir şekilde selamlaştık. Sonra Bay Rossi sakın bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
–Japonya temsilcisi Bay Honda'yı sever misiniz?
Önceki günü ona anlatmak istemedim.
–Bir samimiyetimiz yoktur.
Ağzından baklayı çıkardı:
–Dün akşam saatlerinde kalp krizi nedeniyle hastaneye kaldırılmış ve oracıkta vefat etmiş.
Sustum.
–Adam pek genç görünüyordu oysa. Anlaşılan şu Asyalıların yaşlarını göstermediği efsanesi gerçekmiş.
İçtiği iki bardak ayran ve yediği fruit sando'nun etkisiyle tansiyonu yükselmiş olacaktı, şaşırmadım.
–Böylesi bir durumda suçsuzluğumuzu kanıtlamamız zor olacaktır. Bir süre bununla meşgul olacağız.
–Anlıyorum Bay Rossi.
Gördüğünüz gibi: Kiku Honda en son benim ülkemde görüldü ama onun ölümünden ben sorumlu değilim.
